Emanuele Coccia: “Tüm canlı varlıklar, hepimiz bir tek ve aynı yaşamın parçasıyız”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Varlıklar durmaksızın başkalaşıma uğrayan tek ve aynı bir maddeden müteşekkil, diye açıklıyor, geçen hafta bir söyleşisini yayımladığımız filozof Emanuele Coccia, Le Monde gazetesinden Nicolas Truong’un yaptığı söyleşide. Haldun Bayrı çevirdi.

Filozof ve Sosyal Bilimlerde Yüksek Araştırmalar Okulu EHESS’te doçent olan Emanuele Coccia kısa süre önce “Başkalaşımlar”ı yayımladı (Métamorphoses, Rivages, 240 sayfa, 18 €). Bitkilerin neden dünyamızın bahçıvanları ve peyzajistleri/manzara uzmanları olduğunu açıklıyor.

Emanuele Coccia

Sizce neden bitkiler dünyanın metafizik yapısını her zaman değiştirmiş?

Bitkiler çok büyük bir rol oynar, zira bizi çevreleyen maddeden ve mekândan bir dünya yapan onlardır: Atmosferin oksijenlenmesinden (okyanuslar ve bakterilerle birlikte), ama bilhassa, bu gezegendeki ana enerji kaynağı olan güneş ışığının yakalanıp bütün canlıların kullanımına sokulmasından onlar sorumludur. Bu açıdan yaklaşıldığında da gezegenin çehresini, teninde kelimesi kelimesine yeryüzü-dışı bir kuvvet içeren bir şeye dönüştürürler: Gezegenimizin mineral maddesinde sarmalanan yeryüzü-dışı ufak ışıklardır bunlar. Her hayvanın bir ötekini yediğinde onun bedeninde aradığı da yine bu ışıktır (başka bir hayvanı mı bitkiyi mi yediğinin önemi yok): Her beslenme fiili yeryüzü-dışı ışığın gizli ve görünmez bir alışverişinden ibarettir; o hareketlerle bedenden bedene, türden türe, âlemden âleme dolaşır bu ışık.

Peki dünyanın bir hayvanat bahçesi değil de bir bahçe olmasının anlamı ne?

Dünya öncelikle bitkisel bir gerçekliktir: Ancak o bir bahçe olduğu için üstünde yaşayabiliriz. Aslında, cennetten hiç çıkmadık, kökendeki bahçeyi hiç yüzüstü bırakmadık. Onu asla terk edemeyeceğiz. Biz insanlar için dünyada olmanın anlamı, bitkisel yaşamın güneşten ve topraktan, sudan ve havadan yapmayı becerdiğiyle beslenmeye mahkûm olmaktır. Fakat dünyanın bir bahçe olması, bitkiler onun mümtaz içeriğini oluşturduğundan değildir: Aksine bu dünyanın bitkiler tarafından yapılmış, imal edilmiş olmasındandır. Dolayısıyla dünyanın bahçıvanlarıdır: Bu dünyayı yapan onlardır, bu dünyayı hayatta tutan onlardır. Biz insanlar ise, diğer tüm hayvanlar gibi, bitkilerin kozmik bahçıvanlık eyleminin nesnesiyiz. Bitkilerin çok sayıdaki kültürel ürünlerinden sadece biriyiz; tarımlarının sayısız nesnesinden biriyiz. Bitkiler manzara değildir, ilk manzara mimarlarıdır.

Sizin felsefenizde akıl neden çiçek oluyor?

Çiçek paradoksal bir organdır. Bitkilerin büyük bir kısmının cinsel organıdır — bu vesileyle Jean-Marie Pelt, birbirimize her çiçek buketi verdiğimizde çoğu zaman aslında bir penis ve vajina buketinin bitkisel eşdeğerini hediye etmekte olduğumuzu hatırlatır. Ama çiçeklerin çoğu kendi kendine döllenmeyi imkânsız ya da çok güç kılar: Üstelik, bitkiler sabit varlıklar olduğuna göre, “cinsel ilişki” olabilmesi için, üçüncü bir tarafın müdahalesi gerekir — bu bir hayvan da olabilir, atmosferik bir etken de.

Dolayısıyla bir çiçek, başka bir âleme ait olan bireyleri cinsel fiiliyatına dahil etme imkânı veren bir yapıdır. Köklü bir türler-arası karışım etkenidir. Ama bilhassa, bitki türleri genetik ve biyolojik yazgılarını çiçekler vasıtasıyla bir başka türün eline bırakırlar. Dolayısıyla çiçek, muayyen bir tarzda, kendi türünün düşünen kafasında bir başka türü dönüştüren tuhaf bir mekanizmadır. Biri öbürünün ruhu hâline gelen çok sayıda tür arasında bir biyolojik eklemlenmeyi sağlar.

Ama dahası var. Hangi çiçeğin hangi başka çiçeklerle çiftleşmesi gerektiğiyle ilgili olarak böceklerin kararları ya da seçimleri akılcı bir hesaba değil tada dayalıdır: Çiçekteki şeker miktarı ya da estetik görünümdür seçimlerini belirleyen. Dolayısıyla bitkisel evrim diğer türlerin zevkine dayanmaktadır; akılcı herhangi bir hesaba değil. Bir türden alınan tat öteki türlerin yazgısını belirler. Türler arasındaki her ilişki sadece olumsal bir şey gibi okunmakla yetinilmeyip, bir sanatçı ile elinde yoğurduğu malzeme arasındaki ilişkiye benzer bir şey gibi, ya da daha iyisi, müze müdürüyle sanatçı arasındaki ilişki gibi okunabilir.

Bu açıdan bakıldığında böcekler, bitkisel ruhlar olarak, polenlerini yaydıkları bitkilerin müze müdürleridir. Öte taraftan bakıldığında ise, bu çiçekli bitkiler arıların bir sanat enstalasyonudur/yerleştirmesidir, zaman içinde kalıcı olan bir nevi bienaldir. Öyleyse evrim, tabiattaki modadan başka bir şey değildir; milyonlarca yıl boyunca süregiden, bir türün başka türlere yeni elbiseler giydirdiği bir defiledir. Her manzara bir çağdaş sanat gösterisi ya da bir moda koleksiyonuna eşdeğerdir. Aklın bir çiçek olduğunu söylemek ise, düşüncenin erdişi/hermafrodit ve kuir/queer olduğunu ileri sürmektir: Daima türleri ve esansları karıştırmaya hizmet eder, ayırmaya değil.

Sizden okuduğumuza göre, durmaksızın değişikliğe uğrayan tek bir maddeyiz. Başkalaşımın bir politikası var mı?

Ancak bütün canlı varlıkların türleri ne olursa olsun tek ve aynı hayatı yaşadıklarını kabul edersek, gezegen çapında bir çevre siyaseti kurulabilir. Bize can veren ve içimizden akan yaşamın bir kara hindibaya, bir cennetkuşuna, ama aynı zamanda mantarlara, bakterilere ya da bunca ölüme yol açmış virüslere de can verip içlerinden akan yaşamla aynı olduğunu kabul edersek, gezegene bakışımızı, ona karşı tavrımızı ve davranışlarımızı değiştirebiliriz ancak. Hepimiz, maddesi değişmeksizin durmadan farklı biçimlerde üreyen tek ve aynı bir yaşamız. Bu özdeşlik karşısında, her mülkiyet, her sınır anlamını yitirir.

Başkalaşımların filozofu Emanuele Coccia

Ekolojinin dandy’si, felsefenin ufo’su. Deneyimlerden, tanışmalardan ve melezleşmelerden hoşlanan duyarlı ve derin bir entelektüel aynı zamanda. Kitapları çağdaş sanat sergilerine, tiyatro performanslarına, mimarlık düşüncelerine esin kaynağı oluyor. Ona göre dünya, durmaksızın başkalaşıma uğrayan tek bir maddeden yapılmış. Zira “Her şey her şeyin içindedir” der Anaksagoras. “Yaşam, Gaia denen o kocaman tırtılın kelebeğidir, bu gezegenin başkalaşımıdır o” diye yazıyor Coccia “Başkalaşımlar”da (Métamorphoses), felsefesini özetlemek için.

Bir Coccia üslûbu, müziği, estetiği var. Kitapları, Alman filozof Peter Sloterdijk’teki metafor sanatını ve birlikte çalışmış olduğu İtalyan filozof Giorgio Agamben’deki ince nesri hatırlatıyor: “Dehâsı düşünceyi bütünsel bir boyuta eriştirme kapasitesinde bir dost: Herhangi bir şeyin herhangi bir yerinden yola çıkarak düşünülebilir. Bu yüzden,” diyor Coccia, “felsefe her zaman beklenmediği yerden fırlamış olan dallar-dışı bir faaliyettir”: Platon’da edebiyattan, Aristoteles’te biyolojiden, Ortaçağ’da ilâhiyattan, Marx’ta ekonomiden… Sosyal Bilimlerde Yüksek Araştırmalar Okulu EHESS’te doçent olan Emanuele Coccia, “Bugün dizginsiz bir arzuyla yola çıkarak bilgiler üretme isteği üniversitelerin içinden ziyade dışında mevcut; özellikle çok etkin bir felsefe laboratuvarı olan sanatta” diyor.

Kızkardeşini seçkin bir okula, Emanuele’nin ikizi Matteo’yu ise bilişimde uzmanlaşmış bir kuruluşa yerleştiren annesindeki “bilinçsiz feminizm”in itelemesiyle, Emanuele Coccia Orta İtalya kırsalında bir ziraat lisesinde okumuş. Bitkisel yaşama bu dalış onun dünyaya bakışına “nihai bir damga vurmuş”. Zira bu dünya, “hayvanat bahçesinden ziyade bir bahçedir” diye yazıyor, çağdaş düşüncedeki “bitkiselci dönemeç”e damga vuran “Bitkilerin Yaşamı, Karışımın Bir Metafiziği” (La Vie des plantes. Une métaphysique du mélange, 2016) adlı kitabında.

Konuya destursuz dalmak

Ergenliğinde panteist (vahdet-i vücûdcu) olmuştur ve bütün varlıkların tek ve aynı bir yaşamla canlandığını düşünmektedir. Ortaçağ Hıristiyan ilâhiyatını çok çalışmış olmasına rağmen, panteistliği bir şekilde değişmemiştir. Bu kitap Monaco Felsefe Buluşmaları’nın uluslararası ödülünü alır ve on kadar dile çevrilir. 2001’de ölen ikiz erkek kardeşine ithaf ettiği bir denemedir. Zira “Felsefe Nedir?”de (Qu’est-ce que la philosophie?, 2019) yazdığına göre, “Onun ölümünden beri, önüme gelen herhangi bir şeyle kendimi özdeşleştirmeye ve geçici olarak görünümünü yitirmiş bir ikizin söz konusu olup olmadığından hiç emin olmamaya iten bir içgüdü, bir arzu, bir kuvvet var”.

“Ontolojiyi tepetaklak eden” Bruno Latour’dan derinlemesine etkilenen, ikizliğin filozofu Emanuele Coccia, konuya destursuz dalmaktan çekinmez. Bu şekilde ekolojinin düşünmediklerini, özellikle de isminde bulunup sürekli karşımıza çıkan ev metaforunu (“ekoloji”, kelimesi kelimesine “ev bilimi”dir) eleştirir. Bu ev “saplantısı” nereden gelmektedir? “İyice düşünüldüğünde, bütün bunlarda doğal hiçbir şey yok” diye cevaplıyor. “Canlı varlıkların aralarında sürdürdükleri ilişki neden bizim evcimen sosyalliğimize benzemek zorunda olsun? İbsen’in ya da Tolstoy’un çıkıp bize evlerin pek de öyle mutlu yerler olmadıklarını öğretmelerine mi ihtiyacımız var?” Aynı şekilde, anti-türcülüğün ve bazı veganlık biçimlerinin giriştikleri, “beslenmenin suç hâline getirilmesi”ne karşı da sert çıkıyor; çünkü “beslenme, bütün canlıların ötekilerin bedeniyle alışverişe girdikleri o reenkarnasyon/tenâsüh/ruh göçü fiilidir”.

Kendine has bir atmosferi olan felsefesi, bilhassa “Hissedilen Yaşam”da (La Vie sensible, 2010), ama aynı zamanda, nesneye, özellikle de bir ahlâk biçimi telakki ettiği reklama bir itibar iadesi teşkil eden “Şeylerdeki İyilik”te (Le Bien dans les choses, 2013) vücut bulmuştur. Mimar Stefano Boeri’nin tasarladığı, bitki ve ağaçlarla sarılı kulelere verilen adla, “dikey orman” üzerine yazdığı Paris ve Milano arasında, kozadan kozaya atlayan bu karışım filozofu, hiçbir zaman daldan dala uçuşan kelebek izlenimi vermeden başkalaşımlarının peşini bırakmıyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus