Umutsuzca aşıyı beklerken

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Dünyanın birçok yerinde aralık ayından beri yürütülen aşılamanın Türkiye’de ne zaman başlayacağı, nasıl yürütüleceği belirsiz. Zaten bir yıla yaklaşan salgın sürecinin en belirgin özelliği de devletin şeffaflıktan uzak olması.

Yayına hazırlayan: Fazıl Alp Akış

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Gazetecilikte başlık atmak başlı başına önemli bir olaydır ve eğlenceli de bir olaydır. Başlıklarda bazen de klişeler kullanılır. Örneğin Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabı adından dolayı çok popüler oldu, yaygınlaştı. Sadece adından değil tabii ki, ama adı başlı başına bir olaydı ve o zamandan bu zamana hâlâ sürüyor bu. “Dayanılmaz hafiflik” türevi üzerinden çok sayıda başlık atılmıştır. Ya da Brecht’in Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi’nden olsa gerek, “önlenebilir yükseliş” üzerinden, yükseliş, düşüş üzerinden de çok başlık atılmıştır.

Benim en favorilerimden birisi, 1985’te çekilmiş bir film, tam benim gazeteciliğe başladığım yıl, 1985, yani 36 yıl önce Madonna’nın Rosanna Arquette ile oynadığı, çok da iş yapmamış bir film, komediydi. Bu film Türkçe’de Madonna’lı bir başlıkla oynamıştı, ama İngilizce’sinin tam Türkçe çevirisi “Umutsuzca Suzan’ı ararken” diye çevrilebilir: Desperately seeking Susan. Bu benim çok hoşuma gider ve hayatım boyunca herhalde çok kere buradan ürettiğim başlıkları yaptığım haberlerde veya köşe yazılarında kullanırdım. Bugün de nasip aşıya denk geldi. Aşıyla ilgili bir şeyler söylemek isterken, tabii kafam hemen Madonna’nın Arquette ile oynadığı bu filme gitti ve “Umutsuzca aşıyı beklerken” başlığı çıktı. Umutsuzca gerçekten; umutların her geçen gün azaldığı, ama tabii bir anlamda çaresizce, çünkü yapacak çok fazla bir şeyimiz yok, bekliyoruz.

Bu konuların uzmanı değilim, size uzun uzun aşıların hangisi iyi hangisi kötü bunları anlatacak değilim; ama hepimizin gözü önünde yaşanan olaylar var. Ne zaman diye söz verilmişti ve hâlâ bekliyoruz. 8 Aralık’ta İngiltere ilk aşıyı yapmış, 14 Aralık’ta Amerika Birleşik Devletleri, 20 Aralık’ta İsrail, 27 Aralık’ta Fransa, bugün 11 Ocak’tayız ve hâlâ aşının ne zaman, nasıl, kimlere yapılacağı konusunda pek bir bilgiye sahip değiliz. Biz gazeteciler de sahip değiliz, vatandaşlar da sahip değil. 8 Ocak’ta Bakan Fahrettin Koca şöyle demişti: “Aşı hazırlıklarımızı gözden geçirdik, bu dönemi güçlü bir aşılama programı için fırsata dönüştürmeliyiz. Bundan sonra en önemli gündemimiz aşı”. Hafta sonu geçti ve bugün îtibariyle bakıyoruz: Bir şey yok. Bugünkü kabine toplantısının sonrasında, akşam saatlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhalefete klasik fırçalarının ardından, aşı konusunda da bir şeyler söylemesini ve salgınla ilgili, belki tedbirlerle ilgili bir şeyler söylemesini bekliyoruz; ama hâlâ ne olacağımız, nasıl olacağımız belli değil ve bu arada her gün hayatını kaybedenlerin sayısı, 200’den düşmekle beraber, hâlâ 100’ün üzerinde, 200’e yakın vatandaşımız hayatını kaybediyor.

En son yine Bakan Koca’nın açıklaması, dünkü rakamların ardından, “Vaka sayısı azaldıkça filyasyon ihtiyacı da, test talebi de kademeli olarak azalıyor” diyor ve iş büyük ölçüde tedbirlere bırakılmış durumda; halbuki dünya bir başka aşamaya geçti, aşı aşamasına geçti. 2021’in aşı yılı olacağı söyleniyordu. İngiltere başta olmak üzere birçok ülke bunu Aralık ayından itibaren başlattı, biz hâlâ başlatamadık. Neden böyle oluyor? Arada sırada bir şeyler söylüyorlar, ama bunun detaylarını tam olarak açıklamıyorlar. Buradaki temel sorun aslında şeffaflık sorunu, kamuoyunu bilgilendirme sorunu, salgından bu yana ilk dönemde Bakan Koca’nın sanki daha farklıymış gibi bir çıkışından sonra –ki ilk şoktu o dönemler–, AKP iktidarında, özellikle başkanlık sisteminde hiç görmediğimiz, nasip olmayan şeffaflık, hesap verilebilirlik konusunda Bakan Koca farklı birisi olabileceği izlenimi yaratmıştı; ama kısa süre sonra bu izlenim de kalktı. Dün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü kutlamasında söylediği cümleyi aktarmak istiyorum: “Yaşadığımız pandemi sürecinde bilginin, alınan kararların ve uygulanan tedbirlerin hızlı ve doğru bir biçimde kamuoyuna aktarılmasında gösterdikleri çaba nedeniyle…” Ama biliyoruz ki kendisi bu süreç içerisinde gazetecilerin, çalışan gazetecilerin, çalışmayanların –bu ayrım da saçma bir ayrım ya, neyse–, gazetecilerin bilgi alması konusunda elindeki imkânları sonuna kadar kullanmadı, kullanmaya da niyeti yok. Biliyorsunuz bir ara vaka ve hasta sayısı ayrımı yaparak bilgileri o tabloda gizlemiş olduğunu da biliyoruz ve şu hâliyle baktığımız zaman, ilk baştaki güvenilirliğinden çok uzaklara gitmiş durumda.

Kendimden ve yakın çevremden biliyorum, herhalde hepiniz de benzer şeyleri hissediyorsunuzdur; burada halkı bilgilendirmekten ziyâde, halka devleti, iktidarı zora sokmayacak bilgileri vermek ve bunu da yaparken tabii ki medyada ayrımcılık yapmak, kendi güvendikleri, kendilerine bağlı isimler üzerinden bunu yapmak gibi bir yaklaşımları var. Bu Türkiye’nin en önemli sorunu. Şu anda tabii ki ekonomik kriz yaşıyoruz; ama şu anda tüm dünyanın olduğu gibi Türkiye’nin en önemli sorunu salgın, fakat bize salgınla ilgili neyi nasıl yaptıklarını, yapacaklarını bizden tam olarak ne istediklerini açıklamak yerine, Türkiye’yi başka başka meselelerle uğraştırmaya yönelmiş bir iktidar var. En son yapılan üç tane –geçen cuma günü Kemal Can ile bunu konuştuk–, üç tane birbirinden farklı olayı, İlker Başbuğ’un 27 Mayıs sözleri, Can Ataklı’nın bir videosu ve üçüncü neydi yine çok alakasız bir şey, bakın o kadar alâkasız ki birden aklıma gelmedi, bunların üzerinden büyük gürültüler koparılıp –hah, Fikri Sağlar, Fikri Sağlar’ın başörtülü hâkimler, yargıçlar üzerine söyledikleri üzerinden bir gündem yaratma çabası– onun ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenci ve öğretim üyelerinin kayyum rektöre karşı direnişlerini, protestolarını hemen terörle özdeşleştirmek, evlere uzun namlulu tüfeklerle girerek baskınlar yapıp, bunların videolarını medyaya servis edip ardından öğrencileri alfabenin değişik harflerinden birleştirilmiş yalan yanlış söyledikleri örgütlerle ilişkilendirmek… sonra, biliyorsunuz hepsi tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi vs… Bunlarla giden, ama Türkiye’nin esas meselesi konusunda insanlara bilgi vermeyen, vermeyecek olan bir iktidar ile karşı karşıyayız.

Aşı nerede diye soruyor insanlar, özellikle sosyal medyada, aşıların geldiği, denemeler yapıldığı söyleniyor, nasıl yapılacağı konusunda bir takım bilgiler var; ama özellikle aile hekimleri söylenenlerin gerçekleşme imkânının çok zor olduğunu söylüyor. Türk Tabipleri Birliği’nin bu konuda çok ciddi birtakım iddiaları, ikazları ve önerileri var; ama bunlar başından itibaren, biliyorsunuz, bu tür meslek kuruluşları ile ilişki kurmamayı ilke edinmiş bir iktidar var. Yani her şeyi kendisinin bildiğini, itirazların hepsinin arkasında, eleştirilerin hepsinin arkasında bir çapanoğlu arayan, bunu bir şekilde terör ile bağdaştırmaya çalışan bir iktidar var ve böyle bir ortamda biz aşı bekliyoruz. 

Artık öyle bir şekilde bir bekleme ki, ne zaman olursa o zaman olacağız, bir de tabii işin içerisinde aşı karşıtları var, o ayrı bir kalem, apayrı bir olay; aşının içerisinde tercih yapanlar var. Ama ilk başladığımız nokta ile geldiğimiz noktaya bakacak olursak, benim gözlediğim şöyle bir eğilim var: Olalım da hangi aşı olursa olsun. Öncelikle, biliyorsunuz Biontech’in aşısının daha câzip olduğu yolunda bir algı vardı, imaj vardı –ki doğru olabilir–, ama buna karşılık Türkiye bol miktarda Çin aşısına angaje olmuştu — ki Çin aşılarının içerisinde iki tür var; biz bunlardan Sinovac’a bayağı bir yatırım yaptık, bu arada Sinovac’ın Türkiye’ye bir aracı firma üzerinden getirilip getirilmediği tartışmasını da hızlı bir şekilde kapatmaya çalıştı iktidar. 

İşin içerisinde çok ciddi bir mâlî boyut var ve bu mâlî boyut tabii ki kim tarafından karşılanacak? Yine vatandaşlar tarafından karşılanacak. Aşılar ücretsiz yapılsa dahi bu fiyatın, bu aşının bedelini biz vatandaşlar ödüyoruz; dolayısıyla bu aşının, aşı sürecinin her bir aşamasından haberdar olmamız, gerçek bilgilere sahip olmamız bizim hakkımız. Bu bilgileri vermek, devletin bu süreçte bilgileri vermesi bize yaptığı bir lütuf değil, bizim yaptığımızın karşılığını vermek bu; çünkü bütün bu süreç bizler sâyesinde, vatandaşlar sâyesinde yürüyor, fakat hâlâ o yukarıdan –otoriter yönetimlerin hepsinin özelliği bu, devlet her şeyin üzerinde–, sivil toplum devlete tâbi olmak zorunda, itiraz edemez, itirazını da devletin çizdiği sınırlar içerisinde eder; onun dışında, örneğin İbrahim Kalın’ın Boğaziçi protestosu hakkında söylediği gibi, “Üniversitelilerin Cumhurbaşkanı’nın bir yetkisini eleştirmeye tartışmaya hakkı yoktur” gibi çok açık, net ve yanlış cümlelerle bize bir şey dayatılmak isteniyor. Şu an bunun en hayâtî olanını yaşıyoruz.

Neredeyse bir yıl oldu ve bu bir yıl içerisinde yaşananlar bundan sonra yaşanacakların işaretiyse eğer, biz bu aşı sürecini de yine kaderimize razı olarak tamamlayacağa benziyoruz ve yapabileceğimiz, büyük ölçüde bunun bir an önce hızlı bir şekilde yapılmasını temenni etmek, ya da bunun için dua etmek. Halbuki demokrasilerde vatandaş bu hakkını doğrudan kendisini yönetenlerden talep edebilmeli, gerektiğinde onu sorgulayabilmeli, denetleyebilmeli. Türkiye’nin bundan, gerçek demokrasiden, çoğulcu toplumdan ne kadar uzak olduğunu şu salgın süresince çok iyi bir şekilde –iyi derken, olumluluk atfetmiyorum–, çok bâriz bir şekilde yaşıyor ve demokrasi yokluğunun, devletin denetlenme eksikliğinin ne kadar hayâtî olduğunu görüyoruz — gerçek anlamda hayâtî, çünkü hayatlarımıza mal oluyor, hepimizin hayatlarını kaybeden yakınları var, kimisi çok yakınımız kimisi biraz yakınımız, en azından bildiğimiz sevdiğimiz insanları kaybediyoruz, kimileri yoğun bakımlarda çok kötü günler geçiriyorlar ve bize burada tevekkülden başka ve devlete itaatten ve devletin dediği, çizdiği sınırların içerisinde kalmaktan başka bir seçenek bırakılmıyor ve böyle bir şekilde başlığa dönecek olursak, umutsuzca aşıyı bekliyoruz.

Bahsettiğim film, 85 yılındaki film, komediydi; ama bizim yaşadığımız bir trajedi, maalesef. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus