Kariyer bitiren sakatlıklar (1) – Eski güreşçi Nevzat Kocabay: “İki haftada en yüksekten en dibe düştüm”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Madalya ve kupalarla süslenen spor kariyerleri bir sakatlık sonucu biten, kendilerine yeni bir hayat çizmek durumunda kalan sporcuların hikayelerini anlatacağımız “Kariyer bitiren sakatlıklar” serimizin ilk bölümünde eski güreşçi Nevzat Kocabay ile konuştuk. Alp Akiş ve Ali Macit’in sorularını yanıtlayan Kocabay, henüz 17 yaşında uluslararası başarıların arifesindeyken sonlanan kariyerini ve sakatlık sonrası hayatını anlattı.

Kocabay, 1988 yılında Aydın’ın Çine ilçesinde dar gelirli bir ailede dünyaya geliyor. Sporu küçük yaşlardan beri hem kendini ifade etmenin bir aracı hem de bir “çıkış yolu” olarak gördüğünü söyleyen Kocabay, ilk madalya aldığı sporun atletizm olduğunu anlatıyor. 12 yaşında okulunda yeni kurulan güreş takımına din kültürü dersi öğretmeninin yardımıyla katılan Kocabay’ın ilk denemeleri başarısızlıkla geçiyor. Kendisinden daha güçlü bir rakibe karşı kazandığı zafer ise bir dönüm noktası oluyor ve Kocabay için podyum zamanları başlıyor.

Güreşle ilk tanışma

Kocabay’ın güreşle tanışması 12 yaşına denk geliyor. Okulda yapılan bir duyuru ile Aydın’daki güreş turnuvası için okulda bir güreş takımı kurulacağı söyleniliyor. Kocabay o dönemde atletizm takımında olduğu için beden eğitimi öğretmeni güreş antrenmanlarına katılmasına izin vermiyor. Ancak güreş takımının antrenörlüğünü yapan din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni, Kocabay’ın ilgisini görünce onu antrenmanlara çağırıyor.

O sırada 47 kilo olduğunu söyleyen Kocabay ilk antrenmanını hatırlıyor. Kocabay, judo ve atletizm takımlarının minderlerini kullanarak kurulan güreş alanında kendisinden ağır rakiplerinin onu nasıl “hırpaladığını” anlatıyor. Sonraki iki hafta boyunca süren eğitimlerde de istekli olmakla beraber takım arkadaşlarına yenilmeye devam ediyor Kocabay.

Dönüm noktası: İlk galibiyet, ilk birincilik

Aydın’da yapılacak turnuvaya bütün takım katılamayacağı için bir eleme düzenleniyor. Bu eleme maçında Kocabay’ın rakibi antrenmanlarda devamlı karşısına çıkan ve onu “yerden yere savuran” takım arkadaşı. Maç boyunca üstün olan rakibini bir anda tuş pozisyonunda yakalayan Kocabay o anı, “Yapacağımı o an yapmam gerektiğini biliyordum. O anda bir kopuş oldu ve maçı ben kazandım” kelimeleriyle anlatıyor. Bu bir “dönüm noktası” oluyor ve Kocabay, bu galibiyeti sayesinde il turnuvasına katılmaya hak kazanıyor. Genç güreşçi, burada da hiç puan kaybetmeden birinci olup ilk altın madalyasını alıyor.

Bu kırılma anının en önemli tarafının ona özgüven vermesi olduğunu belirten Kocabay, “Spor işte bu yüzden önemli, güven sağlıyor” diyor. Okula döndüğünde törende kürsüye çıkışını ve burada yaşadığı gururu hâlâ hatırlıyor.

Güreş eğitim merkezi: Aileden uzakta

Güreşte parlayan Kocabay o dönem 30 kadar ilde mevcut olan, Gençlik ve Spor Bakanlığı çatısı altındaki il güreş merkezleri seçmelerine katılıyor. Güreşçi yetiştiren bu merkezlerde yaşayan sporcular okul eğitimlerine de burada devam ediyor. Aydın güreş eğitim merkezinin seçmeleri için turnuvaya katılan Kocabay, iyi bir performans gösteremiyor ancak yine de eğitim merkezi için yedek listenin başında yer alıyor.

Ailesinden ayrılmayı göze almayan bir güreşçinin merkeze gitmeme kararı üzerine Kocabay, Aydın’ın yolunu tutuyor. Ailesi bunu iyi bir eğitim fırsatı olarak görüyor ve Kocabay aile ve arkadaşlarını bırakmak istemese de merkeze gidiyor. Türkiye’nin her yerinden başarılı güreşçilerin olduğu merkeze babasının onu bıraktığı anı anlatan Kocabay, babasının güreş antrenörüne Nevzat için “Eti senin kemiği de senin” dediğini hatırlıyor.

Burada ailesini çok özlediğini söyleyen Kocabay, güreşte ekip arkadaşlarından geride olduğunu ama çok çalışıp aradaki farkı kapattığını söylüyor. İki yıl sonra il bazında kendi kilosunda birinci olan Kocabay ülkenin en iyi sekiz sporcusunun güreştiği Türkiye finallerinden önceki aşama olan bölgesel şampiyonluklara katılmaya hak kazanıyor. 17 yaşındayken liseler arası Türkiye dördüncülüğü bulunan Kocabay, meşhur güreşçilerin kendilerini gösterdikleri “yıldızlar” kategorisinde bölge şampiyonu oluyor.

Sonun başlangıcı: Türkiye Şampiyonası öncesi gelen sakatlık

Türkiye Şampiyonası’ndan iki hafta önce oynanacak bir spor müsabakası için Kocabay Ankara’ya gidiyor. Burada kendisinden kiloca fazla ve güçlü bir rakiple karşılaşan Kocabay kendini bir anda yerde buluyor. Kocabay o anları şu kelimelerle anlatıyor: “Bir anlık sessizlik oldu. Sonrasında ben yerdeydim. Sağ ayağım sakattı, üzerine basamıyorum. O an sağ ön çapraz bağlarım yırtılmıştı. Benim için güreşin bittiği an o andı. Herkes başıma toplandı, hakemin ‘Çapraz bağlarının yırtıldığını duydum’ dediğini işittim. Herkes geldi, tek bir kişi dışında, o da antrenörüm”.

Antrenörüm sakatlandığıma inanmadı

Sakatlanmasının ardından Kocabay maçı bırakmak istiyor ancak antrenörü sakatlandığına inanmayarak maça devam etmesini söylüyor. Kocabay, ayağının üzerine basamadığı için minderi terk etmek zorunda kalıyor.

Kocabay “Ayağım sakatlandı, MR çekilmesi lazım” diyerek ayağını doktora gösteriyor. Ancak doktor “Burada kimin MR’a ihtiyacı olduğunu ben söylerim” deyip Kocabay’a MR çektirmiyor ve ayağında birikmiş kanı aldırmakla yetiniyor. Bunu öğrenen antrenörü de Kocabay’a inanmamayı sürdürüyor. Kocabay şiddetli ağrıdan geceleri uyuyamıyor, geceleri “başının üstüne çektiği yorganın altında acıdan ağlıyor”. Antrenörünün ona inanmaması Kocabay’ı daha da sıkı çalışmaya itiyor ve Kocabay sakat haliyle antrenmanlarına devam ediyor.

Antrenörüyle yıllar sonra bu konuda yüzleşme şansı bulan Kocabay antrenörünün kendisinden çok yüksek beklentileri olduğunu, dolayısıyla sakatlık ihtimali üzerinde durmak istemediğini anlatıyor. Peki antrenörü Kocabay’a neden inanmamıştı? “Antrenörüme bunu sorduğumda bana sebebini açıkladı. İlk sakatlanmam sonrasındaki süreçte güreş merkezinde beni bir gün spor salonunda koşarken görmüş. Bir yere gizlenip beni izlemiş ve oldukça hızlı, düzenli koştuğumu görmüş. Bunun sonucunda da sakat olmadığıma karar vermiş. Halbuki ben o sırada antrenörüme tembel olmadığımı göstermek için sakatlığıma rağmen fazladan antrenman yapıyordum. O gün de beni koşarken izlediğini farkettim, bu nedenle hırs yapıp daha hızlı koştum.” 

Sakat çıktığı maç kariyerini bitirdi

Kocabay, sakatlandığı maçtan birkaç ay sonra Türkiye Şampiyonası’nda maça çıkıyor. Sakatlığı maç sırasında tekrarlayınca maçı bırakmak zorunda kalıyor ve doktorlar iç kanama saptayınca acil müdahale ederek Kocabay’ın ayağında biriken kanı şırıngayla çekiyor. Kocabay, yakınlardaki bir hastaneye gidiyor, burada çekilen MR’da Kocabay’ın ön çapraz bağlarının ciddi bir şekilde yırtıldığı ortaya çıkıyor.

Doktor, Kocabay’a “Bırak maça çıkmayı, sen bu zamana kadar nasıl yürüyordun” diye sorarak bir an önce ameliyat olması gerektiğini söylüyor.. Böylece Kocabay’ın bir süredir sakat olduğu ve sakatlığının bir dizi ihmalkârlık sonucu kötüye gittiği anlaşılmış oluyor.

Ameliyattan sonra: “Güreş yapmayacaksam benim önümde ne var?”

Kocabay, ameliyattan sonra yaşadığı sıkıntıları ve kendini içinde bulduğu boşluğu anlatıyor: “Ben kesinlikle Avrupa şampiyonu, dünya şampiyonu olmalıyım derken yatağa düşüyorsunuz… İnsanın aklına her şey geliyor, ‘Benim hayatım bitti artık’ dediğiniz noktadasınız. Ben asla geri dönemeyeceğimi biliyordum.”

Kocabay, yaşadığı buhranı bir çeşit nihilizm olarak anlatıyor. “Bütün hayatınızı bir amaca adadığınızı, bu bir tanrı, bir din olabilir, yapmanız gereken her şeyi yaparsanız ödüllendirileceğinizi düşünüyorsunuz. Sonra birisi çıkıyor ve diyor ki ‘Tanrı yok’. Benim yaşadığım duygu tam olarak buydu. Bütün anlam toz bulutu gibi kayboldu, hayat hiçbir şeysiz kaldı. Kendimi yararsız, faydasız görüyordum.”

Artık güreş kariyerinin sonlandığını kabul etmek zorunda kalan Kocabay, babasının da yönlendirmesiyle üniversite sınavına çalışmaya karar veriyor ve bir dershaneye kayıt yaptırıyor. Dershaneye yazıldığında en düşük notlu öğrencilerin olduğu sınıfta yer aldığını ve güreş sebebiyle geride kaldığı müfredatı öğrenmek için sadece bir yılı olduğunu söylüyor. Bu bir yılı, güreşte de yaptığı gibi, yoğun bir çalışma ve hırs ile geçiren Kocabay, çalışmasının meyvesini alıyor ve Galatasaray Üniversitesi (GSÜ) Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazanıyor.

Galatasaray Üniversitesi ve sonrası

Hayatında ilk defa üniversite için İstanbul’a gelen Kocabay burada da sınıf arkadaşlarının kendisinden ileride olduğunu görüyor ve yine farkı kapamaya koyuluyor. Değişmeyen azmi ile okulda hem akademik olarak başarılı olup hem de sosyal olarak mutlu olsa da “Eksik bir şey var” hissine kapılıyor. Bunun ne olduğunu ise kendisi cevaplıyor: Spor.

Bireysel spor dallarını tercih eden Kocabay tenise başlıyor ve çok geçmeden GSÜ tenis takımıyla antrenmanlara başlıyor. Teniste profesyonel olacak kadar iddialı olmadığını söyleyen Kocabay, yine de çok geçmeden takım kaptanı oluyor ve takıma çok sayıda sporcuyu dahil ediyor. Kocabay’ın liderliğindeki GSÜ tenis takımı iki yılda iki şampiyonluk kazanıyor ve Kocabay bu başarısı için Galatasaray camiasının prestijli ödüllerinden Özhan Canaydın Ödülü’ne layık görülüyor.

GSÜ sonrası profesyonel hayata adım atan Kocabay, kariyer basamaklarını da başarıyla tırmanıyor. Çalıştığı çokuluslu firmanın İsveç’teki merkez ofisine katılmak için Türkiye’den davet alan ilk kişi oluyor. Ailesini ve arkadaşlarını özlediği için iki yıl sonra İstanbul’a dönen Kocabay, bugün yine aynı firmanın Afrika ve Türkiye bölgesinden sorumlu ticari birim yöneticisi olarak çalışıyor.

Kocabay, “yeni hikayeler yazmaya devam edeceğini” söylüyor ve söyleşimizi Aşık Veysel’in şu dizeleriyle bitiriyor: “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece…”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus