Dokuz yıl sonra Metin Lokumcu’yu ve “Ama öldü efendim”i hatırlamak

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Ali Macit 

Merhaba, iyi günler ve iyi haftalar. Geçen hafta Medyascope’un yayına başlamasının beşinci yıldönümüyle ilgili yaptığımız yayında da söylemiştim, yakında podcast, yani ses kaydı yapmaya başlıcağım ve gazetecilik hayatımdan –belki gazetecilik dışı da olabilir, ama esas olarak gazetecilik hayatımdan– bazı bölümleri –bazı hatıralar diyelim–, bunları paylaşacağım kamuoyuyla, dinleyicilerle. Podcast, çünkü doğrudan kulağa hitap ediyor. Video olmayacak. Onu eylül ayı ortasında yapmayı düşünüyordum, ama benim gazetecilik hayatımda en önemli olaylardan birisi olan, 10 Haziran 2011’de yaşanan bir olayı bugünden yapma ihtiyacı hissettim. O da emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun hayatını kaybetmesi ve onun ölümüyle ilgili olarak, bizim NTV’de çalışırken, NTV canlı yayınında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’la olan soru-cevap kısmında diyelim, benim ağzımdan çıkan “Ama öldü efendim…” sözü bayağı bir dolaşıma girmişti. Bunu ne için gündeme getiriyorum? Çünkü, mâlûm, Giresun’da bir sel felâketi yaşandı. Göstere göstere gelen, bizim Karadeniz’de çok yaşanan ve daha da yaşanacağa benzeyen; yönetimlerin, hükümetlerin çevre konularında hassas olmamasından kaynaklanan bir felâket. Halbuki biliyoruz; uzun bir süredir Türkiye’yi yöneten Recep Tayyip Erdoğan da bölgenin insanı, ama garip bir kayıtsızlık ve duyarsızlık var. Bunun sonucunda yaşanan bir sel felâketi ve bu sel felâketinde çekildiği söylenen bir fotoğraf. Fotoğrafta Metin Lokumcu’yu görüyoruz. Metin Lokumcu’nun ölmeden önceki son fotoğrafının orada canlandırılması. Çünkü Metin Lokumcu orada arkadaşlarıyla beraber — Hopa’da o dönem seçim kampanyası var. Olay 31 Mayıs 2011’de geçiyor. Başbakan ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan seçim kampanyası kapsamında Hopa’ya da gidiyor ve Hopa’da sol çevrelerin ağırlıkta olduğu bir protestoyla karşılaşıyor. Protestoların özünde, HES diye tabir edilen hidroelektrik santraller var ve o protestoların sonucunda, başbakanın otobüsüne yönelik yapılan protestonun sonucunda, polis müdahale ediyor, biber gazı kullanıyor, biber gazı kullanımının sonucunda da Metin Lokumcu hayatını kaybetti. Erdoğan olaydan kısa bir süre sonra yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Tabii bu arada bir tanesi de kalp krizi geçirerek –kimliğini bilmiyorum, üzerinde durma gereğini de duymuyorum–, kalp krizi sonucu ölmüş” dedi. Çok da önemsemedi. Bu olay 31 Mayıs’ta oluyor. Ondan yaklaşık on gün sonra 10 Haziran akşamı Ağrı’da bir canlı yayın var ve ben de o canlı yayında Başbakan’a soru soran NTV ekibinin içindeyim. Ben o tarihlerde Vatan gazetesinde yazıyordum, NTV’de siyaset danışmanı ve aynı zamanda yorumcu olarak da bulunuyordum. Önce Mirgün Cabas’la beraber yaptığımız, sonra benim tek başıma yürüttüğüm “Yazı İşleri” programını yapıyordum. Bi rara uzun bir süre “Basın Odası” diye bir tartışma programını da yürümüştüm; ama onun dışında gelişen siyasî olaylara göre, NTV yayınlarında sürekli yorum yapan birisiydim. Bu kapsamda, NTV’nin seçim dönemlerinde de liderlere soru soran ekiplerde yer alırdım. NTV’den ayrılana kadar, özellikle Erdoğan’ın katıldığı yayınların hepsinde bir şekilde yer aldım. Değişik görüntüleri hatırlarsınız. Mesela bir tanesinde “gemicik” olayının olduğu, Kadir Çöpdemir’in sunduğu — ki onun ayrı bir hikâyesi var; onun hikâyesini herhalde podcast’lerde anlatırım. İnsanlar sadece bir kesit görüyorlar, olayın bütünü biraz daha ilginç ve karmaşık; burada da şöyle bir şey oluyordu: Erdoğan bütün seçimlerde ve referandumların öncesinde, seçim yasakları başlamadan önceki son canlı yayını NTV’ye verirdi. NTV o tarihte –uzun bir süredir değil maalesef–, o tarihte Türkiye’nin en güvenilir haber kaynaklarından birisiydi. Birçok yere çıkardı. En son, bizde seçim yasakları pazar günü olduğu için, seçim yasakları cumartesi öğlen başlardı ve Erdoğan da cuma akşamı son röportajını genellikle NTV’ye verirdi; ama bunu vermeden önce de danışmanlarla NTV yöneticileri arasında hep bir gerginlik olurdu, bir belirsizlik olurdu; ama sonuçta biz yapardık. Birçok değişik mekânda Erdoğan’la yaptığımız yayınları hatırlıyorum, referandumlarda ve seçimlerde. Burada da aslında ilk kurulması düşünülen NTV’nin yapmak istediği ekip, böyle değildi, isimler değişti. Benim de adımın ilk başta AKP tarafından ilk verilen listede istenmediği söylendi, ama sonra yönetici arkadaşların itirazı üzerine Başbakan’a soruldu ve bana itiraz olmadığı anlaşıldı,ve biz Oğuz Haksever’in yönetiminde o yayını yaptık. O yayın Ağrı’da niye yapıldı? Çünkü Başbakan Erdoğan son mitingini Ağrı’da yapıyordu. O gelmedi, biz ayağına gittik ve ayağına gidebilmek için de NTV’nin patronu Ferit Şahenk’in özel uçağını kullandık. Başımızda da genel müdür durumundaki Erman Yerdelen vardı. Genel Yayın Yönetmeni de geldi ve biz Oğuz Haksever ve soru soracak kişiler hep beraber Ağrı’ya gittik. Ağrı’daki mitingi de izledik. Ondan sonra da akşam o yayını yaptık. Tabii o yayın da çok ilginçti. Bir çadır kurmuştu NTV. Bayağı büyük bir hazırlık yapmıştı. Her şey çok profesyoneldi. Erdoğan da oraya ekibiyle beraber geldi; eşi Emine Erdoğan da vardı, kızı da onun en önemli danışmanlarından birisiydi. Basın danışmanı Lütfullah Göktaş da eski bir NTV çalışanıydı, NTV’nin Roma temsilciliğini yapmıştı — benim de çok eskiden NTV’de çalışmadan önce seksen ortalarından itibaren tanıdığım arkadaşım olan –ama artık değiliz– birisiydi. Ve burada bu yayın oldu. Yayının bir aşamasında, ben Metin Lokumcu meselesini gündeme getirdim. Onu bir izleyelim.

Evet, bu, irticalen olmuş bir şey; planlanmış bir şey değil. Zaten böyle bir şey olamaz. Ve biz o yayında sohbet ya da soru cevap oldu. Benim “Ama öldü efendim…” sözüm üzerine, bu söz Türkiye’de yayılmış. Bunu biz tabii yayından sonra fark ettik. Sonra yayın devam etti ve bitti. Bir şey olmadı; yani bazıları, dışarıdan bakanlar, tabii kendileri uzaktan izledikleri için, bunun orada büyük bir gerilime neden olmuş olduğunu düşünmüşler anladığım kadarıyla. Böyle bir şey olmadı. 

Çünkü canlı yayında içeride yaşananla dışarıdan izlenen arasında çok büyük bir fark var. Bu zor bir yayındı, Ağrı’da yapılan bir yayındı ve Erdoğan’a soru sormanın artık zorlaştığı bir dönemdi; onun için de bayağı bir ilgi vardı. NTV olmasının da bir katkısı vardı ve

tek başına bu sorun yoktu. Ben Ahmet ve Nedim olayını da gündeme getirmiştim; başka arkadaşlar başka şeyleri de gündeme getirdiler. Orada Oğuz Haksever, moderatör olarak biraz bizim çok zor sorular sormamamız konusunda özen göstermeye çalıştı; ama birbirimizi yıllardır tanıdığımız için bir yerden sonra o da çok fazla müdahale etmedi. Bence iyi bir yayın oldu ve yayından sonra sohbet edildi, birlikte fotoğraf çekildi, ayrıca Emine Hanım geldi, bana başsağlığı diledi. Tabii bu arada yayında izlediniz; Metin Lokumcu benim akrabam; çok yakından tanıdığım bir akrabam değil, ama akrabam. Tanışıyoruz, o Hopa’da yaşıyor, ben İstanbul’da yaşıyorum. Ben Hopa’ya çok az gidebiliyordum. Hâlâ ne zamandır da gidemiyorum, ama onun akrabalarından başka Lokumcu soyadlı başka çok sayıda arkadaşım İstanbul’da da var, daha yakın görüştüğüm. Örneğin yakınlarda denizde yüzerken kaybettik; Osman Lokumcu, Hopalı, o çok yakın bir dostumdur. O da amca çocuklarıydı Metin Lokumcu’yla, Metin Lokumcu benden birkaç yaş büyük bir emekli öğretmen. Kemal Paşa. Biz Lazlar, “makriyal” deriz, onun Dereiçi Köyü’nden. Dereiçi köyü zaten orada birkaç aile vardır Kemalpaşa’da bir Lokumcular, bir Emiralioğulları, bir Korzaylar, birkaç aile vardır. Lokumcuların ağırlıklı olduğu bir yerdir. Benim de rahmetli babaannem Lokumcu’lardandır. Dolayısıyla biz Lazlar zaten sayıca da az olduğumuz için, çok içeriden evlilik de yapıldığı için, zaten var olan akrabalıklar evlilik üzerinden daha da artar. Aslında çok sordum bu işlere daha hâkim olan insanlara; anlattıkları çok karışık, ama hepimiz birbirimizin akrabasıyız. Ben orada yayında açıkçası böyle bir cevap beklemiyordum. Onu herhalde izleyenler de fark etmiştir. Erdoğan’ın baştaki bu kayıtsızlığını en azından telafi edeceğini tahmin etmiştim, ama tam tersi oldu. Ve bu aslında bize birçok şeyi gösterdi. Ve zaten bu yüzden de olay hızla tüm Türkiye çapında konuşuldu. İster inanın ister inanmayın, hayatımda Twitter’da “trending topic” denilen olayın olduğunu o anda öğrendim ben. Daha önce böyle bir şeyin olduğunu bilmiyordum. Yayın bitti, Erdoğan ve heyeti ayrıldılar. Biz orada kaldık, bir müddet sonra biz de dönecektik. O arada internete bağlanıp baktığımızda, bütün Türkiye’nin bizi konuştuğunu gördüm ve açıkçası şaşırdım. Çok şaşırdım, neye uğradığımı şaşırdım. Orada biz onu yaşarken öyle yaşamadık; ama tüm Türkiye bunu başka türlü yaşamış. Ve buradan hareketle çok ciddi bir gürültü kopmuş. Türkiye bunu konuşmuş; gerçek anlamıyla, bu “Ama öldü efendim” sözü hâlâ geçerli. Burada büyük bir kısım buruklukla izlemiş, onu gördük. Tabii ki bu durumun Erdoğan’a rahatsızlık verdiğini düşünen iktidar yanıları, birtakım sosyal medyada vs. bir şeyler yapmaya çalışmışlar. Bu arada tabii her zaman olduğu gibi sert muhalifler, bunun yeterli olmadığını söylediler. Mesela şöyle şeyler vardı: “Stüdyoyu terk et” diyenler vardı, stüdyo da değil çadır, yani bilmiyorlar tabii. Ağrı’da büyük bir çadırda yapılan bir şeydi, terk etmeliymişim, masaya yumruğumu vurmalıymışım, ki önümüzde masa var mıydı çok emin değilim. Ama büyük ölçüde bakıldığı zaman bu, Erdoğan’ın insanî konularda, özellikle kendisi popülist ve popüler bir lider olduğu için, halkla çok yoğun bir ilişki içersinde olduğu için, ve alt sınıflardan geldiği için, Kasımpaşa gibi bir semtte büyüdüğü için, ona atfedilen birtakım özellikler vardı. Destekleyenler ve karşı çıkanlar, fark etmiyor. Ona atfedilen birtakım özellikler vardı. Ve burada, böyle bir insanî olay karşısındaki kayıtsızlığı çok büyük –nasıl söyleyeyim?– en azından ilgi yarattı. Konuşuldu, sansasyon oldu, ondan sonra da tabii birçok kişi bunun seçimlere yansıyabileceğini falan sandı — ki böyle bir şey olmuyor; çünkü iki gün sonra yapılan seçimde AKP yüzde 49,8 ile yine tek başına iktidar oldu. Yani 12 Haziran 2011 seçiminde. Peki sonra ne oldu? Sonra seçim gecesi benim normalde NTV’de yayın ekibinde olmam gerekirken, seçim gecesi yorum yapacaklar için ilk verilen listede, kamuoyuna açıklanan listede, NTV yayın programında adım geçmedi. Sosyal medyada birtakım insanlar bunu buna bağladılar. Bunun üzerine yayına çıktık, ben bir süre daha Yazı İşleri’ni tek başıma yapıyordum. Bir süre daha sürdürdüm sonra Yazı İşleri’ne yanıma birisini vermek istediler; o birisi de Oğuz Aksever’di. İstemedim ve Yazı İşleri kapandı, bitti yani; daha sonra 23 Ekim 2011 Van depremi benim NTV’den ayrılmamın dönüm noktası oldu. Onu da kısaca anlatayım: Çok kişisel oluyor, ama bu zaten böyle, olacak. Biz bir arkadaşla beraber PKK’nın bir saldırısının ardından –Çukurca ya da Şemdinli öyle bir yerde bir askerî birime saldırmışlar Hakkâri’de– ve oraya gitmiştik. O tarihte çalıştığım Vatan gazetesi beni finanse etmişti, orada röportajlar yaptık, ben onları yazdım. Tam dönüşte Yüksekova’ya giderken, Yüksekova’nın önündeyken, 23 Ekim 2011 Van depreminin haberi geldi. Ve biz tabii Yüksekova’ya girmeden doğrudan Van’a gittik. Deprem yerine gittik. Deprem olduktan bir, bir buçuk saat sonra galiba. Bir otel vardı, adını unuttum, onun önündeydik yanımdaki arkadaşla beraber. Ve ben tabii ki kurumumu aradım, NTV’yi, dedim ki: “Ya tesadüf eseri ben Van’dayım, depremdeyim. Ne yapmamı istersiniz?” Benden hiçbir şey yapmamamı istediler. Ben de bunun üzerine Istanbul’a döndüm. Normalde hiç unutmuyorum, eşim Müge’yi aramış ve demiştim ki: “Bu depreme denk geldik. Ben herhalde dört-beş gün burada deprem haberleri yapıyor olurum. Beni beklemeyin”. Ama sonra kimse benden bir şey istemeyince, ben ertesi gün uçakla döndüm. Ve gidip NTV’nin başındaki çok eski arkadaşım olan Cem’e, “Artık herhalde ben burada kalamayacağım” dedim. Ayrıldım, iyi de oldu; bu aslında bitmiş bir hikâyeydi. Şimdi işin kişisel kısımları benim için çok önemli; ama bunun bir de esas olarak politik bir yönü var. Giresun’da sel olunca insanların aklına –tabii ki bir de o fotoğraf denk gelince– Metin Lokumcu geliyor. HES’e karşı itirazlar geliyor. Bu itirazlara karşı yaşanan insanlık dramları, trajedileri geliyor ve iktidarın kayıtsızlığı geliyor. Ve bu anlamda bir hafıza tazeleme oluyor. Bir anlamda birçokları için, o bizim NTV yayını –ki gördük zaten, sosyal medyada mesela Metin Cihan bunu yazdı, başkaları da yazdı–, birçok kişi için o bizim yayınımız dönüm noktası olmuş. Benim açımdan, açıkçası ben dediğim gibi yayın akışı içerisinde olayın ciddiyetini tam anlamadığım için, diğerleri kadar etkilenmemiş olabilirim. Benim açımdan en acısı –tabii ki bu nokta en acısı–, Erdoğan’ın bir mitingde Berkin’in annesini yuhalatması olmuştur. Benim için kopma, gerçek anlamda kopma odur. O artık her şeyin bittiği bir yerdir. Çok kişi bana sordu, Başbakan Erdoğan’ın –şu anda Cumhurbaşkanı– orada sözünü ettiği fotoğraflar, videolar size iletildi mi? Böyle bir şey olmadı tabii ki; zaten öyle fotoğraflar, videolar olsaydı yayınlanırdı, onu da herkes bir şekilde görürdü. Bana özel olarak kimsenin bir şey iletmesi gerekmiyor. Öyle bir şey olmadı. Burada tabii ki iktidarda kalmak, iktidarı muhafaza etmek, iki gün sonra seçim var vs.. İşte bu, tüm siyasetçilerin, tarih boyunca tüm siyasetçilerin karşı karşıya geldikleri bir ikilem. Bir tarafta gerçekler var ve gerçeklere uygun olarak yapmanız gerekenler var. İnsanî olarak yapmanız gerekenler var, ama bir de siyasetin gerçekleri var. Siyasetin gerçeklerine göre yapmanız gerekenlerle, insanî olarak yapmanız gerekenlerin çatıştığı çok an oluyor. Bu da öyle anlardan birisiydi Erdoğan için anlaşıldığı kadarıyla. Ve ondan sonra birçok insanın onunla olan kopuşu ya orada başladı, ya da orada hızlandı, bu onlardan birisiydi. Bu noktada Fransız bir felsefeciye atıf yapmak istiyorum, çok alâkasız gibi gelebilir, ama benim gibi hayatı solculukla geçmiş birisi için, ilk okuduğumda çok etkilenmiştim, hâlâ hep aklımdadır. Merleau-Ponty, Maurice Merleau-Ponty aslında doğrudan siyaset yazan birisi değil; daha çok fenomenoloji, görüngübilim üzerine yazan birisi; ama onun siyasî yazılarından derlenmiş bir kitabını okuyordum. Fransız bir arkadaşım hediye etmişti; hatta çevirmeye de niyetlenmiştim Fransızca’dan, ama benim Fransızcam Türkçemden daha kötü olduğu için vazgeçtim. Ama oradan şunu hiç unutmuyorum, Rusya’da devrimin ardından bir gemide ayaklanma çıkıyor. Kronstadt gemisindeki askerlerin sloganı, Bolşevik Devrimi’nin en temel sloganı olan “Bütün iktidar sovyetlere”, yani halkı temel alarak kendileri yönetimi almak istiyorlar, ama devrimden kısa bir süre sonra, devlet inşasında bu ülkeyi yönetenlerin çok da fazla işine gelmiyor ve burayı sert bir şekilde bastırıyorlar, kanlı bir şekilde bastırıyorlar ve bastırırken de tabii ki, “Onlar iktidarın sovyetlere verilmesini, yana yani halka verilmesini talep ettiler, biz de bunu kabul etmedik” demiyorlar. Tabii ki bunları kökü dışarıda, ajan vs. falan olarak suçluyorlar — dış güçlerin oyunu olarak, bu biz Türkiye’de çok biliyoruz bunu. Maurice Merleau-Ponty’nin bir lâfını hiç unutmayacağım, hayatım boyunca unutmayacağım. Şöyle demişti, yazmıştı daha doğrusu: “İşte o an Rus büyük bolşevik devrimi ilk yalanını söyledi ve o yalanı söylediği andan itibaren devrim bitti”.

Evet birtakım iddialarla birileri geliyorlar ve talip oluyorlar vs., ve ondan sonra, iktidara geldikten sonra, bütün öne çıkardıkları ahlâkî değerleri ve öne çıkarttıkları ilkeler vs.’yi bizzat kendilerinin çiğnemesi söz konusu oluyor, ve bunu çiğnerken de, mecbur kaldıklarını, başka yol olmadığını söylemek yerine, bunu genellikle başkalarına yıkıyorlar ve yalan söylüyorlar, ya da yanlış söylüyor ya da çarpıtıyorlar, ve ondan itibaren de o iş bitiyor. Başlanılan noktanın çok uzağına gidiyor. Birçokları için Türkiye’nin değişik zamanlarında, ne zaman ki ülkeyi yönetenler –bu bugün Erdoğan, dün başka birisiydi, yarın bir başka birisi olacak–, ne zaman ki ülkeyi yönetenler kendi iktidarlarını korumak uğruna vaad ettikleri, iddialı oldukları alanda, insanî alanda ilk başladıkları noktadan saparlarsa, o zaman onlar artık eski kişi olmuyorlar. Birçoklarının gözünde Erdoğan o andan itibaren böyle olmuş olabilir. Benim gözümde esas olarak tekrar söylüyorum hiç unutmayacağım olay. “Ama öldü efendim”i birileri hatırlattıkça hatırlıyorum. Gülsüm Elvan hakkında yaptığı şey, yani o mitingde onun yapılması, Berkin’e hâlâ terörist denilmesi, yani “Ne ekmeği, ne ekmek alması?” vs. deyip, o çocuğun hayatını kaybetmesi konusundaki o duyarsızlık benim için bambaşka bir şeydi. Bu vesileyle tekrar Metin Lokumcu’yu ve Berkin Elvan’ı çok saygıyla analım. Evet, bunun devamını artık Podcast olarak yapacağım. Gazetecilik hayatımda yaşadığım değişik birtakım olayları, bana göre önemli olan ve bugün anlatılmasının bir anlamı olduğu düşündüğüm bazı olayları çok gecikmeden vereceğim. Bugünlük Giresun’da yaşananlar nedeniyle Metin Lokumcu’dan bahsetmemiz gerekmiş. Evet, bir şekilde bu bir sorumluluk ve görev — onu yerine getirdiğimi düşünüyorum. Tekrar kendisini rahmetle anıyorum, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus