“CeHaPe zihniyeti” diye diye…

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her sıkıntılı durumda “CeHaPe zihniyeti”nden şikayet edip tabanını korumaya çalışması bir işe yarıyor mu? Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın kutuplaştırma stratejisine karşı ne yapıyor, ne yapabilir?

Yayına hazırlayan : Zelal Direkci

Merhaba, iyi günler, 18 yıldır ülkeyi yöneten bir iktidar var ve bu iktidar uzun bir süredir artık çok ciddi bir krizin içerisinde: Yeni siyaset üretemiyor, sorunları çözemiyor. Sorunları çözmek istedikçe daha da derinleştiriyor. Bunun en son örneği ise koronavirüsle mücadele kapsamında yaklaşık bir yıldır sürdürülen mücadelenin ne kadar başarılı olduğu — daha doğrusu başarısız olduğu ortada. Ve iktidar sorunları çözmekten uzaklaştıkça hep başka alanlarda kendisine sorumlu arıyor, günah keçileri arıyor, saldıracak yer arıyor. Kimi durumda bu dış güçler oluyor. Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan ve onun ortağı olan MHP lideri Devlet Bahçeli, büyük ölçüde de son dönemde özellikle içeriye yönelmek zorunda kalıyorlar.

Şimdi pazartesi gününü hatırlayalım. Kabine toplantısı oldu. Cumhurbaşkanı kabine toplantısının sonrasında herkesin büyük bir merakla beklediği kısıtlamaları açıkladı, uzun uzun anlattı. Normalde onun öncesinde başka şeyler söyler, kısıtlamaları sona saklardı. Bu sefer tersi oldu. Kısıtlamaları açıkladıktan sonra, tekrar hep bildiğimiz söyleme döndü: CeHaPe zihniyeti. Bir CHP milletvekilinin televizyon yayınında söylediklerinin deforme edilmiş halinden hareketle CHP’yi ordu düşmanı olmakla suçladı vs.. Başka bir şey olabilirdi; bu sefer o denk geldi ve burada da görüyoruz ki Cumhurbaşkanı Erdoğan tüm ülkenin cumhurbaşkanı olmak iddiasını sözde de olsa, hani yapmacıktan da olsa asla benimsemiyor. Virüsle mücadele gibi bütün herkesin olabildiğince birlikte hareket etmesi gereken ciddi bir kriz durumunda bile, toplumun önemli bir kesiminin desteğini alan bir siyasî partiyi ve onun destekçilerini şeytanîleştirip kriminalize ederek bir anlamda ülkede bölücülük yapıyor. Kutuplaşmayı tırmandırmaya çalışıyor. Bu ne zamandan beri izlediği, artık belki de yaptığı yegâne şey oldu. Bir “Bay Kemal” diye Kemal Kılıçdaroğlu’na, bir de “CeHaPe zihniyeti” diye genel olarak CHP’ye… Burada tabii şunu hesaplıyor: Türkiye çokpartili hayata geçtiği andan itibaren Türkiye’de kabaca sağ sol diye bir ayrışma yaşandı. Ve sol diye bilinen parti CHP oldu, sağ diye bilinen partiler de Demokrat Parti, daha sonra Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, ANAP vs. diye gitti, AKP’ye kadar geldi. Ve Türkiye’de seçimlere bakıldığı zaman da oyların yaklaşık üçte ikisini sağ partilerin alması gibi bir gelenek var. Ve de sağ partilerin en çok kullandıkları –özellikle 60’lı 70’lı yıllarda ve sonra 80’lere de taştı– CHP’nin tek parti dönemine yönelik eleştiriler. Burada kimi durumda din konularında getirilen birtakım sınırlamalara yasaklara yönelik eleştiriler, ama genel olarak tek parti yönetimine karşı eleştiriler. Zaten ilk kurulan partinin adı da Demokrat Parti, yani demokrasi iddiası. Ne kadar sahici olduğu tartışmalı.

Siz şimdi Türkiye gibi sağcı bilinen bir ülkede CHP karşıtlığı yaptığınız zaman belli bir şeyi zaten garantileyebiliyorsunuz. Böyle bir gelenek var. Ama ben artık bunun pek bir işe yaradığını sanmıyorum. Ne CHP eski CHP, ne insanların –özellikle yeni kuşakların– hafızalarında o söylenen tek parti zihniyeti vs. var. Ben 62 doğumluyum; karne meselesini, İkinci Dünya Savaşı’nda ekmek karneyle verilirdi meselesini babalarımızdan duyardık. Onlardan aktarılırdı. Şimdiki kuşakların, şimdiki gençlerin bunları bilmesi ya da 70’lı yıllardaki tüp kuyruğu vs. gibi şeyleri bilmesinin imkânı yok, anlamı da yok. Oralar çoktan geçildi, o devirler çoktan kapandı. CHP ve sağ partiler, değişik değişik adlardaki partiler çok değişik değişimler yaşadılar, dönüşümler yaşadılar, bölündüler parçalandılar, tekrar birleştiler. Yani Türkiye’nin hikâyesi Erdoğan’ın tasvir etmeye çalıştığı bir basitlikte değil — birinci bu. İkincisi bütün bu atfedilen suçlamalardan onları sorumlu tutmanın belli bir yerden sonra hiçbir karşılığı yok. Şu anda siz mesela bir salgın meselesi yaşıyorsunuz. Salgından nasıl korunacağınız, eğer bir şekilde virüsü alırsanız nasıl tedavi olacağınız… “Aşılar gelecek mi, gelirse ne zaman dağıtılacak?” gibi çok hayatî sorunlarınız var. Bu konularda en yetkili isim, konuşmalarına, “Muhtemelen” diye başlıyor. Hayatî sorunlara cevaplarında, ülkeyi yönetenlerin de çok fazla bir şeye hâkim oldukları söylenemez. Ve yaşanan bir yıllık süre içerisinde, rakamlara bakıldığı zaman –ki bir dönem gizlendi o rakamlar, şimdi de ne kadar açıldıkları belli değil, ama şu haliyle bile– çok korkutucu rakamlar var ve siz de bu arada bir CHP milletvekilinin alâkasız bir tartışmada ettiği bir lâfı deforme ederek, cumhurbaşkanı olarak tüm Türkiye sizden kabaca birlik ve beraberlik mesajı beklerken, böyle bir şey yapıyorsunuz. Bunlar bir yerden sonra artık çok fazla işe yaramıyor diye düşünmek lâzım. Ama ertesi gün Kemal Kılıçdaroğlu, Meclis konuşmasında Erdoğan’ın orduyla ilgili sözlerine uzun uzun cevaplar verdi ve kimileri de bunu çok beğendi — muhalefetin içerisindekiler. Söyledikleri doğru yanlış, bence bunların çok fazla bir anlamı yok. Şu meseleyi bence unutmamak lâzım: Burada eşit, medeni, demokratik, çoğulcu bir tartışma yapılmıyor. İktidar bu çağın, yani hakikat-sonrası diye tanımlanan çağın –ki bu hakikat-sonrası olmadan da olan bir şeydi– bu imkânlarını sonuna kadar kullanarak, eğip bükerek, deforme ederek birtakım gerçekler üzerinde oynayarak bir söylem üretiyor ve bu söylemi Türkiye’nin ana meselesiymiş gibi kamuoyunun karşısına çıkartıyor. Ve elindeki bütün imkânları, medyanın büyük bir kısmını denetliyor. Elinde bir sürü imkân var. Gerekirse yargıya işaret veriyor, yargı hemen dava açıyor vs.. Kimi durumda insanlar göz altına alınıyor tutuklanıyor, şu oluyor bu oluyor. Böyle bir ortamda bu kadar devasa bir mekanizmaya karşı sizin verdiğiniz cevapların çok fazla bir anlamı olmuyor bana göre. Burada aslında Erdoğan’ın, Bahçeli’nin bu tür çıkışlarını sahipsiz bırakmanın çok daha akıl kârı olduğunu düşünüyorum. Bunun yerine Erdoğan’ın mesela ordu üzerinden çıkartmaya çalıştığı spekülasyon, bunun üzerinden yaratmaya çalıştığı karalama, değişik meselelerle yapılan irili ufaklı meselelerin allanıp pullanıp ortaya sürülmesi… İktidar yanlısı medya sürekli olarak bunu üretiyor. Aynı zamanda sosyal medyada da troller –organize troller tabii ki– bunları değişik şekillerde hayata sokmaya çalışıyorlar. 

Hedefleri mâlûm: Öncellikle CHP ve Kılıçdaroğlu, ama Ekrem İmamoğlu, Canan Kaftancıoğlu ve Mansur Yavaş da var. Çünkü buralarda bir tehlike görüyorlar. Bu tehlike şöyle bir tehlike değil. AKP seçmeninin CHP’ye yöneldiği yolunda bir korku endişe yok. Başka bir endişe var. AKP’den kopan, kopmaya niyetlenen kesimlerin gidebileceği başka partiler var. Yeni kurulan partiler var. Saadet Partisi var, İYİ Parti var. Ve bu partilere gidecek olan seçmenin bu partiler iktidara gelemez gibi bir endişeleri varsa, Erdoğan’ın sağladığı ittifak imkânıyla bu başkanlık sisteminde muhalefet bunu kırdı. Muhalefet blok halinde girmesiyle pekâlâ seçim kazanabiliyor. Muhalefet eğer blok halinde HDP’yi de katabilerek blok halinde girerse, muhtemelen, bugünkü kamuoyu araştırmalarına göre bakarsak, cumhurbaşkanlığını da kazabiliyor. Dolayısıyla iktidarın buradaki endişesi CHP’ye oy kaymasını engellemek değil; böyle bir oy kayışı olduğunu açıkçası sanmıyorum. Ama CHP ile birleşerek bir iktidar alternatifi olabilecek olan diğer muhalefet partilerine oy kaymasını engellemek istiyor. Yani CHP’nin merkezinde olduğu İYİ Parti’nin, Saadet’in ve diğerlerinin bir şekilde içinde yer aldığı bir blokun içerisine girecek olan bir Gelecek Partisi’nin, DEVA Partisi’nin… ya da Saadet Partisi’nin eski AKP seçmeni nezdinde bir câzibesi pekâlâ olabilir. Bunlar çok ciddi bir şekilde endişe ediyorlar. Normal şartlarda bir siyasetçinin sürekli olarak birisinden kötü de olsa bahsetmesi aslında bence iyi bir propaganda yöntem, değil. 

Bunu iletişimbilimciler daha iyi bilirler; ama benim kendi gazetecilik deneyimlerimden hareketle gördüğüm kadarıyla, siz birisinden ne kadar çok bahsederseniz, ne kadar çok ona saldırırsanız, o kişiye yönelik ilgiyi artırıyorsunuz. Aslında Erdoğan bunu çok iyi biliyor. Nitekim uzun bir süre İYİ Parti’den bahsetmedi. Yine yeni kurulan partilerden uzun süre bahsetmedi, hâlâ tam olarak bahsetmiş değil. Çünkü onlara saldırarak da olsa onların reklamını, tanıtımını yapmak istemiyor. Sanıyor ki CHP’ye yönelik yaptığı bu saldırı, “CeHaPe” diyerek saldırı, hiçbir zaman o tanıtım riskini içermeyecek; ama bence o eşik aşıldı. Artık bu kadar fazla CHP ile uğraşması bence Erdoğan’a belki biraz zaman kazandırıyor gibi olabilir. Ama benim gördüğüm kadarıyla sonuçta bu CHP’nin çok da rahatsız olacağı bir şey değil. Erdoğan burada oyunu yanlış kurguluyor. Uzun bir süredir yanlış kurguluyor. Bir tuzak kuruyor; bu tuzağa daha ince Muharrem İnce düşmüştü. İlk dönemlerinde Kemal Kılıçdaroğlu da çok ciddi bir şekilde düşmüştü.

Bir anekdot anlatmak istiyorum — daha önce bir kere daha anlattım herhalde; artık yaşlılık, tam hatırlamıyorum, ama çok sevdiğim bir şeydir: Bir gün –o zamanlar tabii salgın malgın yok– CHP grubunu izlemeye gitmiştim; Meclis’te bütün grupları izliyordum ve CHP grubunu izlemeye gitmiştim. Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğinin ilk iki yılı içerisinde bir zamandı. Bir yerde yer buldum oturdum, bir milletvekilinin yanında — adını şimdi vermeyeyim, CHP’nin bilinen bir ismi. Kılıçdaroğlu sürekli Erdoğan diyor. Erdoğan, Erdoğan, Erdoğan… yani bir beş dakika içerisinde on kere falan Erdoğan dedi. Nasıl hitap ettiğini şimdi hatırlamıyorum, ama Erdoğan diye bahsetti ve çok sert sözler sarf etti. Ben de çok şaşırdım; yani ne oluyor, ne gerek var? Arada birtakım espriler yapıyor falan, ama çok böyle gürül gürül, bağıra bağıra Erdoğan’la kavga ediyor. Grup toplantısı bütün her yerde de yayınlanıyor. Burada yanımdaki milletvekiline, hatta sesli değil, not yazmıştım. “Ya Kemal Bey niye bu kadar Erdoğan reklamı yapıyor” diye — hiç unutmam onu. Tanıdığım, muhabbetim olan birisiydi. O da tabii bana hiçbir cevap vermemişti, söz konusu olan kendi lideriydi. Oradan Kılıçdaroğlu bence büyük ölçüde uzaklaştı. Ama son grup toplantısı gösteriyor ki bu tuzağa düşebiliyor. Orada Erdoğan’ın siyasetçi becerisi insanî olan bir yerlerle oynuyor. Bu saldırıları yaparken, bu hedeflere saldırırken, ondan sonra can havliyle birtakım cevaplar verilince de bu sefer bir bakıyoruz: “Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı’na hakaret etti” oluyor. Şimdi Kılıçdaroğlu’nun dünkü sert grup toplantısı –ki bana göre gereksizdi ama– şimdi bakıyorum mesela AKP’nin önde gelen isimleri sosyal medyada bir mecburiyetmiş gibi Kılıçdaroğlu kınıyorlar. Sayın Cumhurbaşkanı’na yapılan hakaretler vs. Meclis şudur budur. İşte Ömer Çelik, “Kılıçdaroğlu demokrasi sorunu olmuştur” dedi. Kılıçdaroğlu’na Numan Kurtulmuş başka bir şey söyledi. Aslında bu mesaj Kılıçdaroğlu’na verilen bir mesaj değil; bu mesaj Başkan Erdoğan’a verilen bir mesaj. Yani diyorlar ki: “Biz sana destek oluyoruz”. Burada Kılıçdaroğlu’nun bu yaptığının ben çok gerekli olduğunu sanmıyorum. Erdoğan o konuşmaları yapıp kalsaydı, o konuşmalar çok fazla dolaşıma girmeyecekti. Girdiği alan sadece Erdoğan’ın sadık takipçileri ve onun medyasının izleyicileri olacaktı. Buna cevap vererek buradan bence CHP ve muhalefet bir enerji kaybediyor. Bu noktada Meral Akşener’in çok daha akıllıca hareket ettiği kanısındayım.

Bu “CeHaPe zihniyeti” sözünü diye diye, Erdoğan ülkeyi, ülkedeki iktidarı CHP’nin de içinde yer aldığı ittifaka bırakmak zorunda kalabilir ilk seçimde. Ya da bir başka seçenek: Bu sertliğin ardından, bu kutuplaşmayı tırmandırmanın ardından, CHP’nin de içinde yer alacağı, o bir zamanlar “Türkiye İttifakı” diye tanımlandığı bir şeye gitmek zorunda da kalabilir. Hollywood filmlerinde vardı biliyorsunuz, büyük birleşmeler büyük kavgalardan sonra yaşanır. Burada da pekâlâ böyle bir olay olabilir. Bu kadar sertleşme aslında yakın gelecekteki bir yumuşamanın da işareti olabilir.

Bitirmeden iki not düşmek istiyorum, konuyla bir şekilde alâkalı; çünkü Türkiye’de yaşadığımız atmosferle ilgili yaşadığımız bir şey bu: İhsan Arslan bir kitap yazdı. AKP’nin eski Diyarbakır milletvekili ve oğlu hâlâ milletvekili ve Erdoğan’ın danışmanı çok güçlü isimlerden. Hayatını anlattı ve burada AKP’nin şu anda geldiği noktaya yönelik eleştiriler de vardı kitapta. Daha sonrada BBC Türkçe’ye ve Medyascope’a söyleşiler verdi. Özellikle BBC’de söylediği sözler çok rahatsızlık yaratmış ki kendisi disipline sevk edildi AKP’de. Oybirliğiyle, MYK kararıyla. İhsan Arslan geçen gün Hande Fırat’a konuştu ve –bu tâbirden rahatsız olacağını biliyorum, ama bence rahatsız olmasında çok şey yok– bir tür günah çıkardı. “Ben böyle demek istemedim” vs. vs. diye ve Erdoğan’a bağlılığını söyledi. Bu da çok kişiyi şaşırtmadı. Bunu bir not olarak düşmek lâzım. Burada demin söylediğim Kılıçdaroğlu’na lâf yetiştirenler aslında kendilerini Erdoğan’a sunuyorlar. Burada da tek adam yönetiminin, İhsan Arslan gibi İslâmî câmiada belli bir ağırlığı olduğunu sandığımız bir ismi nasıl bir noktaya getirdiğini görüyoruz.

Bir diğer nokta da –bugün sosyal medyada gördüm– Prof. Mustafa Öztürk’ü yine linç etmeye çalışıyorlar. Herhalde gizlice kaydedilmiş bir sohbette ettiği sözler yüzünden –ki daha önce de kullanılmış bir videodan– tekrar Mustafa Öztürk’ü Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden attırmaya çalışıyorlar. Mustafa Hoca’yla birkaç kez Medyascope’ta yayın yaptık. İzleyenler de bilir, başka yerlerde de izlemişlerdir. Yazılarını da okuyanlar bilir. Nev’i şahsına münhasır, gerçekten Türkiye’nin böyle çölleşmiş bir ortamında ihtiyaç duyduğu entelektüellere örnek bir isim. Onu linç etmeye çalışanların da tam olarak bu ülkeyi çölleştirme zihniyetinin temsilcileri olduklarını görüyoruz. Şimdi Türkiye’nin aslında meselesi bir ölçüde bu oldu. Bir tarafta çölleştiren ve çölleştirmek için önlerine çıkan her şeyi linç etmeye kalkan, saldırgan ve kendilerini Türkiye’de çoğunluk olarak addeden, ama aslında çoğunluk olmayan bir kesim. Bir tarafta da bu çölleştirilmeye çalışılan ülkeyi hâlâ yeşertmeye çalışan, farklı kesimlerden özgür düşünceye sahip, demokrasiye inanan, çoğulculuğa inanan insanlar. Bunların dillerinin aynı olmaması gerekiyor. Bunların dillerinin farklı olması gerekiyor. Bir kaba üslûba, sert kutuplaştırıcı üslûba aynı şekilde cevap vermek sizi onunla aynı kılar. Dolayısıyla Mustafa Öztürk Hoca’nın başına gelenler aslında Türkiye’nin başına gelenler; ama daha önce de olmuştu, Mustafa Öztürk’ün her şeye rağmen işini yaptığını, entelektüel üretimini sürdürdüğünü gördük. Türkiye’de eminim böyle olacak. Bütün çabalara rağmen Türkiye yeşillenecek. Var olan yeşilliklerini koruyup daha da artırarak yoluna devam edecek. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus