Radikal İslamcılığı bırakanlar anlatıyor (5): “Dönüp geriye baktığımda birçok şeyden mahrum yaşadığım, boşa geçirdiğim onca zaman ve ağır bir yorgunluktan başka bir şey göremiyorum”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Hayatlarında bir dönem radikal İslamcılar’ın arasında yer almış ve bir yerden sonra bırakmış kişilerle konuşmaya devam ediyoruz. “Radikal İslamcılığı bırakanlar anlatıyor” serisinin beşinci bölümünde 24 yaşındaki üniversite öğrencisi Ahmet ile konuştuk.

Medyascope’a konuşan Ahmet, bir dönem radikal İslamcı çevrelerde bulunduğunu ve inancını bu yönde değiştirdiğini anlatıyor. İslami çevrede büyümediği için İslam’a dair bilgisinin olmadığını, kendi araştırmalarıyla ve İslami kesimden farklı görüşlerdeki kişileri dinleyerek kendini geliştirdiğini söylüyor. Ahmet, bunun hem faydalı hem de sorunlu olduğunu anlatıyor:

“Kendisini Müslüman olarak tanımlayan ama İslam’ın en ufak şartlarını dahi yerine getirmeyen, aksine onun emir ve yasaklarını hiçe sayıp dine sırt dönmüş bir çevrede doğdum. Ailem İç Anadolu’dan İstanbul’a ben doğduktan kısa bir süre sonra taşınmış. Uzun süre İslami bir eğitimden geçmedim, mahalle kurslarında Kur’an’ı öğrenmekten başka bir meşgalem olmadı din ile. Lise çağlarımın sonuna doğru siyasal İslamcılar ile sosyal medya üzerinden tanıştım, bir süre onları okudum, dinledim ve takip ettim. Hamza Türkmen, Mustafa İslamoğlu, Ali Şeriati, Aliya İzzetbegoviç, Muhammed Abid el-Cabiri’yi okumamın yanı sıra Seyyid Kutub, Muhammed Kutub, Mevdudi, Abdullah Azzam, Abdülkadir bin Abdülaziz, Ebu Muhammed el-Makdisi, Ebu Katade el-Filistini, Usame bin Ladin, Zevahiri, Zerkavi ve Türkiye’de Ebu Hanzala, Ebu Cafer, Ebu Abdullah çokça etkilendiğim kişiler oldu. Bu kişilerin birbirlerine belki taban tabana zıt olduklarının farkındayım. Ama birileri yönlendirmediği için ve ilmi tecessüsümün şiddeti böyle karmaşık bir ağ etrafında dönmeme vesile oldu. Bunun faydalarının yanı sıra, zararlarını da gördüm. İki arada bir derede kaldığım çok oldu.” 

Ahmet ilk defa radikal İslamcı bir grupla yüz yüze geliyor ve kısa süre içinde tanışıyor. Bu dönemde henüz İslami bir hayat çizgisinde olmadığını söyleyen Ahmet, daha sonra Suriye’de yaşanan olayların, tanıştığı İslami gruplardaki görüşleri ve fikirleri etkilediğini gözlemliyor:

“Sosyal medyadan gördüğüm, öğrendiğim şeyler tek başına bir şey ifade etmiyor ve kendim gibi düşünen kişilerle yan yana olmayı çokça arzu ediyordum. Tabii tüm bunlar olurken katı bir İslami hayat sürmüyor, eski hayatıma devam ediyordum. Ancak okuduğum, dinlediğim, takip ettiğim yazılı, görsel materyallerden beslendiğim fikirleri zihnimde taşıyordum. Bir vesile ile İstanbul’daki Avrupa yakasında Selefiler’in bir mescidine yolum düştü ve orada Selefiler ile tanıştım. Günden güne içli dışlı oluyor, okuma alanımın geniş çerçevesinden dolayı ortamda öne çıkıyor, sivriliyordum. Bu zaman içinde Arapça ve şer’i ilimlere dair eğitimler aldım ve usul ilimleri dediğimiz metodolojiyi kamil bir biçimde olmasa da bir zaman tahsil ettim. Ardından Suriye savaşının en ateşli zamanlarında sahayı takip etmeye başladım. Gerçekten karşımda büyük bir toz bulutu gördüm. Ancak henüz gençlikten olsa gerek meselenin ihtilaf boyutu ile değil, Esad rejimi ve emperyalist devletler ile olan mücadele kısmı ile ilgilendim. Birbirlerini tekfir eden iki grubun sevgisini dahi kalbimde taşıyabiliyordum ve bu bana ağır da gelmiyordu. Ancak hata yaptığımı sonradan anladım. Çünkü günden güne büyüyen bu ihtilaflar artık ‘mürtedlerle/haricilerle savaş’ boyutuna gelmişti. Bu süreçte çok fazla dindarlaştım, saçım, sakalım, giyimim, sosyal çevrem tamamen değişti. Eski dostlarım düşmanım oldular. Bir kısım insanlar beni terk ettiler ve kendi halime bıraktılar.”

“Ümmet adı olan ama kendisi olmayan hayaletten ibaret” 

Ahmet, Suriye’deki savaşın seyri ile birlikte İslami konularda çeşitli araştırmalar ve incelemeler yapıyor. Bu süreçte “fazla dindarlaştığını” ve çevresindeki bazı insanların kendisinden uzaklaştığını söylüyor:

“Ailemle kısmi problemler yaşadım. Bunu Selefiler’den gördüğüm şiddetli bir muhabbet ile telafi ettim. Her ne kadar onlara yönelttiğim eleştirilerim baki olsa da bu muhabbeti asla inkâr edemem. Tüm bunlar olurken Suriye savaşı ve IŞİD’in muazzam propaganda yeteneği ile Twitter denen sosyal mecra aramızda yaygınlaştı. Mücadele.com gibi birçok İslami forumda yazıp çizen herkes Twitter’a geçti. Her gün savaşın seyri değişiyor, grupların arasındaki mücadele derinleşiyor, Nusra, ÖSO, Ahrar ve Ceyşu’l-İslam gibi örgütlerle bir olup eski kardeşi olan IŞİD’e pusu kuruyor, IŞİD onlardan yakaladıklarını boğazlıyor ve bütün bunlar sayfa sayfa, fotoğraf fotoğraf Twitter’da yayınlanıyordu. Kellelerden oluşan dağların, kandan ırmakların, uzuvlardan oluşan havuzların önünde boy boy poz veriyorlar, birbirlerine meydan okuyorlardı. Tabii slogancılar da peyda oldu bu vesileyle. Hani Twitter’da meme’ler yapılıyordu “sefasını/cefasını” şeklinde, aynen o şekilde oldu. Cefasını çekenler öldüler, hapse atıldılar sonra meydan bu yeniyetmelere, onlara değilse de yanar döner, omurgasız, dün savunduğunun bugün katline fetva veren, onların temsilcisi gibi poz verip en büyük düşmanı olup çıkan, dergilerde, sitelerde onları savunup onlarla savaşanlara sahve (Irak uyanış hareketinden dolayı kavramlaşmıştır. Kâfirlerle işbirliği yapan yerliler yahut içimizdeki adamlar) diyen, hemen ardından başının belaya gireceğini anlayıp sahve dediklerini ateşli bir biçimde savunmaya başlayan ve onları eleştirenlerin annelerine dahi küfretmeye ar etmeyen insanlarla sarıldı çevremiz. Tartışmalar aldı başını gitti. Her gün yeni bir mesele, her gün yeni birinin tekfiri. Savaş meselesi bitse akide tartışmaları başladı, ‘azirin hükmü, silsile tekfir, isim-sıfat’ gibi konuların yanı sıra, muayyen şahısların tekfiri de epey gündem oldu ve zihinlerimizi meşgul etti. Komiktir, gerçekten çok komiktir ki kimse kimsenin akidesini beğenmez, kendi tekfir ettikleri dışında fazladan bir kişiyi tekfir edene harici, bir eksik tekfir yapana ise Mürcie der ve hâlâ demekteler. Tabii bu cehaletten. Yoksa bunun bir usulü adabı vardır. İleride de belirteceğim gibi ekseriyeti bırakın İslami ilimleri, okuduğunu anlamaktan âciz insanlar oldukları için keyiflerine göre ahkâm kesebiliyorlardı. Keşke hepsini üniversite, DGS veya ALES tarzı bir sınava sokabilsek de okuduklarından ne kadarını anlıyorlar görebilsek.

Hem Türkiye’de hem Türkiye dışında herkesin ağzında ümmet, cemaat lafızları eksik olmuyor. Neyin ümmetinden, neyin cemaatinden bahsediyorlar bilmiyorum. Günümüz dünyasında İslam ümmetinden, Türkiye’de İslam cemaati gibi bir şeyden söz edilebilir mi hiç? Ümmet adı olan ama kendisi olmayan hayaletten ibaret. Ya Türkiye? Türkiye’de bir tane cemaat gösterin bana? Hepsi silahsız örgüt. İslam soslu mafyacılık oynuyorlar. Hatta bunu da aşıp artık nerelere gideceğinize, ne yiyip içeceğinize, oturup kalktığınız mekanlara, eşlerinizin giyimine, hatta sokakta ne yiyip içeceklerine dahi karışıyorlar. Herkes herkesle iç içe. Herkes herkesin mahreminden bir şekilde haberdar. Hocaları kameralar karşısında bu mahremleri ifşa etmekten çekinmiyor, özel meclislerde söylemeye taaccüp edeceğiniz şeyleri binlerce kişinin önünde dile getirmekten hiç utanmıyorlar. Sahte cennet ve cehennemleri, sahte cehennem bekçileri var. Hepsinin gözü üzerinizde, en ufak hatanızı bekleyip sizi aforoz etmek, cezalandırmak yahut mükafatta bulunmak için pusuda bekliyorlar. Bu adamların neşvü nema bulması da öyle bir süreci de gerektirmiyor. Üç-beş sene Arapça okuyan, şer’i ilimlere dair bir-iki eseri alelade bir şeyhten dinleyen herkes Türkiye’de mescit açıp büyük bir cemaate sahip olabiliyor. Aslında artık bunlara da gerek kalmadı. Geçmişin tinercileri aynı ahlak ve birikim üzerine kendi ifadeleri ile ‘Müslüman’ oldular. Şer’i ilimlere dair bir şeyler bilmesini geçtim, namaz kıldıracak kadar dahi Kur’an okumasını bilmeyen, belki aptesin şartlarını saymaktan âciz serseriler bugün İzmir’de birçok insana ilahlık etmeye başlamış, karşı mahalleden adamların topuklarına sıkıyor, kendi mescidinin yan sokağına mescit açan adamların mescitlerini ‘İslam’a zarar vermek için kurulan Mescid-i Dırar’ olarak tanımlayıp adamlarına kurşunlatıyor. Kendisine muhalefet eden cemaatten adamların evlerini basıyor, eşlerinin önünde onları dövüyor, şehri terk etmeye zorluyorlar. İsmi cemaat olsa da cemaat mefhumundan uzak particilik tarzı hareket metotları var. Yoksa inandıkları din belli isimler ve ritüeller altında insanları hiziplere ayırmaya kesinlikle karşı ve bunu nifak olarak tanımlıyor.”

“Sürekli bir kaos ortamı ve kaostan beslenen güruh hep var”

Ahmet, içinde bulunduğu grupları genellikle “kendi mahallesinin dışına çıkmamışlar” olarak tanımlıyor.  Radikal İslam çizgisindeki grupların kendi aralarındaki tartışmalardan ve kavgalardan yorulduğunu ve bir süre sonra uzaklaştığı dönemi Ahmet’ten dinliyoruz:

“Bugün baktığımızda Selefi cemaatlerin en güçlü ve kalabalık olanlarının ekserisi Anadolulu, doğulu, köyden kente göç etmiş, cahil bırakılmış veya cahil kalmış, evvelden sosyal ortamı pek bulunmayan, yönlendirmeye açık, arayış içinde ve şehrin keşmekeş ve debdebesine ayak uyduramayan, belki şehir hayatını küçümseyip onu Avrupailik gibi gören, kendi mahallesinin dışına çıkmamış, farklı insanlar tanıyabileceği üniversite gibi ortamlara girmemiş insanlardan oluşuyor. Tabii bunları küçümsemiyorum, ancak bu gibi şeylerin önümüzdeki sonuca ve etrafında dönüp durduğumuz sorunlara sebep teşkil ettiğini söylememek de doğru değil. Kendi dünyaları var bunların. Ve bu dünyanın kendi kuralları, örfü ve âdeti… Kapalı topluluklar. Geçin farklı din, mezhep, görüşteki insanları, farklı cemaatte, farklı hocayı dinleyen insanlarla bile görüşmezler. Görüşen ise yadırganır, uyarılır, onlar buna nasihat dese de had bildirilip ikazda bulunulur. Buna rağmen görüşen varsa bilin ki ‘dinlerine’ davet amacıyla size selam vermekte, evinize bu amaçla girip çıkmaktalar. Dünyevi hiçbir ilimden nasibi olmamış, mantık ilkelerinin zıttına konuşan, bir başarı elde edememiş, gece gündüz insanları küçümsemekle ün yapmış, hutbe-i nariye dediğimiz bol sloganlı, bol atarlı giderli ama içerik olarak bomboş konuşmalarda bulunan, dünyayı beş büyük ailenin yönettiğine inanıp Amerika’nın HAARP isimli makine ile mevsimleri kontrol ettiğine inanan, Çin’in beynimize gizliden çip yerleştireceğini, aşıların kısırlaştırdığını -bu adamların kısırlık takıntısını çözebilmiş değilim, mevzu bir şekilde bu korkuya geliyor- iddia eden ve emperyalistlerin kadir-i mutlak olduğunu dolaylı yoldan ima eden adamlar kanaat önderliği yapıyor insanlara. Hocaları, kanaat önderleri böyleyse, zihinleri böylesine durgun, çalışamaz haldeyse kimbilir alttaki insanlar ne haldedir! En mantıklı konuşanı dahi tüm paraların dolara, doların ise altına endeksli olduğunu söylüyor, varın siz düşünün mezkur zevatın bizlere, insanlara söyleyebilecekleri şeyler var mı?

Kendi aralarında dönen kavgalar, tehditler, sataşmalar, birbirlerinin sırlarını ifşalar da cabası. Kimi menheci, kimi şahsi nizalaşmaları asla bitmiyor. Sürekli bir kaos ortamı ve kaostan beslenen güruh hep var. İnsanlar ‘müzebzebin beyne zalik (aralarında zıplayıp duran)’ haldeler. Taraflara bölünüyor, saflara ayrılıyor ve birbirinin mukaddesatına sövmekten asla geri durmuyorlar. Tabii bu sözlerimi belli bir çevreye has zannedenler var. Tüm bu süreç boyunca her hareketi, her grubu, her oluşumu yakından takip ettim, menhec, mezheb hiç farketmeden Türkiye’deki her cemaat böyle. Yoksa bu sözlerimi alıp ‘Sen falan kişilerin içindeydin, o yüzden böyle oldu’ diyenler olacak. Onlara bulunduğum grubun Türkiye’deki neredeyse en sağlıklı grup olduğunu söyleyebilirim. En sağlıklıları böyleyse gerisini varın siz düşünün.

Peki tüm bunları niçin söyledim? Nereye varmak, ne sonuç çıkarmak istemekteyim? Niyetim bir tablo çizmek, romansı bir anlatımla insanların ahvali betimlemesine yardımcı olmak, neyle imtihan olunduğumu göstermekti. Şöyle ki: Tüm bu tartışmaları, meseleleri, konuları ve gündemleri, bunlar etrafında toplanan, yazıp çizen, konuşan ve bu minvalde hareket eden insanları düşünün. Ben dışarıdan biri gibi düşününce o gün de komik geliyordu bugün de öyle. Ne kadar saçma sapan meseleler, sonu gelmeyen tartışmalar, bir yere varmayan söylemler… Tüm bunlarla meşgul olurken dışarıda, gerçek hayatta bir şeyler oluyor, insanlar özgürce, birey olarak yaşıyor, hayat devam ediyor, bizse çukurumuzda debelenip duruyorduk. Her şeyimizle hayattan ve toplumdan kopuktuk. Giyimimiz, saçımız sakalımız, jargonumuz, yaşantımız ve duruşumuzla hayattan ve toplumdan soyutlanıyor, halk içinde sivriliyorduk. İnsanların küçümseyici bakışları ötekileştirici davranışları, garipseyen duruşları ile ben açıkçası kendimi bir ucube gibi hissediyordum. Bunlarla beraber önceden belirttiğim sorunlar, sıkıntılar da birikince, azalmak yerine artınca bir akademisyenin de dediği gibi ‘din yorgunu’ oldum çıktım.

“Neye inanıldığı belli olmayan, kâfiri-mü’mini bir türlü belirlenemeyen, neyin haram, neyin şirk, neyin mübah olduğunda ittifak edilemeyen, her türlü kısıtlama, dışlama, psikolojik baskının bolca bulunduğu bir ortam”

Ahmet, “bataklık” diye tanımladığı radikal İslamcı çevreden kopuşunu şöyle anlatıyor:

“Birileri tarafından yönlendirilmek, kısıtlanmak istemiyor, hayatımızı nasıl ve ne şekilde yaşayacağımın hesabını vermekten nefret ediyorum. Dini -dünyevi hiçbir meselede ağırlığı olmayan adamların iki dudağından çıkan kelimeler nasıl benim hayatımda belirleyici olabilir, nasıl benim ne yapmam gerektiğine karar verebilir ki? Hem bunları yapacak adamlar Amerika’nın mevsimleri değiştirdiğine iman eden adamlar mı olacaklar? Dışarıda insanlar diledikleri gibi gezerken, eğlenirken, okurken, hayatlarını idame ettirmek için çeşitli şekillerde kendilerini geliştirirken ben birilerini razı etmek için kendimi eve kapatacak, meşru dahi olsa keyif alacağım şeylerden uzak duracak, saçma sapan argümanlarla ortaya attıkları, dinin hiçbir yerine taalluk etmeyen görüşleri için okulumu bırakacak, kendilerine bende olmak için işi gücü bırakıp hiçbir şeye yaramayan tedrisatlarından mı geçeceğim? Bunları yapan o kadar çok insan var ki! Gerçekten onlara acıyor ve bu berbat ortamdan kurtulmalarını temenni ediyorum. Birçok kişiye farklı farklı kitaplar, programlar tavsiye ettim, yeri geldi ufuklarını açacağını umduğum kitapları kendim alıp hediye ettim. Mutluyum, o kimselerden bazısı bu bataklıktan kurtuldular. Neye inanıldığı belli olmayan, kafiri-mü’mini bir türlü belirlenemeyen, neyin haram, neyin şirk, neyin mübah olduğunda ittifak edilemeyen, her türlü kısıtlama, dışlama, psikolojik baskının bolca bulunduğu bu anlayıştan tamamen sıyrılabilmişlerse ne mutlu bana.”

“Dönüp geriye baktığımda birçok şeyden mahrum yaşadığım yıllar, ziyan olmuş tonla vakit, boşa geçirdiğim onca zaman ve ağır bir yorgunluktan başka hiçbir şey göremiyorum”

Ahmet yaşadığı bu dönemden ve değişimden sonra geçmiş yıllarını “yorgunluk” olarak görüyor. Hâlâ Müslüman olduğunu söyleyen Ahmet, geçmişte yer aldığı grup ve cemaatlerden ve onların inancından tamamen koptuğunu söylüyor:

“Dışarıda süregelen bir hayat var ve hiçbir şey bundan kopmaya, sahte bir dünya kurup içine yerleşmeye, zindanı gül bahçesi gibi görmeye değmiyor. Sonunda geldiğim hal bu oldu. Evet belki hala Türk halkının Hanefi-Maturidi olması gibi ben de Allaha inanç yöntemimi, saydığım bu insanların usulü ile belirliyorsam da asla onlardan değilim, onların bitmek bilmeyen saçma sapan gündemleri, aptalca hareket yöntemleri, hiçbir hikmeti bulunmayan eylemleri, Bedeviler gibi hayat sürmeleri beni tiksindiriyor. Dönüp geriye baktığımda birçok şeyden mahrum yaşadığım yıllar, ziyan olmuş tonla vakit, boşa geçirdiğim onca zaman ve ağır bir yorgunluktan başka hiçbir şey göremiyorum. Mezkur topluluğun içinde birey olma özelliğim silikleşmiş bir yapıya entegre olmuştum. Şahsiyetim donuklaşmıştı. Bizden baştakilere itaat eden kullar olmamız söylenmese de bu ve daha fazlası bekleniyordu. Ancak bugün bize lazım olan birey olabilmek ve bahsettiğim türden her yapıdan beri olmak. Yoksa sağlıklı bir psikolojiniz olmuyor. Gerçi bir kısmı psikoloji diye bir bilim dalının olmadığını da iddia ediyor ya. Ama öyle bir bela ki bir kere elinizi verdiğinizde kolunuzu kaptırıyor, belki uzuvsuz kalıyorsunuz. Keşke herkes herkesi rahat bıraksa ve ilgilenmese. Ama ekmekleri bu, başkaları. Bununla doyuyor, bununla hayat buluyor, bununla nefes alıyorlar. Çünkü yapacak başka hiçbir şeyleri yok. Başkalarının ‘kendilerince’ gördükleri yanlışlar üzerinden yükselmek tek maharetleri. Belki bu röportaja gelen yorumlarda da bu örnekleri bolca görebilirsiniz.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus