Eva Illouz: “Bilime inanıp inanmamak son derece siyasi bir sorun haline geldi; dünyanın geleceğini de kuşkusuz o belirleyecek”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bundan önce, dijital alandaki teknoloji devleriyle (GAFA) devlet arasındaki ittifak üzerine bir söyleşisini yayınladığımız sosyolog Eva Illouz, bu yazıda ise komploculuğun tarihini özetliyor ve şu son on yılda, “demokrasilerin ifade özgürlüğüne ve hakikatin gücüne güvenleri”ni sorgulatacak derecede komploculuğun kazandığı önemin derin sebeplerini tahlil ediyor.

Sosyal Bilimlerde Yüksek Araştırmalar Okulu EHESS yöneticisi Eva Illouz‘un Le Monde’da çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

Eva Illouz

Geçenlerde kamu hizmetleri sektöründeki bir radyo istasyonu olan National Public Radio’nun (NPR) röportaj yaptığı Montana eyaletinin bir sâkini, kendini şöyle ifade ediyordu: “Bütün bunlar yalan. Koronavirüs ‘pandemisi’nin komünist Çin’le bağlantılı olduğunun bir sürü kanıtı var. Ülkemize komünist Marksizmi dayatmaya uğraşıyorlar.”

Şu birkaç cümlede komplocu düşüncenin neredeyse bütün özellikleri bulunur:

–üzerinde bilimsel ya da siyasî mutabakat oluşmuş bir gerçek inkâr edilir;

–ülkeye yabancı bir gücün (burada Çin oluyor) kötü niyetli varlığı algılanır;

–bu gücün gerçeği manipüle ettiği, yalanlar yaydığı ve en nihayetinde ulusu denetim altına alma amacını güttüğü vurgulanır;

–gizli ve görünmez olduğu ölçüde bu gücün etkisinin arttığı kanaati beslenir.

Tutarlı ve gerekçelendirilmiş bir kuruntu

Dolayısıyla komplo teorisinin burada adalet sağlama diye bir yönelimi var: Yetkililer tarafından (sağlık, medya, ekonomi, siyaset alanlarında) söylenen yalanların ve girişilen manipülasyonların açığa vurulmasını ve hakiki iktidarın gizli gerçeğinin ifşasını üstleniyor. Bu anlatı, ulusu ya da halkı tehdit eden bir grubu (Yahudiler; uluslararası finans) ya da bir kişiyi (Clinton’lar; George Soros; Bill Gates [bkz.: https://www.lemonde.fr/les-decodeurs/article/2020/02/05/coronavirus-bill-gates-cible-par-des-rumeurs-et-infox-complotistes_6028482_4355770.html ]) gün ışığına çıkarmayı hedefliyor: Dolayısıyla komploculuk bir karşı-iktidar işlevi görmek istiyor. Bu anlamda, hem seçkinlerin/elitlerin sinsi iktidarını kınayan aşırı solla, hem de kuşatma altına alınmış milleti savunan aşırı sağla bir yakınlığı var.

Komploculuk sihirli bir düşünce ya da kolektif bir halüsinasyon biçimi de olsa, yalana bağlı değil: Aksine bir kanaat belirtiyor ve cehaletin alanına giriyor. Bilimler tarihçisi Robert Proctor ve dilbilimci Iain Boal, “agnotoloji” (bilgisizlik bilimi) adı altında, toplumsal gerçek olarak cehaletin incelenmesini önermişlerdi.

Komploculuk bunun bir parçası, ama önemli bir nüansla. Cehalet bir bilgi yokluğuyla tanımlanırken (mesela soru yöneltilen Amerikalılar’ın % 62’si ülkelerindeki yönetimin üç kolunun adlarını sayamamışlardı), komploculuk ise aksine ayrıcalıklı bir bilgi, tutarlı ve gerekçelendirilmiş bir kuruntu gibi sunuluyor.

Daha çok dinlere mahsus

Bu hâliyle, komplocu düşünce yeni değil. Ortaçağ’daki Yahudi karşıtlığı da büyük komplocu sayıklamalar biçimini almaktaydı; mesela Yahudiler’in Pesah’ta tükettikleri hamursuz ekmeği matsa’yı (matzot’un çoğulu) hazırlamak için Hıristiyan çocukların kanını içtikleri tahayyül edilirdi (“kabal” [cabale] sözcüğü bu komplocu ve Yahudi karşıtı hayalgücünün bir örneğidir). Fakat modern komplocu düşünce sadece dinlere mahsus değil; kamusal alanımızın merkezini işgal eden söylemlerden biri hâline geliyor. 2014’te NPR, Amerikalılar’ın yarısının en azından bir komplo teorisine inandığını açıklıyordu. Daha yakın zamanda, Cumhuriyetçi seçmenlerin % 70’inin seçimlerde hile yapıldığını düşündüğü ortaya çıkıyordu. Donald Trump’ın reddetmemiş olduğu, hatta içinde onun en sadık takipçileri bulunan QAnon Grubu, pedofillerden oluşan bir Satanist tarikatın dünyayı denetimi altına aldığı fikrini yaymakta. Joe Biden’ın sonunda zaferini ilan etmesi, Başkan Trump ve ekibi tarafından, Demokratlar’ın, ilaç sanayiinin, Clinton Vakfı’nın ve milyarder George Soros’un birlikte kotardıkları büyük bir komplo olarak görülmüştü. Seçilmiş başkanın meşru görülmesinde ciddi olumsuz tesirleri olacak bunun.

Çağdaş komploculuk eleştirel kuşku biçimini alıyor ve siyasî iktidar ile uzmanların otoritesini sorgulama konusu ediyor

Komploculuk, demokrasinin en temel boyutlarından biri olan, yanlış inanışlar ile doğru inanışlar arasındaki, halkın görüşü ile uzman seçkinlerin görüşü arasındaki gerginliği ortadan kaldırmak üzeredir. John Stuart Mill’in liberal öğretisinin ileri sürdüğü ifade özgürlüğü böyle bir sürtüşmeyi öngörmekteydi, fakat hakikatin baskın çıkacağını telakki ediyordu güven içinde. Demokrasilerin ifade özgürlüğü ve hakikatin gücü konusundaki eminliği artık sorgulama konusu.

Komploculuğa karşılık vermek özellikle zor, çünkü güncel düşüncedeki meşru unsurlara dayanıyor ve çağdaş bilgi kuramlarındaki gediklere dalıyor. Covid-19 pandemisi, demokrasinin kırılganlığının bilgi kuramından başladığını göz alıcı biçimde gösterdi.

Çağdaş komploculuk eleştirel şüphe biçimini alıyor ve siyasî iktidar ile uzmanların otoritesini sorgulama konusu ediyor. Otoriteden şüphelenmek Aydınlanmacılar’ın görkemli buyruğu olmuştu; ama bu buyruk, dünyayı geniş bir gizli çıkarlar ağı gibi kurgulayan teorilerle zıvanadan çıkmaktadır. 1843’te Arnold Ruge’e yazdığı bir mektupta, Marx, “var olan her şeyi acımasızca eleştirme” çağrısında bulunuyordu ve ekliyordu: “Bu eleştirinin acımasızlığı, vardığı sonuçlardan da, yerleşik iktidarlarla çatışmaya girmekten de korkmadığı anlamındadır”. Her tür yerleşik iktidardan şüphelenmek, dünyayı geniş bir gizli çıkarlar ağı gibi görmek ne oy sayım usûllerine, ne virüsbilimin ilkelerine, ne ilaç sertifikasyonundaki bilimsel yöntemlere, ne de küresel ısınmaya inanan çağdaş komplocu düşüncenin bir değişmezidir gerçekten. Bilgiden yararlananların gösterdiği ilginin hakikatinden başka hakikat yoktur.

Dikkat çekici bir incelemede (Enigmes et complots. Une enquête à propos d’enquêtes [“Muammâlar ve Komplolar. Soruşturmalar Hakkında Bir Soruşturma”] Luc Boltanski’nin yazdığı gibi, Gallimard, 2012), komploculuk modern devletin doğuşu ve siyasî iktidarın doğası üzerine belirsizleşmeyle yoğunlaşır: Komploculuğun ortaya attığı soru, “Bizi aslında kim yönetiyor?”dur. Devlet mi, petrol şirketleri mi, ilaç sanayii mi, milyarderler mi, ya da bütün bu etkenlerin gizli bir ittifakı mı? Komplocu da sosyolog gibi gizli çıkarların gerçekliğini açığa vurmaya uğraşır, dolayısıyla da eleştirel bir zekâ göstermek ister. “Görünen fakat kuşkusuz yanıltıcı olan yüzeysel bir gerçekliğin resmî bir statüsü bile olsa, ona karşı çıkan, derin, saklı, tehditkâr, gayrıresmî, ama daha gerçek bir gerçeklik vardır” diyor bize Luc Boltanski.

“Paranoyak hayalgücü”

Dünyanın böyle eleştirel biçimde sorgulanması, edebiyat tarihçisi John Farrell’ın “paranoyak hayalgücü” diye adlandırdığı ve modernliğin büyük çehrelerinden biri olduğunu düşündüğü şeye varır. Farrell’a göre, modern birey çevre üzerindeki iktidarını tedricen yitirmekte ve kendi ihtiyaçlarına karşı kayıtsız hatta hasmı gibi algılamaktadır dünyayı — sistemli kuşkusu da buradan temâyüz etmektedir. Sonuçta, der bize, artık epistemik ya da ahlâkî bir otorite bulmak mümkün değildir.

20. yüzyıldaki felsefî düşüncenin bütün bir kesiminin hakikat mefhumunu ve –ahlâkî ve epistemik– hakikat arayışının haklılığını sorgulamayı hedeflemiş olması ölçüsünde bu daha da vâki olmaktadır. Foucault’culuk ile yetişmiş bütün kuşaklar bilginin bir iktidar tekniği olduğunu öğrenmiş ve vesvese üstadları hâline gelmişlerdir — Michel Foucault’nun her tür vesvese metodolojisini reddetmesine rağmen. Çıkar sorunundan kaçınmıştı; ama onun felsefesinin etkisi, bilimi, bizzat bilim câmiasının bağrında, bir inanç sorunu, karşılığında inanmayanlar cephesinin dönüşünü ancak meşrulaştıran bir entelektüel duruş hâline getirmişti. Bilimsel anlaşmazlıkları, bilimsel konsensüsteki kırılganlığı ve bilimin hakikatlerindeki inşa edilmişlik karakterini sergileyen sağlık krizi esnasında, resmî bilginin bu cihetten sorgulanması kendini sivri biçimde gösterdi.

Hakikatin öznelleştirilmesi

İktidarın, uzman otoritenin ve bilimin eleştirisi, şüphe kültüründe merkezî yeri olan bir başka hâdiseye yasladı sırtını: Öznelcilik ya da herkesin kendi hakikatini kendi tanımlama hakkı olduğu fikri. Her birimizin kendi tanımladığımız hâliyle gerçekliği görüş şeklimize halel getirmek, bizâtihi kişiye halel getirmek hâline geldi. Hakikatin böyle öznelleştirilmesi, bireye dünyayla ilgili duygu ve yorumlarının meşruluğunu bağışlayan psikolojizm ile, ne kadar tuhaf da gelseler bireylerin dünya görüşlerine saygı göstermek zorundaki demokrasilere özgü çoğulculuk ve hoşgörü değerlerinin birleşik sonucu olmuştur. Bütün bu perspektifler –kuşku, sistemli eleştiri, yetkililere güvensizlik, bireylerin iç dünyasına saygı– demokratik kültürün yerleşmesinde ve yayılmasında merkezî bir rol oynamıştır.

Ama komploculuğun yükselişinin, daha az önemli olmayan son bir nedeni var: Demokrasinin, kendi tiyatrolaşması ve medyaların dikili gözleri önünde kendini sahnelemesi ile, tavizlerden, alışverişlerden, mâlî çıkarlardan, kişisel hırslardan ve gölgede kalmak isteyen örgütlenmelerin devlet aygıtı üzerinde yürüttükleri baskılardan oluşan siyasî eylemlerin gizli hatta yeraltına dayalı biçimi arasında derinlemesine bölünmüş bir siyasî rejim olduğu açığa çıkmıştır.

Demokratik rejim kamu yararının gözetilmesini ve şeffaflığı gerektirdiği için, bu kaidelerden her sapış iktidara yönelik derin bir güvensizlik yaratıyor. Şimdiye kadar demokratik kurumların temsilcileri hiç bu kadar krizde olmamışlardı ve demokratik dünyanın büyük bir bölümünde yurttaşların onlara güven eksikliğinin acısını hiç bu kadar çekmemişlerdi.

Siyasî hayat artık büyük medyalar üzerinden aktarılan, iktidardaki sefil çarkları ve dolapları açığa vururcasına skandallarla kesilmektedir : Watergate Richard Nixon’ın rakip partide casusluk yaptırarak ve suçunun kanıtlarını ortadan kaldırmaya yeltenerek Anayasa’yı ihlâl ettiğini göstermişti; İran-Kontra Skandalı da Ronald Reagan’ın resmî ambargoya rağmen gizlice İmam Humeyni’ye silâh sattığını ve oradan gelen parayı Nikaragua’da Sandinista rejimine karşı dövüşenlere verdiğini gün ışığına çıkarmıştı. Irak’ta savaşın başlatılma nedeni olan kitle imha silâhlarının bulunmadığı ortaya çıkmıştı. Sahne ışıkları altında demokratik siyasî hayatın yalanları ve entrikaları tüm ihtişamıyla ortaya döküldü. Casusluk romanları ve filmleri, House of Cards ya da Borgen gibi uluslararası izlenilirliği olan televizyon dizileri gelip bu hayal gücüne eklendi; para ve iktidar tarafından esas itibariyle yolsuzluğa batırılmış bir siyaset dünyasının saklı bir gerçeğine işaret etti.

Siyasetteki imaj bozulması

Fesâd-âmiz kişi (le conspirationniste), siyaset dünyasındaki kuralsızlığın/anominin idrâkini yansıtan bir epistemik anomiyi/kuralsızlığı temsil eder. Dolayısıyla, siyaset ve siyasetçi imajının gerçekten bozulmasından, epistemik otorite mefhumuna bıkıp usanmaksızın saldırmış bir entelektüel iklimden ve bireye kendi gerçekliğini tanımlamada tam gücü veren öznelcilikten beslenir o.

Bu anlamda, komploculuk bir bilme-medir — veyahut “sistem”den daha akıllı çıkmak isteyen örgütlü bir cehalet biçimi. Bu nedenle, komploculuğun kendini kurumlar tarafından temsil ediliyor hissetmeyen yabancılaşmış bireylerin gerçeği olduğunu ileri sürenler de var.

Şu son on yıldaki komploculuk, demokraside benzeri görülmemiş bir dönüşümün işareti: Siyasî cephelerin bilgi ve epistemik otorite sorunları etrafında hizalanmasının. Sağlık krizi sırasında, Cumhuriyetçi ve Demokrat cepheleri, bilhassa tıbbî otoritenin haklılığı konusunda derinlemesine ayrıldılar. Seçim sonuçları ilk başta zaferin ibresini Trump’tan yana göstermişti; ama postayla oy kullananların, yani sağlık yetkililerinin sözüne güvendikleri için sandıklara gitmeyenlerin oyları sayılmaya başladığında, ibre öteki tarafa dönmüştü.

Tarihsel bakımdan, komploculuk sağdaki kadar solda da olmuştur, ama yakın zamanda aşırı sağın esas ideolojik silâhı hâline gelmiştir. Popülistlerin gözünde bunun nedeni, tıbbî ve bilimsel yetkililerin artık düpedüz elit/seçkin olmalarıdır, yani sözleri popülistlerin sözlerinden fazla önem arz etmeyen gruplar olmalarıdır. İklimsel ısınmayı inkâr etmek için sağla ve aşırı sağla ittifak etmiş olan sanayi sınıfının, bizâtihi bilimin reddini gerektiren muazzam çabalarına da bağlıdır bu. Bilime inanıp inanmamak artık derinlemesine siyasî bir sorun hâline gelmiştir, dünyanın geleceğini de kuşkusuz o belirleyecektir. Artık demokrasimizin ve onun geleceğinin kalbi epistemolojide atmaktadır.

Eva Illouz Sosyal Bilimlerde Yüksek Araştırmalar Okulu EHESS’te yönetici. Araştırmaları bilhassa kültür ve heyecanlar sosyolojisi üzerine. Yazdığı çok sayıda deneme arasında: “Kapitalizmin Duyguları” (Les Sentiments du capitalisme, Seuil, 2006), “Aşk Niçin Can Acıtır?” (Pourquoi l’amour fait mal, Seuil, 2012), “Happycratie [Mutluluk İktidarı]. Mutluluk Sanayii Yaşamlarımızı Nasıl Denetimine Aldı” (Happycratie. Comment l’industrie du bonheur a pris le contrôle de nos vies, Edgar Cabanas ile birlikte, Premier Parallèle, 2018), ve “Heyecan Malları” (Les Marchandises émotionnelles, Premier Parallèle, 2019).

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus