21. yüzyılda emperyalizm – Yuval Noah Harari: “Ülkeleri sömürgeleştirmek için artık tanklara ihtiyaç yok, verilerine sahip olmak yeterli”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
"Hayvanlardan Tanrılara Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi" kitabının yazarı İsrailli tarihçi Yuval Noah Harari, Atina Demokrasi Forumu’na katılmak için gittiği Yunanistan’da Kathimerini gazetesinin sorularını yanıtladı. Harari, yapay zekâ ve gözetim teknolojilerini insanlık için hem fırsat hem de tehdit olarak değerlendiriyor. Ama öngörülerinde karamsar. Mülakatı İngilizce orijinalinden kısaltarak çevirdik.

Demokrasi ve liberal dünya düzeni tehdit altında mı?

Evet öyleler. Fakat demokrasi her zaman tehdit altında olageldi çünkü gelişebilmesi için daima çok fazla önkoşul olmuştur. Demokrasi her yerde yetişmeyen nadir bir çiçek gibidir; diktatörlük ise nereye atsanız orada büyüyebilen bir ot. Doğrudur, liberal değerler saldırı altında ama kendimize şunu da hatırlatmalıyız ki bu liberal değerler tarihte hiç olmadığı kadar yaygın ve güçlü artık. İnsanlar liberalizmin ne olduğunu anlamıyorlar belki de. Liberal misiniz değil misiniz anlamak için çok basit bir test yapılabilir ve şu üç soruya yanıt vermeniz istenebilir: İlk olarak, “Sizce insanlar bir kişiye (krala) itaat etmek yerine kendi yöneticilerini seçebilmeli mi?” İki, “İnsanlar ebeveynlerinin yaptığı işi yapmaya devam etmek yerine –yani çiftçilerse çiftçi olmak yerine- kendi mesleklerini seçebilmeli mi?” Ve üç, “İnsanlar aile büyüklerinin ya da din adamlarının onlar için seçtikleriyle değil de kendi seçtikleri kişilerle evlenebilmeli mi?” Eğer bu üç soruya da yanıtınız “evet” ise liberalsiniz demektir. Bugün kendisini muhafazakâr addeden insanlar bile, yüzyıl önceki en radikal liberalden daha liberaller.

Komplo teorilerinden geçilmiyor ve demokrasiye, bilime güvensizlik artmış durumda. Bununla nasıl mücadele edilir?

Birçok şekilde mücadele edebilirsiniz. Komplo teorileri meselesine odaklanacaksak, bununla baş etmenin yolu insanları bilimsel gerçeklerle, istatistiklerle, verilerle bombardımana tutmak değil. Çünkü insanlar hikayelerle düşünür, sayılarla değil. İyi bir hikayeniz olmalı. Bu da zor çünkü hakikat kurgulanmış olana nazaran çok daha karmaşık ve ıstırap vericidir. Tamamen uydurma bir hikaye basittir. İnsanların gönüllerini okşayabilirsiniz, bu da hoşlarına gider. Hakikat genellikle daha karmaşık ve can yakıcıdır. O nedenle bilim dünyası ile kamuoyu arasında bir köprüye ihtiyacımız var. Ben böyle bir köprünün parçası gibi görüyorum yaptığım işi. Son bilimsel bulguları, keşifleri kamuoyunun kolayca anlayabileceği, hatta eğlenebileceği bir şekilde anlatıyorum.

Gelecekte Yapay Zekâ (AI) ve teknolojisindeki gelişmelerin belli grup insanı işlevsiz hale getireceğini yazmıştınız. Bundan korkan insanlar var. Küreselleşme treninin çok hızlı gittiğini, inmek istediklerini söylüyorlar. Merak ediyorum, komplo teorilerine inanmak, siyasete, bilime güvensizlik bir tür intikam mı onlar açısından?

Evet, bir açıdan intikam olduğunu söyleyebilirsiniz. Ama bu intikam başkaları kadar onlara da zarar veriyor. Komplo teorilerine inanmak teknolojinin ilerleyişini durdurmaz. Küreselleşmeyi de tersine çevirmez. İşsizseniz, sizi iş sahibi de yapmaz. Kanımca zorluk –iş piyasası ve işsizlik açısından- teknolojiden kaynaklanmıyor. Teknoloji bazı işleri ortadan kaldırıyor ama yeni işler de yaratıyor. Asıl zorluk buna adaptasyonda, yani kendinizi yeniden eğitip yeniden icat edebilmenizde. 21. yüzyılda oyunda kalabilmek için kendinizi yeniden yetiştirmeli, bir anlamda baştan yaratmalısınız. Bunu da bir kez değil, defalarca, yeniden ve yeniden yapmalısınız. Bu çok çok zor.

Tarih boyunca hayat iki döneme ayrılmıştı: Genellikle öğrenerek, becerilerinizi geliştirerek geçirdiğiniz gençlik dönemi ve gençken öğrendiklerinizi kullandığınız, çoğunu çalışarak geçirdiğiniz yaşlılık dönemi. Elbette yaşlanırken de yeni şeyler öğrenmeye devam edebilirdiniz ama bu söylediğim ayrım genellikle bakî kalmıştır. Şimdi ise bu ayrım tamamen ortadan kalktı. 50 yaşınıza geldiğinizde okulda öğrendiklerinizin çoğu işe yaramaz hale geldi, karşılığı kalmadı. Edindiğiniz becerilere ihtiyaç yok, gereksiz. Dolayısıyla kendinizi yeniden icat etmek durumundasınız. Bunu yapabilmek içinse hayatınız boyunca öğrenmeye devam etme becerisine ihtiyacınız var. Dahası, kendinizi sürekli yeniden icat edebilmek için zihin esnekliği gerekiyor ve bunun için de psikolojik beceriniz olması gerek. Örnekle anlatayım: Diyelim ki taksi şoförüsünüz ve kendi kendine çalışan araçlar nedeniyle artık şoförlere ihtiyaç kalmadı. Buna karşılık toplumun artık daha fazla yoga öğretmenine ihtiyacı var. Bu durumda sadece yeni bir beceri edinmekle yetinemezsiniz, yeni bir kişilik geliştirmeniz de gerekecek. Yoga öğretmenleri ile taksi şoförlerinin kişilikleri farklıdır genellikle. Mesele bunu yapabilecek misiniz, yapamayacak mısınız? 21. yüzyılda hayatta kalmanın anahtarı bu.

Ama sıradan insanlardan çok fazla şey beklemiş olmuyor muyuz?

Muhtemelen evet. Ama tarih kimseye ayrıcalık yapmaz. Geride kaldıysanız ve yapamıyorsanız, “Bekleyin, bu benim için çok hızlı” diyemezsiniz. 19. yüzyılda, bazı ülkelerin öncü olduğu Sanayi Devrimini hatırlayın. İngiltere, Fransa ve ABD öncülük ederken diğer ülkeler çok geride kaldılar. Geride kalanlar daha öncelikli başka işleri, yapılması gereken başka şeyler olduğunu söylüyorlardı. Birkaç on yıl sonra resmen ya da gayri resmi olarak Amerikalılar’ın, İngilizler’in ya da Almanlar’ın sömürgelerine dönüştüler. Şimdi yapay zekâ ve teknoloji ile aynısı oluyor. Yine birkaç ülke bu yeni sanayi devrimine öncülük ediyor, çoğunluk da geride kalıyor. Ama aralarındaki uçurum şimdi daha büyük. 19. yüzyılda uçurum buharlı gemisi ve demiryolları olanlarla olmayanlar arasındaydı. Yapay zekâya sahip olanlarla olmayanlar arasındaki uçurum çok daha büyük. 21. yüzyılda bir ülkeyi sömürgeleştirmek için o ülkeye tanklarınızı yollamanız gerekmiyor. Sadece o ülkedeki verilere (data) sahip olmanız yeterli. Emperyalizmin yeni bir biçimine tanık oluyoruz. Buna “veri (data) sömürgeciliği” de diyebilirsiniz. Her şey verilerle ilgili. Mesela 20 sene sonra Moskova’da, Pekin’de ya da Vaşington’daki birilerinin, Yunanistan’daki her bir bireyin, her bir siyasetçinin, gazetecinin, yargıcın, komutanın tüm kişisel verilerine sahip olduğunu düşünün. Bütün tıbbi kayıtlarınıza, sorunlarınıza, geçmiş hastalıklarınıza dair bilgilere sahip olacaklar. Tüm cinsel hayatınızı ve son 30 yıldır tanıştığınız herkesi bilebilecekler. Aldığınız her rüşveti, bir azınlık grubu hakkında yaptığınız tüm kötü esprileri bilecekler. Sizce böyle bir senaryoda Yunanistan, bağımsız bir ülke mi olur yoksa “veri sömürgesi” mi olur?

Koronavirüs salgınının veri ve gözetim (surveillance) açısından dönüm noktası olacağını söylüyorsunuz? Bu size endişlendiriyor mu? Otokrasilerin gözetim konusunda güçlenmeleri halinde daha etkin olacağını mı düşünüyorsunuz?

Daha önce böyle bir güç yoktu. Her yeni büyük güç hem büyük bir tehdittir hem de olumlu fırsatlar sunar. Örneğin, mükemmel bir sağlık sistemi yaratmak için kullanılabilir. Tarihsel perspektiften yararlanmak üzere Sanayi Devrimi’ne bakarsak, sanayileşmenin muazzam bir güç yarattığını görebiliriz. Bu güç 20. yüzyılda işimize yaradı. İstisnalar olsa da dünyadaki ortalama insanın yaşamı, sanayileşme sayesinde 200 yıl öncesine göre çok daha iyi. Daha iyi ilaçlarımız, daha fazla gıdamız, daha iyi altyapımız var. Çocuk ölümleri üzerinden karşılaştırabiliriz. 200 yıl önce doğan her iki çocuktan biri beş yaşına gelmeden ölüyordu. Bu oran yüzde 50’den şimdi dünya genelinde yüzde 5’e geriledi. Gelişmiş ülkelerde ise bu oran yüzde 1’den az. Ama meşakkatli bir öğrenme süreci oldu. Sanayiden yararlanmayı öğrenirken sömürgecilik, iki dünya savaşı, Nazizm ve Stalinizm gördü dünya. Böyle bir deneme ve yanılma sürecinden geçmemiz gerekti.

Şimdi buharlı makinelerden ve otomobillerden daha büyük güç var elimizde. Yapay zekâ ve gözetim teknolojisi, trenlerden daha güçlü ve bu kez hata payımız yok. Yeni bir dünya savaşından hayatta kalamayız. Bir başka Stalin gelirse, sadece öncekinden beter olmakla kalmayacak, geri dönüşsüz bir yola sapmamıza yol açacak bir güce sahip olacak. Yapay zekâ ve gözetim sistemlerini yerleştirdikten sonra geri alamayacağınız bir süreç başlatmış olursunuz. İnsanlar bu süreci değiştirecek güçte olmayacak. Yapay zekâ demokrasilerden ziyade otoriter rejimler tarafından kullanılması halinde büyük tehdit. Çünkü Kuzey Kore ve Çin gibi ülkelerde yapay zekânın yönetimi ele geçirmesi daha kolay. ABD gibi bir ülkede ise bu daha zor çünkü iktidar merkezi değil, her yere yayılmış durumda. İktidarın tek elde toplandığı ve hiyerarşik olduğu bir yerde yapay zekâ devreye girdiğinde algoritmalar için yönetimi devralmak kolaydır. Giderek daha fazla sayıda karar algoritmalara bırakılır. İnsanlar kendi yarattıkları algoritmalara güvenirler ve derken giderek algoritmaların elinde kuklalara dönerler. Görevlendirmelerle ilgili bir örnekten gidelim. Çin gibi bir ülkedeki sistem için kimlerin hangi görevlere getirildiği çok önemlidir. Belediye başkanı, vali vs. Şimdi, en azından alt düzeylerde kararların giderek daha fazla algoritmalara bırakılmaya başlandığını düşünün. Sistem adaylara dair –anaokulunda yapıp ettikleri dahil- bütün verileri toplar ve analiz ederek kimin o görev için uygun olduğuna karar verir. Fakat aslında hiçbir insan neden bu kişinin seçildiğini anlayamaz. Çünkü bu kararın alınması sürecindeki hesaplamalar insan beyninin kapasitesini çok çok aşar. Dolayısıyla henüz, hâlâ insanlar tarafından seçilmiş olan politbüro üyeleri de zamanla bir bakarlar ki bütün partiyi algoritma ele geçirmiş. Bunu değiştirecek ya da durdurabilecek güçleri olamaz ve bu bir bilimkurgu senaryosu değil. 

Evet, bir konuşmanızda da söylediğiniz gibi, bankadan ne kadar para çekeceğinizi ya da diktatörün verdiği kararlardan memnun olup olmadığınızı dikte eden bir algoritma Orwellvari bir kâbus.

Ama gözetim illa da şeytani bir şey olmak zorunda değil. İyi amaçlar için de kullanılabilir. Ama kötü ellere düşerse, bugüne kadarkilerden çok daha kötü bir totaliter rejim yaratacaktır. Ürkütücü olan böyle bir rejimin insan yaşamının anlamına meydan okuyacak olması. İnsan yaşamını tercihlerimize, aldığımız kararlara bağlı bir dram olarak düşünegeldik. Bütün büyük sanat eserleri, eski Yunan tragedyaları hepsi bu düşünce üzerine kuruludur. Antigone, Oedipus hepsi yapılan tercihlerle, alınan kararlarla ilgilidir. Peki, ya giderek tüm kararların sizi sizden iyi tanıyan algoritmalar tarafından alındığı, tercihlerinizin algoritmalarca belirlendiği bir dünyada hayatın anlamı ne olur? Hangi kitabı okuyacağınızı, hangi filmi izleyeceğinizi, kiminle evleneceğinizi, nerede yaşayacağınızı algoritmalar belirliyor, düşünün. Nasıl bir dünya olur? Biz böyle bir hayatı anlayacak felsefi modellere de sahip değiliz.

Güçlü liderlerin tarihin akışına aykırı durdukları söylenebilir mi? Güçlü liderler pek liberal ya da ilerlemeci olmazlar. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Tarihte genellikle iyilerin kazandığını pek görmeyiz. Genellikle kazanan kötüler olur çünkü tarihi kötüler yazar ve kendilerini iyi olarak gösterirler. Bugünkü durumumuz konusunda ise iyimser olmaya çalışıyorum ama garantisi yok. İnsan sık sık kötü kararlar verir. Bunu hem bireysel olarak hem de kolektif olarak yapıyoruz. Geçmişte hatalı kararlardan geri dönmek, tercih değiştirmek mümkündü. Artık bu çok daha zor. Düzeltme şansı olmayacak. Biz güçlü teknolojiler geliştirmekte iyi olan ama bunları iyi amaçlarla kullanma konusunda kötü olan bir türüz.

Gelecekle ilgili pek çok senaryo var. Aslında 50 yıl sonra ne olacağını bilmiyorum. Bu önümüzdeki aylarda ve yıllarda yapacağımız tercihlere, alacağımız kararlara bağlı. Yazılarımda yapmaya çalıştığım şey, farklı olasılıkları, farklı senaryoları haritalandırmaktır. Bu senaryoların çoğu birbiri ile çelişiyor. Hepsi birden olamaz. Ve hangisinin gerçekleşeceğini bilmiyorum. Bu tür senaryolar üzerinde çalışmanın, öngörülerde bulunmanın amacı doğru/haklı çıkmak değil; tehlikeli senaryoların gerçekleşmesini önleyebilecek doğru kararları almalarını sağlamak umuduyla insanları uyarmak.

Son olarak kitaplarınızı bir çizgi romana dönüştürüyorsunuz. Nasıl gidiyor? Zor mu? Eğlenceli mi?

Hem çok zor, hem çok eğlenceli. Bunu tek başıma yapmıyorum. Ben çizemem, beş yaşında bir çocuk gibi çiziyorum. Belçika ve Fransa’dan iki sanatçı Daniel ve David’den oluşan bir ekibim var. Birlikte çalışıyoruz. Gerçekten çok ilginç bir deneyim çünkü tarihi anlatmanın, bilimi anlatmanın farklı yollarını deniyoruz. Örneğin, insanlar arasındaki işbirliğine dair bölümde, süper kahraman filmleriyle ilgili kuralları takip ediyoruz.  İnsanlar arasında işbirliğinin anahtarı, ortak hikayelere inanmaktır. Biz de süper gücü hikaye anlatmak olan ve insanların işbirliği yapmasını sağlayan Dr. Fiction’ı (Bay Hikaye) karakterini yarattık. Bu bölümde anlatı bir tarih kitabı gibi değil, bir süper kahraman filmi gibi. Ve sonra büyük hayvanların 10 bin yıldan daha önce ortadan kaybolmasıyla ilgili başka bir bölümde, farklı bir anlatım tekniğinden yararlandık. İnsanlar gezegene yayıldıkça, mamutlar gibi giderek daha fazla hayvan ortadan kayboldu. Avustralya’nın büyük hayvanlarının yüzde 90’ından fazlası ortadan kayboldu. Bu yüzden bunu tipik bir bilim kitabı gibi anlatmak yerine, bir dedektif filminin kurallarını takip ediyoruz. Kurgusal karakter Dedektif Lopez’i yarattık; gelmiş geçmiş en kötü seri katilleri – tüm bu hayvanları öldüren ekolojik seri katilleri – takip ederek gezegeni dolaşıyor. Yani, tamamen bilimsel bilgiler var, çok dikkatli bir şekilde araştırdık ama ambalajı farklı: Reality TV ve pek çok farklı tür ile hikayelerin nasıl anlatılacağını deniyoruz. Amaç, olabildiğince geniş bir kitleye ulaşmak bilimselliği yitirmeden anlatabilmek. Tipik bilim kitaplarını okumayanlar umarım bu kitabı okuyacak ve beğeneceklerdir.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus