Erdoğan’a yakın olmuş isimlerden İhsan Arslan, “aklında ve ardında kalanları” yazdı: “Keşke AKP’nin çıraklık dönemi uzasaydı, ustalık dönemi sonraya kalsaydı”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kuruluşundan beri yakın olan eski Diyarbakır Milletvekili ve eski Mazlum-Der Genel Başkanı M. İhsan Arslan, aktif siyasete veda ettikten sonra “Aklımda Kalanlar ve Ardımda Kalanlar” adlı kitabı yazdı. Kitapta hayatından kesitlere yer veren, siyasete girişini ve tanık olduğu önemli olayları anlatan Arslan, AKP’yi anlatırken, “Keşke çıraklık dönemi biraz daha uzasaydı ve ustalık dönemi sonraya kalsaydı” dedi. Kobani olaylarına da değinen Arslan, hükümetin Kobani konusunda önemli bir fırsatı kaçırdığını söyleyerek Erdoğan için, “Kobani’nin Kürtler tarafından kazanılmasından rahatsız olmak ile birlikte bunu ifade edemedi. Destek vermek zorunda kaldı” tespitinde bulundu.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde üniversite eğitimini alan Arslan, kitapta “Dindar olmak” başlığı altında şunları kaleme aldı: “Bizim için bir yol haritası çizilmişti. Kim çizmişti? Takdir ettiğimiz ağabeylerimiz, dayılarımız, amcalarımız. Ne yapıp ne yapmayacağımızı bize dayatıyorlardı. Yazık, o dönemde yetişen muhafazakâr gençlik her şeyi okuma fırsatı bulamadı, Sanki özel olarak oluşturulmuş, kuru bir iklimdi o.”

“Çocuğa şeriatçı isimler koymak yasak”

İhsan Arslan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanlığını yapan ve Erdoğan’a çok yakın olan oğlu Mücahit Arslan’a “Mücahit” adını veremeyişini de anlattı. Arslan, 14 Kasım 1969’da doğan oğluna Mücahit adını vermiş ancak bunu nüfus cüzdanına yazdıramamıştı: “Mücahit’in nüfus kağıdını çıkarmak için kaymakamlığa gitmişti. Hastaneden aldığı doğum belgesini uzattı. Memur, ‘Hayırlı olsun, ne yazalım çocuğun adını?’ dedi. İhsan Bey, gururla “Mücahit” dedi. Memur, İhsan Arslan’a bakıp yüzünü buruşturduktan sonra, “Öyle gerici isim verilmez çocuğa, şeriatçı isimler koymak yasak” dedi. Bunun üzerine İhsan Arslan, ‘Ali İhsan yaz’ dedi.”

“Ülkücü gençler, daha duygusal ve daha sert arkadaşlar”

İhsan Arslan’a göre, 1980 darbesinden sonra İslamcılar’ın sayısının ve etkisinin artmasının bir nedeni, ülkücülükten gelenlerin bir kısmının İslamcılar’a katılması olmuştu. Arslan bunu da şöyle kitabında şöyle açıkladı:
“Ülkücülerin bazıları millet devlet adına mücadele verdiklerini düşünmüşlerdi. Türklük uğruna Türk yargısından ceza da yediler, işkence gördüler ama bu sürecin sonunda bu yaman çelişkiyi fark eden ve dini hassasiyeti ağır basan bir grup, ırkçılık yaptıklarını kabul ettikleri MHP’den ayrıldı. Ülkücü gençler daha duygusal, daha sert arkadaşlardır. Duygu dünyaları onları yönlendirir. Hamaseti severler, Turan diye bir ütopyaları vardır. O ütopyayı bırakıp bizim ütopyamıza sarıldılar. Fakat, büyük bir kısmının çok okuyarak, çok tartışarak değiştiğini söyleyemem. Okuma alışkanlıkları azdı. Gelirken eski bazı alışkanlıklarını da getirdiler. Türkler’in İslam’a girerken biraz Şamanizm getirip İslam’a katmaları gibi ülkücü arkadaşlarımız da gelirken heyecanlarını beraberinde getirdiler.”

“Ceylan’ın sözleri ile kendimi Kürt sorununun göbeğinde buldum”

İhsan Arslan, siyasetçi Hasan Hüseyin Ceylan’ın, “Eğer ben Kürtçe bilseydim bir saniye bile gecikmeden gider Kürt kardeşlerimin sorunlarıyla ilgilenirdim” demesinin gönlünde ve aklında şok etkisi yarattığını belirterek, “Ben o günden sonra Hasan Hüseyin Ceylan’ın hissiyat ve hassasiyeti ile kendimi Kürt sorununun göbeğinde buldum diyebilirim. Irkçılık anlamında Kürtçülük asla yapmadım. Devletin zulmü ile özdeşleşen Türkçülük düşüncesiyle de hiç barışık olmadım” diye yazdı.  

“İlişki ve diyaloğu bile din anlayışımızın katı kurallarında değerlendiriyorduk”

Mazlum-Der ile ilgili bölümde ise Arslan, unutamadığı bir anısını anlattı. Derneğin ilk yıllarında başörtüsü konusunda bir imza kampanyası başlattıklarını, klasörlerce imza topladıklarını ama bu imzaları kime verecekleri konusunda bir tereddüt yaşadıklarını belirterek kitapta şunları yazdı: “İyi de imzaları kime vereceğiz? Meclise mi? Biz onlardan bir şey isteyemeyiz. Onlardan bir şey istemek? Yok yalnızca Allah’tan bir şey isteyebilirsiniz. Ayet-i kerime var, ‘Senden başkasından yardım dilemem, yalnız sana kulak ederim’ diye. Biz de götürdük imzaları Meclisin merdivenlerine koyduk. Devlet ve sisteme mesafeliyiz ya, diyaloğun gerekliliğini unutuyoruz. Bir hak ihlali varsa iktidarda kim olursa olsun, toplumu kim yönetiyorsa doğal olarak bu ihmalin sorumlusu o da olsa; o ihlale son verebilecek olan da yine odur, gider ikna edersin. Bu yanlışı yapma dersin. Bu kadar basit bir ilişkiyi, bir diyaloğu bile din anlayışımızın katı kuralları içinde değerlendiriyorduk.”

“Erdoğan’ın bölgede farklı aday ve sözcüler tasarlaması beni rahatsız etti”

İhsan Arslan, aktif siyasete veda etmesi ile ilgili bölümde, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Güneydoğu’da belirlediği adayların ve sözcülerin kendisini rahatsız ettiğini belirterek, “Partinin kuruluşundan itibaren daha idealist, muhafazakâr, şaibesi olmayan, sayfası beyaz olan adaylar partide ve teşkilatta görev alıyorken, bu sefer bölgenin temel karakterinden kaynaklanan feodal aktörler genel başkanın dikkatini çekmeye başladı. Yumuşak başlı, mülayim, demokratik kadrolar şiddetin bir tarafında yer alamazlardı. Oysa PKK ve siyasi kanatları için politika ve şiddet iç içe geçmişti. Dolayısıyla gerektiğinde şiddet boyutunda devreye sokulmak üzere feodal güçlere, partide görev verilmeye başlandı. Bu düşünce ile hareket edildi. 2011’den sonraki aday belirlemelerde bu görüş baskın çıktı. Adaylar arasında bölgenin şeyhleri, ağaları ve onların çocukları yer almaya başladı. Ben bu zihniyeti sezdiğim için kendimi o fotoğrafta görmek istemedim” dedi.

“Keşke çıraklık dönemi biraz daha uzasaydı”

AKP iktidarının demokratikleşme, Avrupa Birliği’ne katılım, komşularla sıfır sorun, Kürt sorununun çözüm süreci ve başörtüsü yasağının kaldırılmasını hedeflediği, Alevi ve Roman vatandaşlar ile çalıştaylar düzenlediği dönemlere atıfta bulunan Arslan, “Bütün bunlar Tayyip Bey’in liderliğindeki siyasi kadronun çabalarıyla ve çıraklık dönemimizde gerçekleştirilmişti. Biz kendimizle, halkın en az yarısı bizimle gurur duyuyordu. Seçim bölgelerimizde başımız dik dolaşıyorduk. Adeta kendimizle yarışıyorduk. Türkiye’nin gündemini AK Parti’nin gerçekleştirdiği hizmetler ve gelecek dönemlerde yapacağı projeler işgal ediyordu. Keşke çıraklık dönemi biraz daha uzasaydı ve ustalık dönemi sonraya kalsaydı” diye yazdı.

“Kobani, hükümetin önemli bir fırsatı kaçırdığı bir yer”

Kobani olaylarında halkın duyarlılığının manipüle edildiğini söyleyen İhsan Arslan, Cumhurbaşkanı Erdoğan için, “Gelişmelerin aleyhinde olduğunu fark etti. Kobani’nin Kürtler tarafından kazanılmasından rahatsız olmak ile birlikte bunu ifade edemedi. Destek vermek zorunda kaldı. Barzaniler’in Türkiye üzerinden gelip yardımcı olmalarını sağladı. Oysa Türkiye’deki Kürtler’in duyarlılığını görebilseydi, Kürt gençlerin oraya gidip ölmeye hazır olduğunu görebilseydi, IŞİD’i geriletmek için daha önce destek verseydi belki yine tarih başka türlü akardı. Türkiye IŞİD’e destek veriyor diye suçlanmayabilirdi, Amerika Birleşik Devletleri IŞİD ile mücadele edeceğim diye Türkiye’yi yok sayarak Kürtler’le anlaşmayabilirdi. Türkiye’nin Kürt hassasiyeti Suriye siyasetinin her safhasında belirleyici rol oynadı” dedi.

Arslan, çözüm süreci ve Dolmabahçe mutabakatına ilişkin de şunları yazdı: “Ben endişe, hayret ve biraz da sevinçle takip ediyordum o süreci. Niye hayret ile? Çünkü eğer Dolmabahçe’de Kürtler’i taraf olarak kabul eden süreç tescil edilseydi ondan sonraki yansıması çok farklı olacaktı ve ağırlıklı olarak da siyasi içerikli müzakereler olacaktı. Kürtler’i var sayan siyasi bir diyaloğun tescili demekti Dolmabahçe. Bu Kürtler’in yaşadığı yerlerde özerkliğin ya da federasyonun gündeme gelebileceği demekti. Artık bundan sonra müzakereler Kürtler ile Ankara, yani devlet arasında yapılıyor olacaktı. Artık iş bir terör örgütü ile meseleyi pazarlık etmekten çıkmış olacaktı. Siyasi temsilcileriyle işler görülecek, ve ister istemez görüşmeler not edilecekti. Altına imzalar atılacaktı. Tayyip Bey bunu fark ettiği ve ona kadar her şey onun bilgisi ve onayı dahilinde olduğu halde toplantıyı yok saydı. Mutabakatın arkasından çekildi ve reddetti. Ona bu kararı aldıran mutabakattan sonra gelecek adımlardı. Bu protokolün hayata geçmesi, Kürtler’i var sayma, var olduklarını meşru gösterme ve tescil etme anlamına gelecekti. Bu ileride Kürtler’in kendi kendini yönetme haklarının gündeme taşınmasına sebep olacaktı. Muhalefetin suçlamasıyla bu da ülkeyi bölmek demekti. Tayyip Bey bunu göze alamadı. Tayyip Bey bir siyasi lider ve yönetici. Onun sözleri ve uygulamaları senin benim gibi bireysel açıklama ve davranışlar değildir. Onun söyledikleri ve yaptıkları bütün toplumun ve devletin bugününü ve geleceğini etkileyen iradedir. Kendi liderliği dönemi uzun gelecekte Türkiye’nin bölünmesi ile sonuçlanacak bir sürecin başlangıcı olmamalıydı. Tarih böyle yazmamalıydı.”

“15 Temmuz’da darbe ihbarı geldiğinde Hakan Fidan’ın yanındaydım”

İhsan Arslan, 15 Temmuz 2016 tarihinde öğleden sonra, neredeyse çocukluğunu bildiği eski bir dostu olan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı Hakan Fidan’ı ofisinde ziyaret ettiğini belirterek, o sıcak saatleri şöyle anlattı: “Sohbete başlamışken ofisine biri girdi. Bir not getirmişti. Not üzerine Fidan odadan çıktı. Hakan Fidan odaya geri geldiğinde bana dedi ki, ‘Bir ihbar geldi, her gün böyle ihbarlar oluyor, hangisi doğru hangisi yanlış kestirmek zor. Aşağıda psikologlar dahil, heyet halinde muhbir sorguya alındı. Önemli şeyler söylüyor, değerlendiriyoruz.’ Sonra telefona Genelkurmay İkinci Başkanı’nı bağladılar. Duydum ben o konuşmayı. ‘Beni alacaklarmış bu gece, üç pilot görevlendirilmiş, muhbir görevlendirilen o pilotlardan biri. Arkadaşlar rapora dönüştürüyor, size ulaştıracağım. Galiba ciddi bu’ dedi. Sonra Genelkurmay Başkanı onu aradı. Bağladılar. Hakan Bey biraz rahatsızdı ama telaşlanmamıştı. Genelkurmay’ın ihbarı ciddiye aldığını ve saat altıda toplantı yapma talebinde bulunduğunu aktardı. Genelkurmay Başkanı’yla da konuşulan MİT’e saldırı ya da MİT Başkanı’nı alma şeklindeydi. Darbe lafı yoktu. Arada bir iki telefon görüşmesi daha oldu. Saat de beş olmuştu. Koşturmaca devam ediyordu, uzamadan kurumdan ayrıldım. Sonradan yaptığım değerlendirmeye göre, Genelkurmay ile telefonu bağlayan özel kalemi darbecilerden olunca darbeciler olayın duyulduğunu düşünüp darbe saatini erkene almış olmalılar. Darbenin başarılı olmamasını sağlayan gerçeğin bu olduğunu düşünüyorum.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus