Emanuele Coccia: “Virüsler bize herhangi bir varlığın şimdiyi yok edip bilinmeyen bir düzen kurabildiğini hatırlatıyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İtalyan filozof Emanuele Coccia, yeni denemesinde, sarstığı kadar sakinleştirici de olan bir tez geliştiriyor: İnsandan bitkiye, bu arada bakteriye kadar tüm canlılar, ne başı ne sonu olan ve yüzyıllardır aktarılıp gerçekte hiç kimseye ait olmayan tek bir yaşamı paylaşır. Libération’dan Sonya Faure’un söyleşisini Haldun Bayrı çevirdi.

Emanuele Coccia

Bitkilere saygısını ilettiği “Bitkilerin Yaşamı”nın (La Vie des plantes, Payot et Rivages, 2016) başarısından sonra İtalyan filozof Emanuele Coccia, Métamorphoses (“Başkalaşımlar”) adlıkitabında, canlıların karışımı ve dönüşümü üzerine düşünmeye devam ediyor. Radikal ve sarsıcı bir tezi var: İster insan, ister bakteri, virüs, bitki ya da hayvan, hepimiz tek bir yaşamız; bu yaşam biçimden biçime geçiyor, yüzyıllardır türden türe, âlemden âleme aktarılıyor ve bu minvalde sürecek. Yaşamın devamlılığını tasvir ederek insanı tekrar yerli yerine oturtan, onun da niceleri gibi bir vasıta olduğunu gösteren bu ışıltılı denemede sakinleştirici bir şey var. O zaman doğum başlangıç, ölüm de son olmuyor artık.

Canlılar arasındaki bağlar üzerine çalışan sizin gibi birine koronavirüs ne esinliyor?

Her virüs endişe vericidir: Yaşamı, başkalarının yaşamının dönüşmesidir (bazen ölümle). Bize ait telakki ettiğimiz yaşamın bizim olmadığının ispatıdır: O her an bir başkasının yaşamı olabilir; bedenimize yerleşip onun efendisi hâline gelebilen, biyolojik ve anatomik bakımdan en uzak varlığın, virüsün yaşamı bile olabilir.

Virüs her yaşama özgü değişimin kanıtıdır, ama canlı varlıklardan ayrık biçimde var olur gibidir: Bu anlamda geleceğin kusursuz örneklendirilmesidir. Gelecek de, bir virüs gibi, yaşamın bize ait olmayan bir gelişme kuvvetidir; bireyleri ve halkları dönüşmeye, olduğu yere kazık çakmamaya mecbur eden iyi huylu bir hastalıktır. Bu yüzden geleceğin, geçmiş gibi, bir anıt gibi var olmaya ihtiyacı yoktur: En ufak gerçekliktir ve tıpkı koronavirüs gibi yüzyılların eseri devasa bir teknik aygıtı ve bir gezegenin yaşamını bir anda krize sokabilir.

Her virüs, özellikle de bu virüs, bir canlı varlığın gücünü onun biyolojik, beyinsel, nöronal donanımlarıyla ölçmemeyi öğretiyor bize yani. Bizim garip narsisizmimizi de hükümsüz kılıyor: Antroposen’de/İnsan Çağı’nda, negatif de olsa azametimizi seyre dalakalıp habis ve yıkıcı güçlerimizle kendimizi yüceltiyoruz… “Bakın, biz ne kadar güçlüyüz” diye. Virüsler bize herhangi bir varlığın şimdiyi yok edip, bilinmeyen ve beklenmedik bir düzen kurabildiğini hatırlatıyor. Son olarak koronavirüs, yaşamın sınırlara, siyasî bütünlüklere, ırk ayrımlarına gülüp geçtiğini, her şeyi karıştırdığını, her şeyi birleştirdiğini gösteriyor. Hayli özgürleştirici bu.

Size göre yaşamın baş özelliği başkalaşım mı? Nasıl tanımlamalı bunu?

Başkalaşım şimdiki, geçmişteki ve gelecekteki bütün canlılar arasındaki devamlılıktır: Hepsi tek ve aynı yaşamı paylaşırlar. Önünüze gelen canlıya bakın: Zorunlu olarak kendinden önce gelen ve onu doğuran yaşamın dönüşümüdür. O bu önceki yaşamdır da, ama aynı zamanda başka yerde ve farklı biçimde var olabilmektedir. Bu devamlılık yalnızca aynı türün içindeki doğuşların düzeni değildir, aynı zamanda bütün yaşam biçimleri arasındaki bağdır da. Darwin’e göre, bütün türler önceki bir türün bir başkalaşımıdır: Bütün türler, yüzyıllardır türden türe, âlemden âleme aktarılan aynı yaşamdır ve bu minvalde devam edecektir. Her birimiz ötekilerin hayatıyız: Başkalaşım budur. Annemin bedeninden fırlatılmış ve ondan farklı biçimde yaşamaya mecbur hayatıyım ben. Ama türlerinin dışına fırlatılmış primatların da hayatıyım aynı zamanda; içimdeki bir virüsün hayatıyım ve yakında bedenimden beslenecek bitkilerin hayatı olacağım…

Yaşamın bu devamlılığı, doğumun bir başlangıç olduğu fikrini de sorguluyor…

Doğum mutlak bir başlangıç ve bireysel bir süreç gibi algılanır; oysa tek bir yaşamı bir biçimden diğerine, bir türden diğerine götüren bir geçittir. Olduğumuz ve dışavurduğumuz yaşam bizden önce vardı; ebeveynlerimizin yaşamıydı, ve de onların ebeveynlerinin yaşamlarıydı — gezegendeki yaşamın başlangıcına kadar varan kesintisiz bir geçit bu. Birey, tür ve Yeryüzü, birbirleriyle iletişimi bu geçitte kurar ve bu geçitte birbirlerini başkalaştırırlar. Bunun için doğumdan daha evrensel bir şey yoktur: meşe, mantar, kedi, bakteri… doğumla tanımlanmış varlıklardır hepsi. Her çocuk kökendeki maddesine bir başkalaşımı dayatmış bir bedendir, her varlık başka bir bedenin içinden doğar: Doğmak, kendi tarihini dünyanın tarihinden ayıramamaktır. Doğuş bu anlamda yaşamın bir göç sürecidir; içimizde bir ben’i, başka yerden gelen bir soluğu, başka kaderlere göç etmeye bırakırız. Her doğum levha tektoniğinin bir devamıdır.

Buna rağmen, doğum bir tabudur. Hayat verme fırsatını bulamamış erkekler hükmeder kültürümüze. Kuşkusuz bu yüzden ölüm bizde bir saplantıdır, oysa bir sır gibi kalan doğum üzerine çok az çalışma ve literatür vardır.

Böylelikle, ölüm yaşamın zıddı olarak düşünülemez mi?

Ölüm, yaşamın bir türden diğerine geçişlerini sağlayan bir kozadır. Bir insan yaşamının tanımladığı bedenleri başka yaşam biçimlerine açar; bu bedenin ne yazık ki –ya da iyi ki– solucanlara, bakterilere, mantarlara yemek olması ve bu yaşamın başka bedenler içinde dönüşecek olması anlamında.

Yaşam bir insan bedeninde, bir solucanda ya da bir çiçekte aynı mı yani? Baş döndürücü bu!

Ama özgürleştirici de. Her ne olursa olsun, benli veya bensiz, ve başarısızlıklarıma rağmen, sürecektir bu. Sadece ben söz konusu değilimdir, yeri sarsan bir kuvvet gibi geçmiş ve gelecek yaşam katediyordur beni. Ama bu beni muazzam yatıştırıyor!

Size göre yemek yeme fiili yaşamın başkalaşımında çok önemli. Ne bakımdan bir evrensellik tezahürüdür bu?

Beslenmenin en iç açıcı tecrübesi buradadır: Yenilen varlıkla aynı yaşamı yaşarız. Canlılar arasındaki bu akrabalık bağı 18. yüzyılda ekolojinin temellerindendir. Başlangıçta büyük bir rezalete yol açmıştı bu, zira herkesin herkese karşı bir savaşı fikrini dolaşıma sokmaktaydı. Bu savaşı yatıştırmanın bir şekli hâdisenin termodinamiğe tercümesi olmuştur: Enerji alışverişi olarak yemek. Ama bu metafor sadece canlı şeyler yediğimizi, canlı olmayanı yiyemediğimizi söylemiyor. Her yediğimizde, yiyenin ve yenilenin yaşamının mutlak özdeşliğinde yoğunlaşırız. Sadece, domatesin içinde can olduğunu söylemek anlamına gelmez bu. Benim içimde de domates vardır; dolayısıyla paylaşım alanı sadece enerjiyle ilgili değildir, metafiziktir de. Yeme fiili canlının çoğaltılması ve yaşamın bütünsel bir paylaşımı fiilidir. Bir varlık yok olur, ama hakikaten yok olmaz, zira bir yaşamın akışını sürdürmesini sağlar bu.

Burada veganlığa ve hayvan hakları davasına kuvvetli bir eleştiri mi var?

Anti-türcülük türlerin olmaması anlamında geçerlidir; her tür, bir yamalı bohçadır, başka türlerin bir karışımıdır. Bundan sonra, insan diğer türlerden daha muteber telakkî edilemez, çünkü insanlık yoktur, sadece başka canlıların bir Frankenstein’ıdır bu. Her yerde aynı olan yaşamın muvakkat bir toplanma hâlidir. Dolayısıyla insanın her şeyi yemeye hakkı vardır, tıpkı virüsün de her şeyi yok etmeye hakkı olduğu gibi. Bazıları, insanmerkezciliği aşmak isterken, insanlara verilmiş hakları hayvanların hepsine yaydılar. Ama hayvan sorunu aslında, “insanca, fazla insanca” bir sorun. Yaşamın kaynağı olan bir fiil, yani yemek, suç ilan ediliyor. Animalistlerin yaşam anlayışı temelde küçük burjuva ve aşırı liberal bir anlayış. Herkes kendine ait olanla kalmalı ve ötekilere dokunmamalıymış. Yaşam mülkiyeti ve tanımlanmış kesin bir kimlik fikrine dayanan bir görüş bu; benim savunduğum başkalaşım fikrinin ise zıddında yer alıyor.

Eğer yaşamımızda, sizin yazdığınız gibi, “bireysel ya da bize münhasır hiçbir şey yok” ise, şu kısacık ömrümüzü nasıl yürütmeli ve “benlik” mefhumu olmadan hangi felsefeyi yaratmalı?

Yaşamın kişisel olmadığını söylemek benliğin olmadığı anlamına gelmez. Yaşam her birimiz için illâki tekildir. Ama bu benliğin temeli çitle çevrili değildir, bu benliğin kaynağı ile biçimi çakışmazlar. Benlik sadece bir vasıtadır, kendinden başka şeyi taşıyan bir şey. Somut bir örnek alalım: Her birimiz başka birinin oğlu veya kızıyız. Ben annemin teniyim. Asıl itibariyle, sureti çıkarılmış ve annemin bedeninin dışında ondan farklı biçimde yaşamaya mecbur edilmiş annemim ben. Bireyselliği, tekilliği yapan da bu ayrımdır. Belki yaşamın neden o kadar zor olduğunu, neden o kadar acemice/hoyratça yaşadığımızı da açıklıyor bu: Annemin yaşamını yaşamak için programlanmıştım, başka birini değil. Bu tekillik bir kazadan doğmuştur. Bu düşünceleri insanlık düzeyine yaymak gerekirdi: Türler diye adlandırılanlar, insanlar ile primatlar gibi, virüsler ile mantarlar gibi Siyam ikizlerini ayırt etme olanağını veren o kazalar bütünüdür… Birbirimizden uzaklaşmışız, farklı çizgilerdeyiz, ama aynı yaşamız.

İklimdeki değişim konusunda alarma geçirmek için “Evimiz yanıyor” deniyor sık sık. Ama size göre, bu ortak yaşamdan bahsetmek için etkili bir imge değil ev. Neden?

Hatta tehlikeli bir imge bu! Ekoloji artık uzaklaşılması gereken ataerkil bir zemine dayanıyor. Evi ideal ve mutlak bir düzen gibi düşünmek çok güzel bir şey değil. Ev bireyler arasında barışçıl bir birlikte varoluşu barındırır elbette –ki o da her zaman kesin değil–, ama özellikle, tanım itibariyle bir dışlama aracıdır: Evimdeyim ve ötekiler dışarıdalar. Bizatihi ekoloji ismi bu imgeye dayalıdır[1866’da Alman biyolog Ernst Haeckel tarafından icat edilmiştir; Yunanca oikos, “ev”, ve logos, “bilim”den, Fr.Y.N.].

Tarihsel olarak, yeryüzündeki canlı türlerinin tamamını ilk düşünmek istemiş olan kişi Carl von Linné (1707-1778) olmuştur; o sırada türlerin sabit olduklarına inanılıyordu. Nitekim, türler arasında hiçbir akrabalık bağının kurulmadığı sabitleyici bir evrende, canlının tamamını kavramak için tek mümkün bakış açısı Tanrı’dır. O dönemdeki natüralistleri kınayamayız, başka türlü yapamazlardı: Tanrı herkesin babası olduğundan, dünyayı bu babanın yönetip hüküm sürdüğü ev gibi tasarlamak zorundaydılar. Ama aslında ataerkil bir hayalgücüdür bu: Ev her bir üyenin kendine verilen yerde işe yaradığı bir mekândır. Ekoloji ise canlıları ebediyen ev hapsinde düşünen bir bilimdir. Oysa gerçekte durmaksızın yaşamı ve ötekilerin bedenlerini işgal ederek taşınırız; bu yüzden ekoloji sözcüğünü silmek ve şehrin hayalgücünü tercih etmek gerekir. Oysa ailenin ve evcil yaşamın dehşetini kınayan bir ekoloji İbsen’i gerekir bize!

Kaynak: Libération

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus