İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Türkiye’deki İslami cemaatlerin geldiği noktayı değerlendirdi. Çakır, cemaatlerin görünürde güçlü ancak kırılgan bir yapıya dönüştüğünü öne sürdü.
Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır, Türkiye’deki İslami cemaatlerin görünürde güçlü ancak aslında kırılgan bir yapıya dönüştüğünü belirtti.
- Cemaatlerde yaşanan bölünmeler, iktidarla olan ilişkilere rağmen yapısal zayıflığın mevcut olduğunu gösteriyor.
- Çakır, cemaatlerin sosyal dayanışma alanı sunarken artık dünyevi alanlara kaydığını vurguladı.
- 1985’ten bu yana cemaatlerin güçlenmesinde insanların anlam arayışı ve sosyal dayanışma ihtiyaçları belirleyici oldu.
- Cemaatlerin ‘lale devri’ sona ererken, bazı yapılar dijital imkanları etkili kullanarak başarılı olabiliyor.
Bilmeniz gerekenler
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Türkiye’deki İslami cemaatlerin bugünkü durumunu değerlendirdi. Çakır, cuma günü Boğaziçi Üniversitesi’nde eski meslektaşı, akademisyen Hayriye Özyurt’un öğrencileriyle bir araya geldiğini söyledi. Sınıfta üç ya da dört başörtülü öğrencinin de bulunduğu sohbette gazetecilik, siyaset ve İslami hareketin konuşulduğunu aktardı. Öğrencilerin Süleymancılar ve Menzil gibi yapıları sorduğunu belirten Çakır, asıl sorunun “cemaatlerden geriye ne kaldı” olduğunu vurguladı. Çakır, ertesi gün cemaatler içinde etkili bir tanıdığıyla uzun bir görüşme yaptığını ve onun da içeriden gözlemlerini paylaştığını söyledi.
“Cemaatler güçlü görünüyor ama kırılganlaştı”
Çakır, cemaatlerin bugün görünürde güçlü olduğunu ve iktidarla karşılıklı bir ihtiyaç ilişkisi içinde bulunduğunu söyledi. Ancak yapıların aslında ciddi biçimde kırılganlaştığını öne sürdü. Bunun iki somut örneği olarak İsmail Ağa cemaatinde Mahmut Hoca’nın ölümünün ardından yaşanan dağılmaları ve Menzil cemaatinde şeyhin ölümü sonrası çocukların birbirine girmesini gösterdi. Çakır, bu bölünmelerin İslam tarihinde ve cemaatler tarihinde yeni olmadığını ancak Türkiye’de hızla yaşandığını belirtti. Ayrılıklarda dini bir tartışmanın bulunmadığını, gündemin “ben daha iyi yönetirim, şu imkanları ben daha iyi kullanırım” eksenine sıkıştığını ileri sürdü.

Çakır, 1985’ten bu yana iki boyutun belirleyici olduğunu söyledi
Çakır, 1985’ten itibaren izlediği cemaatlerin yükseliş döneminde iki temel boyutun belirleyici olduğunu aktardı, bunlardan birincisinin insanların anlam arayışı ve dinle ilişkilerini derinleştirme isteği olduğunu söyledi. Çakır, ikincisinin ise merkez tarafından dışlanan insanların sosyal dayanışma ihtiyacı olduğunu belirtti. Çakır’a göre cemaatler özellikle Anadolu’da ve alt gelir grubundan kişilere hem uhrevi hem dünyevi bir dayanışma alanı sunuyordu. Çakır, iktidara gelinip merkeze yerleşildikten ve imkanlar arttıktan sonra dayanışma boyutunun geride kaldığını, yerini kazanılanı koruma ve daha fazla kazanma çabasının aldığını vurguladı. Ayrıca Çakır, cemaatler üzerinden çocuk işe yerleştirme ve ihale alma gibi pratiklerin artık bir yoksulluk mağduriyeti değil, edinilmiş gücü artırma biçiminde işlediğini öne sürdü.
Çakır cemaatlerin dünyevi alana taştığını vurguladı
Çakır, cemaatlerdeki işlerin artık iyice din dışı alana taştığını ileri sürdü, medreselerin ve çocukların oradaki eğitimlerinin sürdüğünü ancak Cübbeli Ahmet Hoca’nın sohbetlerinde konuştuğu konuların büyük kısmının “bu dünyanın ıvır zıvır işleri” olduğunu söyledi.
Çakır, tasavvufa yüklenen içe kapanma ve “bir lokma bir hırka” anlayışının geride kaldığını belirtti, Cübbeli Ahmet Hoca’nın profesyonel bir ekiple çekilen videolar üzerinden bir tür YouTuber’lık yaptığını aktardı.
Çakır, cemaatlerin “lale devri”nin sonuna hızla yaklaştığını öne sürdü, tarikat ve cemaat meselesinin artık bir mesleğe dönüştüğünü vurguladı. Çakır, bu yapıların sahibi, CEO’su, insan kaynakları müdürü ile ülke ve dünya çapında şubeleri olan şirketler gibi işlediğini aktardı. Ayrıca Çakır, dijital imkanları sonuna kadar kullanan bazı yapıların belli ölçüde başarılı olabileceğini, bocalayanların durumunun ise parlak olmadığını söyledi.
- Murat Yetkin yazdı – Salgın felakete dönüşüyor: Sorumlusu kötü yönetim
- Murat Yetkin yazdı: Türkiye ayrıcalık ve çifte standartlar ülkesine dönüştü
- İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Prof. Ahmet T. Kuru yeni kitabını anlatıyor
- Dünya Alem (46) – Cüneyt Akman anlattı: Enflasyonun nedeni ekonomik kriz mi, politik dönüşüm mü?
- Ruşen Çakır yorumladı: İktidar CHP’ye yönelik saldırılarını şiddetlendiriyor
Video deşifresi
Cemaatlerden geriye ne kaldı? | Ruşen Çakır yorumladı
Hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Cuma günü Boğaziçi Üniversitesi’ndeydim. Eski meslektaşım artık akademisyen olan Ahu Özyurt’un öğrencileriyle bir sohbet ettik. Bir sınıfta her şeyden bahsettik; gazetecilikten, siyasetten ve tabii ki benim ilgi alanım olan çok eskiden beri İslami hareketten, İslami gruplardan ve cemaatlerden. Orada öğrencilerin içerisinde yanılmıyorsam 3 ya da 4 tane başörtülü öğrenci de vardı. Orada şu soru ortada; yani Süleymancılar soruldu, Menzil soruldu vesaire ve şu soru aslında ortaya çıktı: Cemaatler ne yapıyor? Aslında soru: ‘‘Cemaatlerden ne kaldı?’’ sorusu olsa gerek. Şimdi bunu neden söylüyorum? Birazdan anlatacağım neler düşündüğümü. Tesadüf bu ya, ertesi günü yani dün uzun zamandır görmediğim, cemaatler içerisinde etkili olan bir arkadaşımla uzun uzun muhabbet etme imkanı da oldu. Ne zamandır baş başa olmamıştık; onunla da esas olarak bunları konuştuk. O, içeriden birisi olarak kendi gözlemlerini anlattı. Şimdi bakıyoruz, her yerde bir şekilde cemaat haberleri var. Devletin içerisindeki cemaatler, şu cemaatin yurdunda yaşanan şu skandal, bu cemaate tahsis edilen devlet imkanları, bürokrasideki hangi cemaat daha güçlü, hangisi değil; bunlar sürüp duruyor.
Bir de tabii ki birtakım popüler isimler var; ilk akla gelen Cübbeli Ahmet Hoca. O da sürekli video çekerek daha doğrusu ders veriyor ama konuşmalar yapıyor ama bunların videoları çok profesyonel bir şekilde bir ekiple çalışıp bunlar üzerinden aslında bir YouTuberlık yapıyor. Cemaatler şu haliyle güçlüler; iktidarın onlara ihtiyacı var, onların iktidara ihtiyacı var. Çok güçlü gözüküyorlar ama aslında çok kırılganlaştılar. Bunun örneğini nerede gördük? İki tane peş peşe yaşanan olay: İsmailağa Cemaati’nde Mahmut Hoca’nın ölümünden sonra yaşananlar, dağılmalar, etmeler, herkesin ayrı baş çekmesi ya da daha sonra Menzil Cemaati’nde şeyhin ölümünün ardından çocuklarının birbirlerine girmesi ve herkesin o yapıdan bir şeyi kapıp götürmesi birdenbire. Aslında bu bölünmeler, etmeler İslam tarihinde ve İslami cemaatler ya da tarikatlar tarihinde ilk defa olan şeyler değil ama Türkiye’de artık bunlar hızlı bir şekilde oluyor ve esas olarak biz neyi konuşuyoruz? Kim kimden neden ayrıldı meselesine baktığımız zaman ortada İslami bir tartışma filan yok, dini bir tartışma filan yok; ortada “Ben daha iyi yönetirim, şu imkanları ben daha iyi kullanırım.” şeklinde bir tartışma var.
Benim 1985’ten itibaren izlediğim cemaatlerin yükselişi döneminde iki tane temel boyut vardı: Birisi tabii ki insanların bir anlam arayışı; kendilerine bir anlam arıyorlar, dünyada tutunacak yer arıyorlar ve bu anlamda dinle olan ilişkilerini daha da derinleştirmek isteyen insanlar var ve cemaatler böyle bir imkan sağlıyordu. Bir diğer husus da büyük ölçüde merkez tarafından dışlanmış olan bu insanlar sosyal bir dayanışma ihtiyacı içerisindeydiler; yani toplumsal olarak dışlanmışlıklarını giderecek bir imkan, bir ortam. Gidilen cemaatler onlara hem bu anlamıyla bir uhrevi dinsel bir imkan tanıyordu hem de bir dünyevi imkan ama dünyevi imkan gerçekten onların dışlanmışlıklarını birazcık azaltıcı bir dayanışma alanı gibiydi cemaatler. Yani birbirleriyle dayanışan, özellikle Anadolu’da ya da alt gelir grubundan insanların dayanışma alanlarıydı. Sonra iktidara gelinip merkeze yerleşince, imkanlar artınca o dayanışma hususu geride kaldı; bu sefer kazanılanları koruma ve daha fazla kazanma. Cemaatler geçmişte de vardı; cemaat ilişkileriyle birtakım ticaret ilişkileri yapmak, devlet içerisinde etkili olmaya çalışmak falan vardı kısmen ama şimdi esas olarak belirleyici bu oldu ve siz cemaatler üzerinden çocuklarınızı işe yerleştirme, iş bulma, ihale alma gibi; bir yoksunluk, mağduriyet olayı değil, tam tersine edinilmiş olan bir gücü arttırma olarak yaşanmaya başladı.
Ama ortada çok ciddi bir kırılma var; o kırılma da Fethullahçılık olayı. Bu işin merkezinde Fethullahçılık vardı; sosyal anlamda İslamileşmenin merkezinde, devletin içerisine yerleşme, merkeze taşınmanın en tepesinde Fethullahçılar vardı. Onların kontrolündeydi ve diğer cemaatler de onların izin verdiği ölçüde varlık gösterebiliyorlardı ve birçok yerde Fethullahçılardan açıkçası dayak yiyorlardı. Şimdi Fethullahçıların devletle ya da siyasi iktidarla savaşa girip kaybetmesi ve tasfiyesiyle birlikte diğer cemaatlerin önü çok açıldı ama aynı zamanda da kapandı; çünkü toplum Fethullahçılık deneyiminden hareketle cemaatlere eskisi kadar güvenmez oldu. Çocuklarını okullara yollamak… Yani zamanında Fethullahçı okuluna giden çocuğun önü açıktı ama sonra birdenbire başına birçok şey geldi. Şimdi cemaatlere daha temkinli yaklaştıklarını görüyoruz, duyuyoruz. Bir diğer yandan da cemaatlerde artık işler iyice din dışı alana taşmış durumda. Bu uhrevi alan, yani insanların inanç ihtiyaçlarını giderme konusunda çok da fazla bir şeyler yapmıyorlar. Tabii ki yine medreseler var, tabii ki yine çocukların o medreselerde eğitimleri var ama bakın mesela Cübbeli’nin sohbetlerine; konuştuğu konular, cevap verdiği soruların büyük bir kısmı bu dünyanın ıvır zıvır işleri. Öyle bir tasavvufa yüklenen o anlam, içine kapanma, bir lokma bir hırka falan bunlar çoktan geride kaldı.
Bu haliyle bakıldığı zaman cemaatlerin önünde çok büyük bir endişe var. O da şu: Şu haliyle yaşadıkları, iyi kötü yaşadıkları altın çağı, yani asr-ı saadeti diyelim ona, kaybetme endişesi. Yani bu da nedir? İktidarın değişmesi halinde başlarına neler gelebilecek? Bunun örneğini belediyelerde, birtakım CHP’li belediyelerin kazanımlarıyla, AKP’den belediyeleri almalarıyla gördük ve birtakım cemaatlere sağlanan bazı imkanların, ucuz kiraların şunun bunun iptal edilmesiyle gördük; bunun çok daha büyümesi yolunda bir endişeleri var ve bir yandan geleceğe yatırım yapmak istiyor olabilirler ama böyle bir yatırım yapmaya kalktıkları ki bunun bir örneği bir ara Erenköy Cemaati ile ilgili yaşanmıştı, Erdoğan’ın kendilerine çok acımasız davranabileceği korkusu var. Dolayısıyla şu haliyle bakıldığı zaman cemaatlerin artık bir mutluluk sarhoşluğu içerisinde, nasıl denir, Lale Devri miydi? Öyle bir devir vardı Osmanlılarda; öyle bir dönemin hızla sonuna yaklaştıklarını söylemek ve de cemaat meselesinin, bu tür tarikat vesaire işte hepsi tarikat değil tabii bunların, bunların artık bir meslek haline dönüştüğünü görmek gerekiyor. Yani bir şirket gibi düşünün; bir sahibi var, CEO’su var, işte insan kaynakları müdürü var, şusu var, busu var, böyle bir de tabii ki ülke ve dünya çapında şubeleri var. Böyle işleyen mekanizmalar ki bazıları bu konuda çağın gereklerini, dijital imkanları sonuna kadar kullanıyorlar ve iyi kullanıyorlar. Onların belli anlamlarda daha başarılı olma ihtimali var ama bu konuda bocalayanların durumu pek de parlak değil.
Bugünün ithafı sinemamızın büyük bir ismine. Şunu söyleyeyim; Kadir İnanır şu anda sağlık sorunları yaşıyor ve onun için dua ediyoruz. Kendisinden daha önce bir yayında bahsetmiştim, ithaf etmiştim. Şimdi bir dönem Kadir İnanır’a rakip gibi bildiğimiz bir isim; evet, Aytaç Arman. Aytaç Arman, yıllara bakılınca 1970’li yılların başlarından itibaren yakışıklı kontenjanından sinemaya girmiş, aşk filmlerinde oynamış, macera filmlerinde oynamış; o tarihlerdeki hali bu, öyle söyleyelim. Sonra zamanla çok iyi yönetmenlerle, mesela ilk akla gelen Süreyya Duru ama Zeki Ökten, Ömer Kavur gibi isimlerle çok önemli filmlere imza atmış. Mesela ‘‘Güneşli Bataklık’’. ‘‘Kara Çarşaflı Gelin,’’ bu Bekir Yıldız’dan uyarlamaydı diye biliyorum. Zamanında çok büyük isim yapmıştı ve ödül kazanmıştı; Adana ya da Antalya, onlardan birisinde ödül kazanmıştı, 1975 yapımıymış, evet, 1975 ve senaryo Vedat Türkali. Vedat Türkali-Süreyya Duru ikilisinin, yani Vedat Türkali’nin senaryo yazıp Süreyya Duru’nun çektiği birçok filmde oynadığını biliyorum. ‘‘Düşman,’’ mesela burada da senaryo Yılmaz Güney, yönetmen Zeki Ökten; hep böyle önemli isimlerle filmleri var. ‘‘Adı Vasfiye,’’ bir Atıf Yılmaz filmi. Evet, orada da kiminle? Müjde Ar’la oynamıştı ve tabii ‘‘Kadının Adı Yok,’’ bu da Duygu’nun, Duygu Asena’nın o meşhur filminin uyarlaması.
Aytaç Arman kendi halindeydi diyelim; yani böyle Türk sinemasının starlarından olmasına rağmen çok fazla hakkında konuşulan, edilen birisi değildi, magazin yönü çok fazla olan birisi değildi, mütevazı bir hayatı olduğunu biliyorum. Adanalı, onu özellikle vurgulamak lazım; çünkü Türk sinemasında bir Adanalılık olayı var ve 69 yaşında hayatını kaybetti ki öleli 7 yıl olmuş, 2019’da hayatını kaybetti ve memleketine, Adana’ya defnedildi. Son yıllarında daha çok televizyon dizilerinde oynadığını hatırlayacaksınız; 2014’e kadar hep sinemada ve televizyonda var. Bu da işte ‘‘Av Zamanı’’ bu da zamanında bayağı üzerinde konuşulmuş iyi filmlerden birisi. İyi bir insan, iyi bir sinemacıydı Aytaç Arman; kendisini saygıyla ve sevgiyle anıyorum. Ve bu arada Kadir İnanır için de en iyi dileklerimi tekrar dile getirmek istiyorum, umarım sağlığına bir an önce kavuşur. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








