Radikal İslamcılığı bırakanlar anlatıyor (7): “Asr-ı Saadet diye övülen dönemi okuduğunuzda cennetle müjdelenen sahabelerin birbirini öldürdüğü, siyasi kavgaların vaat edilen huzurla örtüşmediği görülüyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yazılım mühendisi Serdar*, 29 yaşında ve hayatının bir döneminde radikal İslamcı’ydı. Ankara’da yaşayan Serdar, İslam’ı ilk olarak ailesinin mensup olduğu İsmailağa Cemaati’nde öğreniyor ve 14 yaşına kadar yaşam tarzını bu cemaatin gereklikleri ile şekillendiriyor. Bir noktadan sonra cemaatin içindeki şeyh-mürit ilişkileri gibi konular Serdar’ı rahatsız ediyor, sorgulamaya ve yeni bir İslam anlayışı aramaya başlıyor. Bu araştırma döneminde Selefilik ile tanışıyor ve inancını bir dönem bu şekilde yaşıyor. Serdar, “Selefiliğin farklı yorumları var. Benim Selefilik anlayışım siyasi Selefilik (Vahabilik) değildi” diyor. Serdar daha sonra Arap Baharı ve Suriye’de yaşananları takip ediyor ilgiyle. Bu dönemde Selefiliğin de aslında kendi İslam anlayışıyla örtüşmediğini fark ediyor ve 19-20 yaşlarına geldiğinde İslam’a olan inancını yitirip ateist oluyor. 

“Cübbeli Ahmet, Bayram Hoca gibi hocaların insanlara dini anlatmak yerine sürekli kendi şeyhini cemaatini övmesi bende bıkkınlık yarattı”

Serdar, İsmailağa Cemaati’nin merkezi olan İstanbul’un Fatih ilçesinde, Çarşamba’da doğuyor ve büyüyor. Çocukluğundan beri bu cemaatin içerisinde olduğu söylüyor. Büyüdüğü evde televizyon olmadığı için bol bol kitap okuyor Serdar ve etrafında yaşanan şeyleri sorgulamaya, kendince bir cevap aramaya başlıyor. Serdar’ın o yaşlarını kendisinden dinleyelim:

“Fatih Çarşamba doğumluyum. Burada babaannem ve dedem ile yaşadım. İsmailağa Cemaati’ne bağlıydılar. Benim de küçüklüğüm bu cemaatin içerisinde geçti. Ancak çoğu arkadaşımdan farklı olarak modern bir eğitim aldım. Babaanne ve dede evinde yaşamanın en büyük avantajı senin hayatına çok az karışmaları. Ailem dindar bir aile olduğu için evimizde televizyon dahi olmadı. Hayatımı okul ve ev arasında geçirdim. Resimli hikaye kitaplarıyla başlayan, sonra romanlarla devam eden kitap serüvenime ise karışan olmadı. Ben de hayatımdaki boşluğu kitaplarla doldurdum. Bana karışmamaları, kitaplar dışında bir eğlence sunamamalarıyla, farkında olmadan iyi yetişmeme sebep oldular. Çevremdeki insanlara göre daha sorgulayıcı ve olayları mantıksal düzleme oturtmaya çalışan birisi oldum. İsmailağa Cemaati’nin içine doğduğum sufi duruşu hayatın gerçekleriyle bir türlü bağdaştıramadım. Onlar dünyadan el etek çekip bir köşede zikir çekmeyi makul bir hayat olarak görüyor. Kitaplarla olgunlaşmış, belli bir fikirsel olgunluğa ulaşmış bir kafanın bunu kabul edebilmesi pek de mümkün değil. Ayrıca İslam’a hizmet etmekten ziyade insanları çevrelerinde tutmanın çabasında olduklarını fark ettim. Örneğin Cübbeli Ahmet, Bayram Hoca gibi hocaların insanlara dini anlatmak yerine sürekli kendi şeyhini, cemaatini övmesi bende bıkkınlık yarattı. Bu cemaatle olan ilişkimi 13-14 yaşlarımda kopardım. Kanaat önderi denilen hocalar halka verdikleri vaazlarla çelişkili bir hayat yaşadıkları için ben de bu insanlara bağlı kalmadan dini öğrenmeye karar verdim. Çünkü onlara bağlı kalmak İslam’a değil bu insanlara hizmet ediyordu. Bu cemaatlerin ‘Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır’ diye bir sözü vardır. Ancak İslam’ı yaşayacak kadar bilgiye ulaşılması zor bir şey değildir. İslam’ın hayatımızda pratik bilgi açısından çok bir ağırlığı yok. Abdest almayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı biliyorsanız geriye kalan bilgilerin pratik açısından bir önemi yok. Bu noktadan sonra güncel imamların yerine eski imamları takip etmeye başladım. Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud, İbnül Cevzi, Serahsi, Ahmed bin Hanbel vb. eski imamları okumaya başladım.”

“Asr-ı Saadet diye övülen dönemi okuduğunuzda cennetle müjdelenen sahabelerin birbirini öldürdüğü, siyasi kavgaların vaat edilen huzurla örtüşmediği görülüyor”

Serdar, İslam’ı ilk elden, ilk kaynaklardan ve alimlerden öğrenmek istiyor. Bu istek onu, İslam’ın en eski imamlarını takip etmeye, “İslam’ın öncüleri” anlamına gelen kişilerin ve grupların duruşuna ve yaşam tarzına, yani Selefiliğe sürüklüyor. Yine de Serdar’ın Selefilik anlayışı biraz daha farklı. Serdar, bu dönemi anlatırken siyasi olarak Selefiliğe yakın olmadığını söylüyor ve günümüzdeki Selefi hocalar ve cemaatlerden tamamen uzak olduğunu vurguluyor:

“Selefi Salihin denen İslam’ın ilk üç neslini dikkate almaya başladım. Bu noktada Selefi Salihin’i takip etmekle, Selefi olmanın farklı şeyler olduğunu da vurgulayayım. Selefi Salihin’i takip etmek bilgi kaynağı olarak İslam’ın ilk üç neslini takip etmek demektir. Selefilik ise Suud kökenli bir siyasi harekettir. Farklılığını örnekle izah edeyim. Selefiler kadınların çalışması noktasında tutucudur ancak benim düşünceme göre güçlü bir toplum için kadınların da çalışması gerekiyordu. Bunu da tüccar Hatice, savaşa komutanlık eden Aişe, Ömer’in döneminde pazar yerine başkanlık eden kadınla delillendirebiliyordum. Sonuç olarak, Selefi Salihin’i takip etmekle Selefilik farklı konular. İslam’ı kaynağından öğrenme çabam, okuduğum tefsirler, hadis ve siyer kaynakları İslam’ın da Muhammed önderliğindeki bir tür cemaat yapılanması olduğunu görmemi sağladı. Aslında İsmailağa Cemaati’nden çok da bir farkı yoktu. Allah’tan çok Muhammed’in konuşulması benim dikkatimi çekti. İslam’ın ilk yıllarından itibaren İslam toplumu hiçbir zaman huzuru bulamadı. Asr-ı Saadet diye övülen dönemi okuduğunuzda cennetle müjdelenen sahabelerin birbirini öldürdüğü, siyasi kavgaların vaat edilen huzurla örtüşmediği görülüyor. Anlatılan mucizelerin hiçbiri benim için mucize değeri taşımıyordu çünkü bunlara ben şahit olmadım. Diğer dinlerin kaynakları da mucizelerden bahseder. Tarihsel metinlerdeki mucize iddiaları delil kabul edilseydi çoktanrılı dinler de dahil dünyadaki bütün dinleri doğru kabul etmemiz gerekirdi. Ayrıca dini cemaatlerdeki keramet uydurmalarının sonradan nasıl meşhur olduğunu fark etmem de dinlerin mucize iddialarının nasıl yalandan gerçeğe evirildiğini fark etmeme yardımcı oldu. Ayrıca ilkesel konularda da dinin tutarsızlıklarını fark ettim. Örneğin, kölelikle ilgili hiçbir şekilde yasaklama söz konusu değildi. Bir insanın diğer insana kulluk etmesi dinen yanlış bir şey olarak görülmüyordu. Bununla ilgili hocalar, ‘İslam köle azat etmeye teşvik ediyor’ diyorlar. Ancak köle azat etmeye teşvik köleliği bitirecek bir durum değildir. Çünkü cihat devam ettiği sürece yeni köle elde edebiliyorsun. Bazı hocalar da ahlakın dönemsel değerlendirilmesi gerektiğini o günün ahlaki seviyesi ile bugünün ahlaki seviyesinin farklı olduğunu anlatıyor. Bu da yanlış. Çünkü din kıyamete kadar değişmeyecek bilgiler sunuyor. Değişen ahlak karşısında değişmeyen ahlaki değerler sunmak dini çıkaran kişinin insanları tanımadığı anlamına gelir. Halbuki ezber bilgi yerine ilkesel değerler sunulsa ve insanların bu ilkeler etrafında yorum yapma şansı tanınsa bu doğru olabilirdi. Yorum yapma şansı İslam’da kısmen olsa da genele bakıldığında yoruma kapalı olan ve bugünün değerleriyle asla örtüşmeyecek kesin emirlerin olduğunu görüyoruz. Benim eleştirim bu emirlere yöneliktir. İslam ile bağımı kopardığım son nokta ise evrensellik oldu. Hocalar İslam’ın evrensel bir din olduğunu söylüyor. Esasında buradaki evrenselliğin ne olduğunu tam olarak anlayamıyorlar. Evrenselliği davet evrenselliği ve bilgi evrenselliği olarak ikiye ayırmak gerekiyor. Davet evrenselliği, davet edilen şeyin herkese açık olmasıdır. Bilgi evrenselliği ise o şeyin her yerde geçerli olmasıdır. İslam davet açısından evrenseldir. Herkes Müslüman olabilir. Ancak bu pencereden bakarsak Budizm de evrenseldir. Bu konunun çıkış noktası da Museviliğin davet olarak evrensel olmamasıdır. İslam Musevilik gibi kan bağıyla geçmez. İsteyen herkes Müslüman olabilir. Buradaki davet açısından evrensellik bilgi açısından evrensellik değildir. Bilim bilgi açısından evrenseldir. Birbirinden habersiz iki insan aynı şeyi keşfedebilir ancak dünyanın hiçbir yerinde daha önce bir İslami kaynağa ya da Müslüman’a rastlamadan kendi kendine İslam’ı keşfetmek diye bir şey görülmez. İnanç olmadan aile ve toplum olmaz. Annen, baban sana bir şey söylediğinde ona inanırsın. Aile olmak için bu gereklidir. İnanç aslında bu kadar basit meseleler için gerekli bir yetenektir. Dinle alakası yoktur.“

“Mevcut siyasi irade veya Müslümanlar’ın iticiliği sebebiyle değil, bilgiye kolay ulaşım sebebiyle dinsizlik artıyor”

Serdar 2011 yılında, kendi deyimiyle “deneyimler, süreçler yaşayarak” İslam’ı tamamen bırakıyor ve ateist oluyor. Bu değişiminde Arap Baharı ve Suriye’deki savaşın etkisi olmuş. Selefi olduğu zamanlar okuduğu İslami kaynaklarda da, Suriye’de yaşanan şeylerin benzerlerinin olduğunu fark ediyor. Serdar, “Benim değişimim diğer Müslümanlar yüzünden ya da politik sebeplerden değil” diyor. İslam’ı bırakmak Serdar’a, en güvendiği bilginin bile yanlış çıkabileceği tecrübesini katmış:

“Kısaca anlattığım bu deneyimsel ve fikirsel süreçleri yaşayarak 2011’de dinden çıktım. Dinden çıkışımı takip eden süreçte başlayan Arap Baharı ve Suriye savaşı, esasında dine yönelttiğim eleştirileri perçinledi. Yaşanan olaylar okuduğum kaynaklarla örtüştü. Diğer Müslümanlar’ın yaşam biçimlerini ya da politik sebepleri protesto ederek dinden çıkmadım. Zaten bu son derece saçma bir durum. Cehennem gibi sonsuza kadar işkence çekeceğin bir yer varken insanın dinden çıkması için aklında dinin yanlışlığına dair hiçbir şüphe kalmamalıdır. ‘Dini tamamen kafada bitirmeyen hiç kimse dinden çıkamaz.’ Dindarların bu kadar az ama Müslümanlar’ın bu kadar fazla olmasının sebebi budur. İnsanlar dine uygun yaşamadıkları halde dini kafada bitiremedikleri için dini yaşamadan inanmaya devam ediyorlar. Mevcut siyasi irade veya Müslümanlar’ın iticiliği sebebiyle değil, bilgiye kolay ulaşım sebebiyle dinsizlik artıyor. İnternetin toplum geneline yayılmasının mevcut iktidar dönemine denk gelmesi dinsizliğin artışının mevcut iktidar olduğu yanılgısına hizmet ediyor. Hiç kimsenin sırf diğer Müslümanlar kötü örnek oluyor diye cehenneme gitmeyi göze alacağını zannetmiyorum. Bu Müslüman muhalif entelektüellerin İslam’ı aklama çabasının bir ürünüdür. Sanki dinsiz olmak kötü bir durummuş ve iktidar da bu kötü duruma sebep oluyormuş gibi bir anlatıma sahipler. Dinden çıkmak bende çok büyük bir değişikliğe sebep oldu. En çok güvendiğim bilginin dahi yanlış çıkabileceğini tecrübe etmiş oldum. Bu sebeple artık kanıtlayamadığım bilgileri var olarak değil, en fazla varsayım olarak kabul ediyorum.”

(*) Röportaj yaptığımız kişi soyadını kullanmak istemediği için haberimizde yer vermedik.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus