Gomaşinen (14): Bülent Arınç’ın buruk sonlanan yarım asırı aşan siyasi yolculuğu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bülent Arınç, Milli Görüş hareketinde ve Milli Selamet Partisi Gençlik Kolları’nda başlayan siyasi yolculuğunda TBMM başkanlığı ve başbakan yardımcılığı da yaptıktan sonra, iktidara gelmesi ve orada kalmasında epey katkısı olduğu Recep Tayyip Erdoğan tarafından dışlandı. Gazetecilik anılarımın 14. bölümünde tanıdığım haliyle Arınç’ı anlattım.

Bülent Arınç ile 16 Ağustos 2016’da medyascope’ta yaptığımız canlı yayın:

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

35 yıllık gazeteciyim. Türkçe dışında Fransızca ve İngilizceyi anlayabiliyorum, konuşabiliyorum, yazabiliyorum da. Ama kendi anadilim olan Lazcayı bilmiyorum. Birkaç kelimeden ibaret bir Lazca bilgim var. Bu da benim hayattaki en büyük ukdelerimden birisi. Bu nedenle 35 yıllık gazetecilik hayatımdan kesitleri aktarmayı hedeflediğim bu podcast dizisinin başlığını “Gomaşinen” olarak seçtim; yani: “Hatırlıyorum…” 

Merhaba iyi günler, “Gomaşinen”in 14. bölümünde tabii ki Bülent Arınç’tan söz edeceğim; çünkü Bülent Arınç şu günlerde çok konuşulan bir isim. En son Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişâre Kurulu’ndan istifâ etmek durumunda kaldı. Erdoğan’la yolu bir kez daha ayrılır gibi, ama henüz Adalet ve Kalkınma Partisi’nden ayrılmış değil. Bülent Arınç’ın adını ilk 1980’li yılların ortalarında gazeteciliğe başladığım sıralarda duymuştum. Refah Partisi o tarihlerde daha yeni yeni birliğini toparlamaya çalışırken, İstanbul’da Refah Partililer’le görüştüğümde bir şekilde Bülent Arınç’ın adı geçerdi. Kırklı yaşların başlarında olsa gerek Bülent Arınç o sıralarda. Ondan Millî Görüş hareketinin en iyi hatiplerinden birisi olarak söz edilirdi. Kendisi çok genç bir avukatken Milli Selâmet Partisi’nde siyâsete başlamış, Manisa’da il başkanlığı yapmış, daha sonra da Refah Partisi’nin kuruluşundan îtibâren o partide görev almış bir isimdi. Tipik bir Millî Görüşçü olarak konuşuluyordu. Ama Millî Görüş hareketinin kaderinin belirlenmesinde Bülent Arınç’ın çok etkili olduğunu ve Erbakan’a rağmen etkili olduğunu kayda düşmek lâzım. Erbakan dokunulmaz bir lider olarak bilinirdi. Bülent Arınç da onun sâdık bir talebesi olarak görülürdü. 

Ama gerek Refah Partisi’ndeki Yenilikçi kanadın ortaya çıkması, gerekse Fazilet Partisi’nin kapatılmasından sonra Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulması olayında, Bülent Arınç çok önemli roller oynadı — Erbakan’a rağmen. Kendisiyle tanışmam 1990 yıllarının başlarındadır. 1991 seçimlerinde, Refah Partisi’nin ilk kez Meclis’e girdiği seçimde, Arınç Manisa’dan aday olup kaybetmişti, kazanamamıştı. Daha sonra yerel seçimde yine Manisa’dan belediye başkanı adayı oldu, yine kazanamadı. Ama 1995 seçimlerinde Manisa’dan girdi; o seçimde zaten Refah Partisi birinci parti olarak çıkmıştı. Bülent Arınç hızla Refah Partisi içerisinde öne çıkan bir isim oldu milletvekili olarak. Ve Refah Partisi içerisindeki yenilikçi kanat İstanbul’da daha sonra Belediye Başkanı olan İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, yanında Abdüllatif Şener, Abdullah Gül gibi isimler olan Recep Tayyip Erdoğan’ın yanına çekmek istediği, kazanmak istediği kilit bir isimdi. Arınç bu süreçte yenilikçi hareketle ilişkisini koparmadı; adı onlarla birlikte anıldı. Ama yine de Erbakan’la ve onun etrafındaki gelenekçi kanatla da ilişkilerini muhafaza etti. 

Çok ilginç bir rol oynamıştı Bülent Arınç. Refah Partisi’nin kapatılmasından sonra Fazilet Partisi ile yepyeni bir evreye girdi Millî Görüş hareketi, biliniyor. Çok ciddi bir ders çıkarttılar. Erbakan yasaklı oldu. Fazilet Partisi’nin başına Recai Kutan geçti. Abdülkadir Aksu, Cemil Çiçek gibi isimleri, Ali Coşkun gibi isimleri partiye alarak sistemle ilişkilerini bir ölçüde düzeltmeye çalıştılar. Ve böyle bir dönemde Fazilet Partisi’nde ilk yapılan ve de tek yapılan –bildiğim kadarıyla bir daha kongre olmadı– kongrede Yenilikçiler aday çıkartma kararı aldılar. Bu aday da Abdullah Gül oldu. Orada işte, Bülent Arınç çok önemli bir rol oynadı. O kongre öncesi süreci iyi hatırlıyorum. Kongreyi de hatırlıyorum. Erbakan açık ve net bir şekilde yasaklı olmasına rağmen Recai Kutan’a çok ciddi destek veriyordu. Ve Recai Kutan’ın yanında, ona destek veren Numan Kurtulmuş, Mehmet Bekâroğlu gibi isimler vardı; ama Yenilikçiler çok ciddi bir çalışma yürütüyorlardı. Bu çalışmanın sonucunda da Abdullah Gül bir aday olarak ortaya çıktı. 

Ben o tarihlerde NTV’de yorumluyordum. Ve kongreden bir gece önce yaptığımız NTV yayınında, Yenilikçilerin çok bir iddiası olmadığını, çünkü sonuçta Erbakan’ın dediğinin olacağını söylemiştim. Fakat ertesi gün kongre beni büyük ölçüde yanılttı. Şöyle: Kongrede Recai Kutan kazandı; evet, o anlamda haklı çıktım, fakat Yenilikçiler benim beklemediğim kadar başarılı oldular, iyi bir oy aldılar. Abdullah Gül iyi bir oy aldı. Ve burada da Bülent Arınç’ın yaptığı konuşma çok önemli oldu. Öyle düşünüyorum, salondaydım. Bülent Arınç son âna kadar aslında bu ayrışmayı engellemeye çalışmıştır. Çalışan birkaç kişiden birisiydi. Ama sonunda ayrışma kaçınılmaz olunca tercihini Abdullah Gül’den yana yaptı. Ve ağırlığını ondan yana koydu. Ve kongrenin akışını değiştirdi. Onun yaptığı konuşma, hitabetinin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha gösterdi. Aksi takdirde, biliniyor, Abdullah Gül’ün öyle salonları coşturacak bir konuşma üslûbu yok. Ve Yenilikçiler genellikle Gelenekçiler tarafından bir avuç olarak gösteriliyorlardı. Hareketin kökleriyle, tabanıyla çok güçlü bağları olmayan kişiler olarak anlatılmaya çalışılıyordu. Ama Bülent Arınç hareketle özdeşleşmiş bir isim olarak çıkınca, Yenilikçiler’in sahipsiz olmadığını gösterdi ve bayağı başarılı oldular. 

Eğer Fazilet Partisi kapatılmasaydı, yapılacak olan bir sonraki kongrede herhalde Recai Kutan’ın kazanması söz konusu olamazdı. Zaten Recai Kutan da ilginç bir şekilde Gelenekçiler’in içerisinde Yenilikçiler’e en yakın kişilerden birisiydi. Onlarla sürekli diyalog içerisinde olan, Yenilikçiler’in de çok saygı gösterdiği bir isimdi.  Bir Oğuzhan Asiltürk gibi, ya da Şevket Kazan gibi mesafeli birisi değildi. Bülent Arınç’ın bir sonraki kilit rolü, Fazilet’in kapanıp Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulmasında oluyor. Orada da Yenilikçiler’in yeni parti kurmaması yolunda çok ciddi baskılar oldu. Yine Bülent Arınç burada belli bir rol oynadı, arabuluculuk yapmaya çalıştı; ama olmayacağını anlayınca bu yeni partinin kurmay heyeti içerisinde yer aldı. O kurmay heyet biliniyor. Dört kişiydi: Erdoğan, Gül, Arınç ve Abdüllatif Şener. Ama Abdüllatif Şener kısa süre içerisinde gemiyi terk edince, Gül ve Arınç bir şekilde Erdoğan’ın yanında oldular ve onun iktidarını bir ölçüde sınırlamaya çalıştılar. 

2002 sonundaki seçimde Adalet ve Kalkınma Partisi tek başına iktidara geldi ve burada Erdoğan yasaklıydı. Onun yerine Abdullah Gül başbakan oldu. Bülent Arınç Meclis başkanı oldu. Cumhurbaşkanı Ahmet Sezer zaten. Daha sonra Recep Tayyip Erdoğan bir ara seçimde Deniz Baykal’ın yardımlarıyla milletvekili oldu geldi ve başbakanlığı devraldı. Bülent Arınç 19 Kasım 2002’de aldığı Meclis başkanlığı görevini 22 Temmuz 2007’ye kadar yaptı. Meclis başkanlığını nasıl yaptığı konusunda geniş bir tartışma yapılabilir, ama beni ilgilendiren, olayın esas ilginç yönünü benim gazetecilik anılarımla diyelim. Onun Meclis başkanlığının son yıllarına doğru ben Amerika Birleşik Devletleri’nde Washington’da Vatan gazetesi muhabiri olarak bulunuyordum. Arınç da yanında basın danışmanı Kemal Öztürk’le beraber –sonradan Anadolu Ajansı’nın başına geçti; şimdi de Haber Türk’te yazıyor Kemal– Amerika Birleşik Devletleri’ne geldi. Siyâsî kimliğiyle ilk defa Amerika Birleşik Devletleri’ni ziyaret ediyordu. Yanılmıyorsam ABD’ye de ilk gelişiydi. Washington’a geldi, birtakım temaslar yaptı. Türk gazetecilerle basın toplantısı yaptı. Kendisiyle orada bir söyleşi yaptım Vatan gazetesi için. Hatta bir kafede yapmıştık söyleşiyi. Fotoğraflarımızı da orada Kemal çekmişti diye hatırlıyorum. Ondan sonra Arınç Chicago’ya geçti. Ben de onun Chicago’daki faaliyetlerini izlemeye gittim. Benden başka da giden gazeteci yoktu. Zaten Arınç’ın ABD ziyareti oradaki Türk gazetecilerin çok fazla ilgisini çekmemişti. Ama ben meraktan ve Chicago çok güzel bir şehir, onu hep duyuyordum ve Chicago’yu da bir kere uçakta aktarma için kullanmıştım, Chicago’yu doğru dürüst görememiştim, bu vesileyle görürüm diye gittim. Orada o sırada Fehmi Koru’nun kardeşi Naci Koru da Chicago Başkonsolosu’ydu. Bir toplantı yaptı Bülent Arınç, kalabalık bir grupla Chicago’da. Naci Koru nedense tek gazeteci ben olmama rağmen benim o toplantıyı izlememe izin vermedi. Yani gazetecilere kapalı olduğunu söyledi. Anlamadım. Çok da aslında umursamadım. Yani önemli bir toplantı olmadığı belliydi. Ama toplantıdan sonra Arınç’ın kendisine söyledim. Böyle böyle beni almadılar içeriye diye. Çok kızdı. Daha sonra yaptığı bir kapalı toplantıya beni çağırdı. Yani kapalı toplantıya diyeyim. Orada, Chicago’da önemli birtakım belediye ya da şimdi unuttum ama iş çevrelerinden iki ya da üç kişiyle yaptığı bir sohbetti. Yani toplantı da tam denemez. Onu izlediğimi hatırlıyorum. 

Ardından Türkiye’de bir cumhurbaşkanlığı krizi oldu. Biliniyor. Abdullah Gül cumhurbaşkanı adayı oldu. Ve Türkiye bir krize girdi, asker duruma müdahale etti. Postmodern bir şekilde. İnternet üzerinden bir andıç yayınlandı. Biliyorsunuz. Orada da Bülent Arınç’ın çok kritik bir rol oynadığını biliyorum. Şöyle ki Tayyip Erdoğan belli bir yerden sonra sistemin Abdullah Gül’ün adaylığına izin vermeyeceğini görünce, eşi başörtülü olmayan bir aday arayışına giriyor. Ve birtakım isimler söz konusu oluyor; hatta doğrudan Nimet Baş, sonradan Milli Eğitim Bakanı olan, o tarihte de belki Millî Eğitim Bakanı’ydı, şu anda emin olamadım. Hatta onun adı geçiyor bir başka isim olarak. Ya da eşinin başı kapalı olmayan, başı açık olan birtakım isimlerle bu sorunu çözmeye yöneliyor. Ve burada Bülent Arınç’ın Erdoğan’a rest çektiği söylenir — ki daha sonra onu doğrulattım. Aslında şöyle oluyor: Erdoğan’a onun cumhurbaşkanı olması gerektiğini söylüyor Arınç. Eğer o olmuyorsa, Abdullah Gül’ün olmasını, Abdullah Gül de olmuyorsa, kendisinin olmak istediğini söylüyor; yani bu üç kişiden birisinin olması gerektiğini dayatıyor. Orada sonuçta Abdullah Gül’de mutâbık kalınıyor ve oradan da çok ciddi bir sistem krizi çıktı, mâlûm. Ve ülke seçime gitti, erken seçime gitti. O doğan krizden Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay web sayfasında yayınladığı; “Sözde değil özde laiklik” açıklamasıyla beraber ülke bir krize girdi.  

Ve ben de zaten Washington’da gazetecilikten artık sıkılmaya başlamıştım, çok iyi bir iş çıkaramadığımı düşünüyordum. Evi topladık. Ailecek Türkiye’ye döndük. Erken seçimle beraber biz de erken olarak Türkiye dönüş yaptık. Ve ben döner dönmez gazete adına –seçim kararı da alınmıştı zaten– AKP mitinglerini izlemeye koyuldum. Manisa’ya da gittim; özel olarak Bülent Arınç’ın mitingini izlemeye. Bülent Arınç vardı, Erdoğan da vardı; ama Bülent Arınç orada ev sahibi olduğu için, hiç unutmuyorum Bülent Arınç yine çok ilginç bir hitabetle bayağı hazırlanmış bir konuşma yaptı. Orada Ankara’dan gelmiş gazeteci arkadaşlar vardı. Onlara şey dediğimi hatırlıyorum — çünkü orada üstü kapalı bir şeyler söyledi: Şimdi cümlelerin ne olduğunu hatırlamıyorum, ama seçimden sonra Meclis başkanlığını bırakacağını söyledi bana göre. Ben bunu oradaki meslektaşlara söyledim, onlar da, “Ya, yok, nereden çıkartıyorsun? Yine muhtemelen seçimden sonra Meclis başkanı olur o” dediler. Ben de “İyi o zaman” falan dedim. Sonra oğlu geldi. Benim yazılarımı okuyormuş, benimle tanışmaya… Şu an milletvekili olan Mücahit Arınç Bilgi Üniversitesi’nde siyasetbilim okudu. O tarihlerde öğrenci değildi henüz galiba. Lisede okuyor olabilir o tarihlerde ya da üniversiteye yeni başlamıştı, bilemiyorum. Orada sohbet ederken ben de kendisine dedim ki: “Ya Bülent Bey hakikaten Meclis başkanlığını mı bırakacak seçimden sonra?” —“Niye, ne oldu?” dedi. “Valla deminki konuşmasından böyle bir şey çıkarttım” dedim. Sonra çok samimi bir şekilde dedi ki: “Evet, doğru”. Akşam konuştuk bunu, mitingde bir şekilde söyleyeceğini söyledi. “Evet, bir daha Meclis başkanı olmayacak” dedi. Nitekim olmadı.

Böyle şeyleri seviyor Bülent Arınç. Konuşmalarında kimi zaman böyle üstü kapalı mesajlar, kimi zaman açık mesajlar… Son dönemde görüyoruz, çıkışları sert tepkilere yol açıyor ve birçok insan ondan uzak durmaya çalışıyor. Bu arada çok hata yapıyor, hata yaptıkça da sevmeyenlerin sayısı artıyor. Bu son olayda da gördük zaten. Hemen hemen kimse onun yanında, Bülent Arınç’ın etrafında gözükmek istemiyor. Ne AKP içerisinde ne AKP dışında… Ve başına en son gelenlerden dolayı memnun olanların sayısının da hayli yüksek olduğu kanısındayım. Zaten onlar da kendilerini gizlemiyorlar. Bülent Arınç daha sonra Meclis başkanı olmadı, ama Başbakan yardımcısı oldu. Değişik kurumlar ona bağlandı. En son Başbakan yardımcılığında, TRT, Anadolu Ajansı gibi kurumlar da ona bağlanmıştı. Ve TRT’de bir yayına çıkıp orada Erdoğan’a yönelik birtakım eleştiriler sarf etti; ondan sonra da bayağı bir etkisini kaybetmeye başladı. Ve her şeyini aslında kaybetti. Biz Medyascope’u başlatmıştık 2015 Ağustos ayında, ben de 2016 başlarında yanılmıyorsam Arınç’ı arayıp Medyascope’ta yayına davet etmiştim. Çünkü AKP’den de birilerini çıkartmak istiyorduk ve AKP’liler bizde çıkmak istemiyorlardı. Kendisinin kabul edebileceğini düşündüm. Böyle bir teklifte bulundum. O da nazik bir şekilde reddetti. Zaten o tarihte istediği zaman TRT’ye çıkabilen –çünkü TRT ona bağlıydı–, onun dışında da büyük haber kanallarına çıkabilen birisiydi. Sonra aylar geçti ve bir gün aradı beni, dedi ki: “Teklifin halen geçerli mi?” – Evet. “O zaman geliyorum” dedi. Ve stüdyoya geldi, Sanayi Mahallesi’ndeki stüdyomuza. Çünkü artık Bülent Arınç’ı hiçbir televizyon kanalı çıkartmıyordu. Çünkü Erdoğan tarafından üzeri çizilmişti. Ve sosyal medyada troller kendisine yönelik çok büyük kampanyalar yapıyorlardı.  Ve o da bunlardan rahatsızdı, içini dökmek istiyordu, konuşmak istiyordu ve Medyascope’a geldi. 90 dakika süren bir yayın yaptık. Çok güzel bir yayındı. Çok ilgi de gördü. Orada trol ve troliçelerden duyduğu rahatsızlığı ısrarla vurguladı. Ve o kadar yıl emek verdiği bir hareketin en parlak dönemlerinde böyle dışlanması çok ağırına gitmişti, o anlaşılıyordu. Bu süreçte zaten AKP’yi var eden birçok kesimin sessiz sessiz tasfiye edildiğini görüyorduk. Ya kendilerini çekiyorlardı ya Erdoğan tarafından tekrar aday gösterilmiyorlardı. Mesela Abdullah Gül normalde Cumhurbaşkanlığı’ndan sonra AKP’nin başına geçecekken, oraya Ahmet Davutoğlu monte edildi Erdoğan tarafından. Birçok isim yok oldu, etkisizleşti. Ama bunların içerisinde en gürültülü olanlarından birisi Arınç’tı. 

Arınç belirli bir dışlanma döneminden sonra, Erdoğan tarafından Yüksek İstişâre Kurulu’na alındı. Bu da ilginçti. Hem Erdoğan’ın teklif etmesi hem de Arınç’ın kabul etmesi. Bu aslında bana birazcık geçmişte Arınç’ın Refah Partisindeki kopuşu, yani Yenilikçi-Gelenekçi kopuşunu, ardından AKP-Saadet Partisi ayrımını engelleme çabalarını hatırlatıyor. Onun bu bölünmeleri engelleme çalışması, ama sonunda da bir yerden yana tercih yapmasını hatırlatıyor. O, İstişâre Kurulu’nda bulunarak kopup uzaklaşan arkadaşlarını geri kazanabileceğini sanmış olabilir. “Bir gün gelecek ve tekrar herkes aynı yerde buluşacak” diye düşünmüş olabilir; ama o gün gelemeden kendisi orayı da terk etmek zorunda kaldı. Ve o kendisine atfettiği ve haklı olduğu, özgül ağırlığının artık pek kalmadığını, iyice tükendiğini, Erdoğan tarafından etkisiz kılındığını gördük. O HaberTürk’teki son yayında yaptığı konuşma, söyledikleri, aslında AKP’de hâlâ siyâset yapan, özellikle Refah Partisi, Millî Görüş hareketinden gelip de hâlâ AKP’de kalan kesimlerin büyük bir grubu tarafından bence savunuluyor. Hatta daha sert bir şekilde düşünülüyor, ama bunların büyük bir kısmı sesini çıkartamıyor. Başlarına bir şey gelmesinden korkuyorlar. Nitekim Bülent Arınç’ın başına geldi, İhsan Arslan’ın geldi. Bunlar bir anlamda örnek oldular. Erdoğan tarafından bu hamleler, onlara yapılan bu muamele, sesini çıkartanın sonunun ne olduğunu gösterdi. 

Peki, burada oyun bitti mi? Çok emin değilim. Tabii Bülent Arınç iyice yaşlandı. Şu anda, –1948 doğumlu olduğuna göre, ne oluyor?– 72 yaşında oluyor. Artık eski Millî Görüş’ün aksakallılarının bir yeni versiyonu gibi olabilir. Ama hâlâ bir sesi var, etkisi var. Ona güvenen, onunla beraber hareket eden insanlar var mı çok emin değilim. Son olayda mesela çıkıp da Bülent Arınç’ın haklı olduğunu söyleyen herhangi bir kimse görmedim. Varsa da gözümden kaçmıştır. Böyle bir kitleleri harekete geçirme gücü yok. Ama Bülent Arınç bir tarihi temsil ediyor; eğer Erdoğan o tarihe hâlâ bir şekilde önem veriyorsa Arınç’a da ileride bir şekilde bir yer açabilir. Ama bundan sonraki dönemde, Erdoğan’ın etkisinin iyice azalacağı bir dönemde, Bülent Arınç belki onun yerini alacak olanlara manevi anlamda, sembolik anlamda birtakım destekler verebilir. Normal şartlarda Bülent Arınç Erdoğan’la 2016’daki o ilk kopuşunun ardından, mesafeli kalıp, sonra da kurulan partilerden özellikle DEVA’ya bir şekilde destek veren birisi olabilirdi — Gelecek Partisi’ne pek sanmıyorum; Davutoğlu’yla arasının çok iyi olduğunu düşünmüyorum. Ama mesela DEVA’ya gidebilirdi. Bu saatten sonra onu da yapacağını sanmıyorum. Galiba o artık kelimenin gerçek anlamıyla emekli olacak. Ama onun bu şekilde dışlanması, Erdoğan’ın son dönemde giderek üst üste topladığı eksi puanlardan birisi olarak kayda geçecek. Sonuç olarak Bülent Arınç’ın yarıdan fazlasını bizzat izlediğim siyâsî hayatı, ilginç bir hayattı, değişik bir hayattı. Artık bir siyâsî hayatı kaldı mı çok emin değilim. Ama sonunda onun bu şekilde dışlanarak bir tür jübile yapmayı hak eden birisi olduğu kanısında değilim. Bu anlamda Erdoğan’ın ona yaptığının çok büyük bir haksızlık ve vefâsızlık olduğunu düşünüyorum. Tabii benim bu düşüncemin ne anlamı var onu da bilmiyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus