Hani bizde ruhban sınıfı yoktu!

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş’ın Ayasofya’da okuduğu hutbenin düşündürdükleri.

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akcakaya

Merhaba, iyi günler. Bugün ikinci yayınla karşınızdayım. Biraz Ayasofya, Ayasofya’dan ziyade o gün Diyanet İşleri Başkanı’nın söyledikleri, sonra söyledikleri ve şu günlerde ortalıkta dolaşan bir yığın lâf, Hilafet çağrıları, şunlar bunlar… Bunlar üzerine bir şeyler konuşmak istiyorum. 

Öncelikle başlığım ruhban sınıfı. Ruhban sınıfı nedir? Din adamlarının her şeyi, dini yorumlamayı tekeline aldıkları sistemlerde ruhban sınıfından bahsedilir. Bu anlamda özellikle Katoliklik, Vatikan bir örnektir. Papalık bir örnektir. Aynı zamanda Şiilik’te, özellikle Caferilik’te de ayetullahların ve bir şekilde alt kademedeki mollaların da bir tür ruhban olarak tanımlanabileceği söylenir. Sünnilik’te de bunun olmadığı vurgulanır. 

İslâmcılık üzerine çalışmalarımda yıllarca bunlar hep bir başlangıç saptamaları olarak karşıma çıktı. Bu hep bilinir. Sünniliğin içinde ruhban sınıfı olmaması sayesinde onun aslında daha özgür, daha bağımsız olduğu, ya da daha çok bağımsızlığa ve özgürlüğe açık olduğu şeklinde yorumlandığı da olur. Ne derece doğru olduğu ayrı bir tartışma konusu. Ama hep bir yerden de birileri dini yorumlama tekelini ellerine almaya çalışırlar. Türkiye’de de böyle olmuştur. Değişik dönemlerde gerçek İslâm adıyla, “Gerçek İslâm şudur, gerçek İslâm budur” diye birileri çıkmış ve kendileri gibi düşünmeyenleri genellikle münafık olarak, dinden çıkmış olarak tanımlamışlardır. 

Ama Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı diye bir teşkilat var ve bu teşkilatın da –devlet eliyle kurulmuş teşkilat– dindarların büyük bir kısmı tarafından benimsenmesi nedeniyle bu tartışmalar uzun bir süre askıda kaldı. Zira Diyanet İşleri başkanları ve yöneticileri her zaman için birtakım fetvalar verdiler, değişik konularda açıklama yaptılar; ama bunu bir otorite havasıyla yapmadılar. Bunu yapmaya kalkışmadılar, devlet de zaten onlara bir sınır çizdi. O sınırın ötesine gidemediler, gitmediler. Diyanet İşleri, Türkiye’de hep ruhbanlığın birkaç adım gerisinde kaldı — hayli gerisinde kaldı. Ama Ali Erbaş ile beraber sanki işin rengi biraz değişiyormuş gibi bir hava var. 

Bunu yapan, aslında, Ali Erbaş değil bence. Ali Erbaş bir şekilde iktidara çok bağımlı, iktidardan hiçbir şekilde bir özerk alanı olmayan, iktidarın çizdiği sınırlar içerisinde hareket eden bir Diyanet İşleri Başkanı. Ama an itibariyle Erdoğan yönetimi onun sınırlarını genişletti. Sınırlarının genişlemesi Ali Erbaş’ın daha özgür olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, Erdoğan’ın din-devlet ilişkilerinde yeni yorumları tedavüle sokması ve bunu da Ali Erbaş eliyle yapması anlamına geliyor. Şimdilik bu aşamadayız. 

Ama sadece Ali Erbaş söz konusu değil. Bugün, özellikle sosyal medyayı kullanan birtakım şahıslar, kişiler, bazı durumlarda dergiler, yayın organları, insanlara bazı yorumları gerçek, sahici, takip edilmesi, bağlanılması, sadık kalınması gereken yorumlar diye dayatmaya çalışıyorlar. Özellikle tabii ki kadın, cinsellik, çocuk gibi konularda her türlü ileriye yönelik yorumlamanın önünü kapamaya yönelik birtakım çıkışlar bunlar — en son İstanbul Sözleşmesi’nde gördük. 

Bir grup var, içlerinde de onursal başkan olarak Hayrettin Karaman bulunuyor. Hadi diyelim ki o fıkıhçı, belli bir yere kadar bazı sözleri söyleme imkânı olabilir. Ama onun yanında bir yığın gazeteci, köşe yazarı, eski milletvekili vs., bunlar kalkıp Cumhurbaşkanı’na kadar ulaşıp İstanbul Sözleşmesi’nden neden çıkılması gerektiğini dayatıyorlar. Onun dışında da değişik kişiler, kimisi cübbeli kimisi cübbesiz, kimisi sakallı kimisi sakalsız, ama hemen hemen çoğu erkek, arada bir iki tane kadın da var, özellikle kadın sorunu başta olmak üzere, kadınlık, kadınlarla ve cinsellikle ilgili meseleler olmak üzere bunları topluma dayatmaya çalışıyorlar. Bir tür ruhbanlık yapıyorlar, ruhbanlık taslıyorlar diyelim. 

Bunun karşılığı var mı? Yok. Aslında bunların büyük bir kısmının derecesi, seviyesi Türkiye’deki ilâhiyat ve İslâmî ilimlerin ortalamasına baktığımızda onun çok altında. Fakat onlara bu yaptıklarının yanlış olduğunu söyleyebilecek kişilerin, kurumların ya güçleri ya da cesaretleri yok. Çekiniyorlar ve bir sessizliğe gömülüyorlar. Sonuçta, ortalık böyle kendi kendilerini din âlimi ilan eden ve gerçeği bildiklerini söyleyen insanlarla dolmuş durumda. Bunlarla esas olarak mücadele etmesi gereken, bunlara yaptıklarının doğru olmadığını, bu dayatmaların anlamsız olduğunu söylemesi gerekenler ses çıkartmıyor. Devlet de Diyanet de bu kişilere ya sessiz kalıyor ya da önlerini açıyor. 

Şimdi Ali Erbaş’ın Cuma günü Ayasofya’da verdiği hutbeye bakıyoruz. Öncelikle elinde kılıçla çıktı. Niye kılıçla çıktı? Diyor ki, “Fethin sembolü olan camilerde bu bir gelenektir. 481 yıl kesintiye uğramadan kılıçla çıkılmıştır. Bu geleneği bundan sonra da devam ettireceğiz inşallah” diyor. Yani böyle 481 yıl kesintiye uğramamış birçok gelenek herhalde vardı. Ama bu geleneklerin çoğu kesintiye uğradı. Kimse de “Niye kesintiye uğradı?” diye şikâyet etmiyor, eden varsa da sayıları çok az. Kılıcı biz, o kılıçla çıktığı zaman gördük. 

Ardından en kritik cümlelerden birine geliyoruz: “Fatih Ayasofya’yı cami olması için vakfetti. Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar”. Bugün daha önce Osman Kavala ile ilgili yayını izleyenler, “Dokunan yanar” sözünü zamanında Ahmet Şık’ın söylediğini aktardığımı hatırlayacaklardır. Bu cümle, burada Ali Erbaş’ın ağzından karşımıza çıkıyor, ilginç bir durum. Ama ne diyor? “Vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar. Vakfedenin şartını çiğneyen lânete uğrar”. 

Şimdi Ayasofya’da siz çıkıyorsunuz, bunu söylüyorsunuz ve diyorsunuz ki “Bu vakıf, cami olarak vakfedildi, bunu bozan lânete uğrar”. Tabii ki insanların aklına Mustafa Kemal Atatürk geliyor ve Atatürk’ü sevenler, ona bağlı olduğunu düşünenler, ona borçlu olduğunu düşünenler, devletin, Atatürk’ün kurduğu –ya da kurdurduğu– kurumun başındaki kişinin kalkıp Atatürk’ün ölümünden 82 yıl sonra “Vakfedenin şartını çiğneyen lânete uğrar” sözünü görünce tabii ki infiale kapılıyorlar. Haksız değiller. Niye durup dururken bunu söylüyorsunuz? 

Bu küçük çaplı bir hareketlilik yarattı ve ondan sonra baktık ki Ahmet Hakan’a konuştu Ali Erbaş. Önce Ahmet Hakan kendisini aramış, bu konuyu sormuş. Ondan sonra da Ali Erbaş ona yazılı cevap vermiş, ne olur ne olmaz diye herhalde. Ama korkacak bir şey olduğunu sanmıyorum. Ahmet Hakan’ın onun ağzından çıkan lâfları, onu zora sokacak şekilde kullanacağını hiç sanmıyorum. Diyor ki: “Sadece Ayasofya’yı değil, tüm vakıf mallarını kastettim. Geçmişi değil, bundan sonrasını kastettim. Uğramıştır demedim, çiğnerse lânete uğrar dedim”.

Buna biz “tevil” diyoruz, bir zorlama diyoruz. Ağzından çıkan bir sözün arkasında duramamaktır bu. Ne alâkası var yani? O zaman şu açıklıkta söyleyebilirdiniz: “Evet, Ayasofya Fatih’in dediği gibi olmuştur. Bundan sonra onu camilikten çıkarmak isteyen Fatih’in sözünden çıkmış olur”. Bu açıklıkta söyleyebilirdiniz. Yani buna da gerek yoktu, ama bunu söyledi: “Yani ben Atatürk’ü kastetmedim. Atatürk 82 sene önce vefat etti. Vefat edene dua edilir, beddua değil. Geçen geçmiştir” diyor.

Üzerine söylenecek çok şey var, çok da uzatmamak lâzım. Çok açık aslında, kendisi söylüyor. Burada hiç de bir şey düzeltmesi söz konusu değil. Burada aklıma şu geliyor: Pulp Fiction filmini seyredenler vardır, Tarantino’nun orada Harvey Keitel’ın oynadığı Winston Wolf karakteri var. O nedir? “Temizlikçi” diyorlar ona. Kazara Travolta bir cinayet işler ve sonra temizleyici gelir. O cinayetin kalıntılarını temizler. Bunun aslında daha gelişmiş bir halini Netflix’te Black List dizisini izleyenler bilir. Orada Mr. Kaplan adında bir kadın vardır –adı garip bir şekilde Mr. Kaplan, onun da öyküsü ayrı–, o da çok profesyonel bir temizleyicidir. Orada başroldeki kişinin işlediği suç, en güvendiği kişi olan Mr. Kaplan ve ekibi tarafından temizlenir. Mr. Kaplan olay yerini temizler, iz bırakmaz. 

Ahmet Hakan’ın yaptığı bir anlamda “cleaning” girişimi, ama buradan hiçbir şey temizlenmiş çıkmıyor. Açıkçası ben hiçbir şekilde ikna olmadım. Başka ikna olan var mı bilmiyorum. Bu mesele aslında Atatürk meselesi değil, bu mesele Cumhuriyet meselesi, genel bir mesele. Cumhuriyet ile bir mesele mi var? Bugün Ömer Çelik, AK Parti sözcüsü, çok net bir şekilde sosyal medyadan Cumhuriyet’le hiçbir meselelerinin olmadığını söyledi. Demek ki böyle bir ihtiyaç hissetti. Zira biliyoruz ki, ardından Hilâfet lâfları da edildi vs.. Ali Erbaş’ın bunu yapabilmesi, Türkiye’de Cumhuriyet’in 100. yılına yaklaştığımız bir zamanda –ki 3 yıl kaldı–gerçekten acı. 

Bilen bilir, ben Atatürkçü değilim. Kemalist değilim, ama Mustafa Kemal Atatürk’ü seven birisiyim. Bu beni ne kadar rahatsız ediyorsa, kendini “Atatürkçü” olarak tanımlayan küçük çevreleri herhalde olağanüstü rahatsız etmiştir. Bunun açıklamasının hiçbir inandırıcılığı, tatmin ediciliği yok. Ama bu, dediğim gibi, Atatürk’ten öte bir mesele. 

Bugün Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı listesine baktığınız zaman, bir Tayyar Altıkulaç’ın, bir Ali Bardakoğlu’nun, bir Mehmet Görmez’in ardından Ali Erbaş’ın Diyanet İşleri Başkanı olması zaten Erdoğan yönetiminin Diyanet’e çizdiği alanı bize gösterdi: Daraltılmış bir alan. İlginç bir şekilde başkanın yetkilerinin daraltıldığı, ama önünün açıldığı bir dönem yaşıyoruz. Dolayısıyla, buradaki mesele Ali Erbaş değil. Buradaki mesele ülkeyi yönetenler, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan. Bu açıklamanın ardından bazı mekanizmalar harekete geçmediyse, Atatürk’ün adı anılmadan bir şekilde dile getirilmesi mekanizmaları harekete geçirmediyse, bu sahiden Türkiye ve Cumhuriyet için üzücü bir durum. 

Hilâfet, saltanat vs., daha önce bu konuda yayın yaptım. Hilâfet falan olacağı yok. Oldurmak isteyenler vardır. Bunlar kendi kendilerini “ruhban” da ilan ederler, “halifeliğin temsilcisi” de ilan ederler, biliyoruz. Türkiye’de kendini “mehdi” ilan edenler de var. Mesela, bugün bir tanesi şu anda galiba savcılıkta, ifade vermeye gidiyormuş — Hasan Mezarcı. Böyle şeyler olur, ama Türkiye Cumhuriyeti’nin bir kökü var, temelleri var ve o kolay kolay yıkılabilecek bir kök değil.

Bu konuda daha geniş bir yayın yapmak istiyorum. Fakat şunu söyleyeyim: Ayasofya’da Cuma günü yapılan açılış ve oradaki görüntülerle gösteriler Türkiye’deki İslâmî hareketin en zayıf anlarına tanıklık ettiğimizi gösteriyor. En zayıf ama en cüretkâr ânına tanıklık ediyoruz. Ama cüretkârlığı nedeniyle onun dışında olanlar buna haddinden fazla bir güç atfediyorlar. Belki de zaten sorun budur. Güçsüzlüklerini örtmek için daha fazla cüretkâr oluyorlar. Türkiye’de artık diyecek lâfı kalmamış, ikna edecek kesimleri kalmamış, kendi çocuklarını bile peşlerinden getiremeyenler var; ama bunun karşısında onlardan korkanlar, bu tür cüretten dolayı çok daha fazla korkuyorlar. Bunu daha sonra geniş bir şekilde ele almayı burada vaat ediyorum.

Tekrar şunu söylüyorum: Türkiye gibi bir ülkede kimse kendini ruhban falan ilan edemez. Buna özellikle de tüm Türkiye Cumhuriyeti tarihi, bütün kazanımları, ama aynı zamanda da dindarlar izin vermezler. Bu tür konular söz konusu olduğunda aklıma hep yıllar önce bir cenaze geliyor: Hizbullah’ın öldürdüğü bir İslâmcı’nın cenazesiydi. Ve orada –sonra birçoğu AKP içerisinde önemli yerlere geldiler–, çok büyük bir dehşet içerisindeydiler. Çünkü İslâmcı bir grup, İslâmcı birisini dinden çıktığı için öldürmüştü — İzzettin Hoca’yı öldürmüştü. İnsanlar neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Orada da bir kere daha ortaya çıkmıştı çok sayıda İslam yorumunun olduğu. Herkesin gerçek yorumun tekelinin kendinde olduğunu iddia ettiği yerlerde –ki her yer böyledir, her dinde böyledir, her dinde birileri gerçek Hristiyanlık, gerçek Budizm, gerçek İslam, gerçek Caferilik vs. iddiası ile çıkar– işte, buralarda farklı yorumları bir arada yaşatabilecek yegâne sistem de laikliktir. Bugün Türkiye dindarlarının çok ciddi bir şekilde laikliğe ihtiyacı var. Laikliğin zayıflamasının, gerçek anlamda Türkiye’de laikliğin uygulanmamasının ve laikliğin sürekli tehdit altında olmasının en çok kendilerine zarar vereceğini gördüklerini, göreceklerini tahmin ediyor ve umuyorum. Bu kolay kolay halledilebilecek –yani “Ben yaptım oldu, ben dedim oldu” ile olabilecek– bir şey değil. 

Güçsüzlükten hareketle yapılan cüretkârlık kimseyi kaygılandırmasın. Türkiye normalleşecek ve tekrar demokratik, laik bir hukuk devletine doğru evrilecek. Geçmişte de çok sorun vardı demokrasi konusunda, hukuk konusunda, laiklik konusunda. Ama bundan sonra Türkiye bu konularda çok daha iyi olacak diye düşünüyorum ve inşallah diyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus