Erdoğan’ın dayattığı başkanlık sisteminin armağanı: Bildiğimiz siyasetin ölümü

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Başkanlık sistemine geçildiğinden beri Türkiye’de siyasi partilerin hangi konuda ne düşündüğü ve önerdiğinden ziyade hangi partilerle yan yana durduğu veya durabileceğini konuşup tartışıyoruz. Siyaseti ittifak pazarlıkları kıskacından çıkarmanın imkanı var mı?

Yayına hazırlayan: Hande Sena Kandemir

Merhaba, iyi günler. İzleyenler vardır –ya da dinleyenler diyelim–, gazetecilik anılarımı anlattığım “Gomaşinen” diye bir podcast dizisi yapıyorum. Bayağı da oldu ve onu yaparken tabii arşivime gidiyorum. Geçmişe bakıyorum, biraz hafıza tazelemek için. Şimdi, önümüzdeki haftaya, yani cumartesi günü Erdoğan’ın nasıl belediye başkanı seçildiğini anlatacağım. Kaç yıl oluyor? Neredeyse 94’te seçildi: 27 yıl olmuş. 27 yıl öncesine gittim. O dönemde yazdıklarımı ve yazılanlara baktım. Bugünü görünce arada ne kadar büyük bir uçurum olduğunu bir kez daha gördüm. Aslında 27 yıl önceye gitmeye gerek yok. Diyelim ki beş on yıl öncesinde de Türkiye’de siyaset bambaşka türlü yapılıyordu ve bir süredir siyaset tamamen değişti. Aslında şöyle söylemek lâzım: Aslında siyaset yapılmıyor diyelim — ya da yepyeni bir tür siyaset girdi Türkiye’nin gündemine, Erdoğan’ın dayatması başkanlık sistemiyle. Bu yepyeni türün aslında siyaset olduğunu söylemek de çok doğru değil. Buna belki de başka bir kavram bulmak lâzım. Çünkü siyaset yakın bir zamana kadar hâlâ dünyanın birçok yerinde, sorunlar konusunda, olaylar konusunda, bunların tahlil edilmesi, saptanması ve bunların çözümü konusunda birtakım öneriler geliştirmek ve bunu bir parti örgütlenmesi ya da hareket örgütlenmesiyle topluma anlatmak idi. Toplumun belirli kesimlerinin katkısını alarak da, eğer bir iktidara sahip olunursa bunların hayata geçirilmesi için çalışmak gibi basit, çok basit bir anlatıdır. Ama ne zamandır Türkiye’de sorunlar konuşulmuyor. Bu sorunların konuşulmaması, sorunların olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine sorunlar alabildiğine derinleşiyor. Özellikle ekonomik alanda, uluslararası ilişkilerde de sorunlar alabildiğine derinleşiyor ve sorunlar derinleştiği ölçüde siyaset yapmaktan uzaklaşılıyor. Bugüne bakalım: Mesela bugünün öne çıkan haberleri nedir? DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu ziyareti ve iki parti arasındaki temaslar ya da AK Parti yöneticisi Mahir Ünal’ın yaptığı açıklamalar, onun bir televizyon kanalında, “Millet İttifakı içerisinde İYİ Parti ve Saadet Partisi’nin yeri bizim için ayrı” demiş olması özellikle. Düne baktığımız zaman, dün de HDP’nin partilere daveti, muhalefet içerisindeki parti genel başkanlarıyla buluşma davetleri — ki dün Eş Genel Başkan Mithat Sancar ile canlı yayında bunu konuştum, bu stüdyoda, izleyenler vardır. O da muhalefet partilerine yaptıkları çağrıyı tekrarladı. Kabul edenleri ve cevap beklediklerini söyledi. Sonuçta baktığımız zaman, Türkiye’de siyaset esas olarak ittifaklar üzerinden yürüyor. İttifak partilerinin tek tek ne yaptığı ve ne dediğinden ziyade, partilerin kimlerle yan yana durduğu, durabileceği ve bu yan yana durmanın seçim aritmetiğini nasıl etkileyeceğine bakılıyor. Sonuçta Erdoğan’ın Türkiye’ye dayattığı sistemde yüzde 50 + 1 oyu alan her şeyi kazandığı için, bütün kavga onun üzerinden oluyor ve bu yüzde 50 + 1 oya ulaşmanın yolu da esas olarak Türkiye’de vatandaşların yaşadığı sorunlara sahip çıkmak, onları çözme yolunda ikna edici açıklamalar getirmek değil. Bu yüzde 50 + 1’i hangi denklemle bulabilecekleri üzerine kafa yormak ve bunun için birtakım müzakereler, pazarlıklar yürütmek; hem bir taraftan kendi ittifakını güçlendirirken, karşı taraftaki ittifakı da zayıflatmaya çalışmak. Tamaman böyle köşe kapmaca şeklinde devam eden bir siyasetimiz var. Şimdi böyle bir olayın içerisinde, her türlü oyun değeri oluyor. Eski parlamenter sistemde bir de seçim barajı vardı. Yüzde 10’u aşan partiler üzerinden siyasî hesaplar yapılıyordu. Koalisyon olacaksa olacaktı, ya da yakın zamana kadar Türkiye’de bir tek 2015 Haziran seçimlerinde bu bozuldu. Son yıllarda tek parti çıktığı için sorun da olmuyordu. 2015’te Haziran seçimlerinde koalisyon sonucu çıktığı için Erdoğan orada olaya müdahil oldu. Kasım’da tekrarlanan seçimde tekrar AKP’yi tek başına iktidar yaptı ve ondan sonra da ülkeyi bu “koalisyon belâsı”ndan kurtarmak için –öyle söylendi– başkanlık sistemine sürükledi.

Ve şimdi başkanlık sistemine geldiğimizden beri –hatta gelir gelmez–, koalisyonların önceden kurulduğu bir ülke haline dönüştük. Bunun adı koalisyon değil de ittifak oluyor, seçim ittifakı oluyor. Gerek parlamento seçimi için gerekse başkanlık, ama esas olarak başkanlık seçimi için ittifaklar söz konusu. Her türlü partinin bir şekilde böyle bir tabloda önemi olabiliyor ve dolayısıyla küçük partilerin sayısının daha fazla artmaya başladığını gördük. AKP’den çıkan partiler, MHP’den çıkan parti, CHP’den çıkması söz konusu olan parti ve de zaten küçük olan Demokratik Sol Parti’den kopan, ama gözünü esas CHP tabanına diktiği anlaşılan Mustafa Sarıgül’ün partisi. Bunların her biri, sınırlı da olsa, ılımlı da olsa bir iddiayı barındırabiliyor ve seçim öncesi pazarlıklarda kendine bir güç atfedip, bunun karşılığında da muhtemel ittifakların özellikle önde gelen lokomotif partisiyle ve diğer paydaşlarıyla pazarlığa oturmak istiyor. Sonuçta baktığımız zaman, bugün iki tane ittifaktan bahsediyoruz. Birisi iktidarda olan Cumhur İttifakı. Burada AKP ve MHP var; Büyük Birlik Partisi de var sanki, ama adı çok anılmıyor. Öte tarafta seçimden seçime kendini gösteren, ama Millet İttifakı adını alan CHP’nin ve İYİ Parti’nin kesinlikle olduğu, ama diğer partiler Saadet, DEVA, Gelecek ve HDP’nin de potansiyel olarak dahil olabileceği bir ittifak söz konusu. Ve biz bir süredir sadece bunların arasındaki olağan trafiği ve olması muhtemel trafiği konuşuyoruz. Tabii burada iktidarın imkânları çok daha geniş olduğu için onun hamle şansı daha fazla. Hamleden kasıt nedir? Yanına birilerini katabilmek ve karşı tarafta gedik açabilmek. Bunun için her türlü imkânı kullanıyor. Özellikle elindeki geniş medya gücünü kullanıyor. Gerektiğinde yargı gücünü kullanıyor ve Millet İttifakı’nın sayısını azaltmak ve kendi ittifakının sayısını artırmak istiyor.

Burada esas hedefin HDP olduğunu biliyoruz. HDP’yi bir tür ittifakı bozucu unsur olarak, aktör olarak görüyor, öyle kabul ediyor — ki böyle olmayabileceğini 31 Mart’ta gördük. Bunun üzerinden yürüyor. Ama HDP’ye bu kadar yüklenmesinin bir başka nedeni de aslında HDP’nin hâlâ eski tür, bildiğimiz tür siyaseti yapan bir parti olması. Hâlâ taban-tavan ilişkisinin çok yoğun işlediği bir parti olması. Bunun dışındaki partilerin büyük bir kısmında, AKP dahil, bu ilişki yok — ki AKP artık bir parti mi yoksa bir aile şirketi mi tartışılır. Bana göre, bildiğimiz tür partilerden çok uzak bir yerde, Erdoğan’ın tek başına her şeyi kontrol ettiği bir şirkete dönüşmüş durumda. Her ne kadar teşkilâtı belli anlamlarda var olsa da, bazı yerlerde etkili olsa da, CHP’nin de aslında o ideolojik-politik birlikten, bir dava hareketi ve dava partisi olmaktan iyice uzaklaştığını düşünüyorum. MHP’nin hâlâ bir dava partisi olduğu söylenebilir; ama milliyetçilik diye tarif edilen davanın içerisine MHP dışından da çok insan dahil olabiliyor. Sonuçta MHP de aslında eski MHP’nin çok çok uzağında bir parti. Bu başkanlık sisteminden sonraki süreç zaten bütün partilerin ve siyasî hareketlerin ayarını bozdu. En hazin durumlardan birisini Saadet Partisi yaşıyor mesela şu anda. Erdoğan orada bâriz bir şekilde Oğuzhan Asiltürk üzerinden Saadet Partisi’ni yanına çekmek için bayağı bir çalışma yürütüyor. Temel Karamollaoğlu da bir anlamda buna direniyor. İddiaya göre eğer bir erken seçim kararı çıkar ve Saadet Partisi yönetimi Cumhur İttifakı’ndan değil de Millet İttifakı’ndan yana pozisyon belirler ise, Asiltürk ve ekibinin Saadet Partisi’ni erken bir kongreye götürme ihtimalinden ve yeni yönetim üzerinden –tabii değiştirebilirlerse– Saadet’i Cumhur İttifakı’na katma yolunda planları olduğu söyleniyor.

Her halükârda Saadet Partisi’ne şu haliyle baktığımız zaman, çok bağlı bir tabanı olduğunu, kadroları olduğunu, fakat siyaset üretememekten ya da ürettiği siyasetler ile değil de… ki biliyorsunuz Saadet Partisi düzenli olarak somut sorunlar üzerinden kendi çizgisine göre öneriler geliştiriyor, sosyal medyada çok etkili kampanyalar yürütüyor; fakat biz bunları konuşmuyoruz, Saadet Partisi’nin Cumhur’a mı geçeceğini, Millet İttifakı’nda mı kalacağını, Cumhur’a geçerse kimin peşinden gideceğine, Millet’te kalırsa Cumhur’a kopuşlar olup olmayacağını konuşuyoruz; ya da o cenahta var olan Yeniden Refah Partisi hakkındaki merakımız da aslında bu partinin bir seçim durumunda –ki Yüksek Seçim Kurulu açıklamasına göre yapılacak ilk seçime katılma hakkına sahip– bu partinin kimden yana olacağı yolunda. Merakımız bu. Bütün partilerin hemen hemen hepsi için bizim merak ettiğimiz husus, aslında ne dediği, nerede durduğu, hangi konuda ne söylediğinden ziyade, kiminle yan yana durduğunu, kiminle yan yana durabileceğini konuşuyoruz. Bunu bozmaya çalışanlar var. Örneğin Meral Akşener bunu yapmak istiyor. Meral Akşener ittifak tartışmaları yerine doğrudan eski bildiğimiz tür siyaseti yapmak istiyor. Yani sokağa çıkıyor, çarşı pazar dolaşıyor, esnafla konuşuyor. Meclis grup toplantılarına farklı kesimlerden kişiler çıkartıyor. En son yaptığı, Uygur Türkleri’nden temsilci bir genç kadını çıkardı ve Meclis televizyonu dahil, kanallar birden yayından çıktılar. Bence çok akıllıca bir siyasî hamle idi ve Meclis TV’yi ve TRT’yi yönetenler o yayından çıkarak bu siyasî hamlenin etkisini iyice artırdılar. O kişi sonuna kadar konuşup ekranda kalsaydı, bu kadar konuşmayacaktık; belki kısa bir haber olacaktı. Şimdi işte, televizyon yayından çıktı diye çok daha güçlü oldu. Hâlâ eski tür siyaset yapan, hâlâ sahici sorunlar üzerinden konuşan partilerin dikkat çektiğini ve kamuoyu araştırmalarında da belli bir potansiyele sahip olduğunu görüyoruz.

HDP de bunlardan bir başkası. HDP ne üretiyor ne söylüyor bu ayrı bir tartışma konusu. Yeterince etkili olabiliyor mu ayrı bir tartışma konusu. Ama HDP, Türkiye’deki var olan Kürt sorunu nedeniyle ve bir hareket geleneğiyle, her şeye rağmen, bütün baskılara ve engellemelere rağmen –parti olarak gösterdikleri başarısızlığa da rağmen diyelim–, hâlâ belli bir gücü elinde tutuyor. Ama onun dışındaki partilerin seçmenle bağlantısının her geçen gün azaldığı kanısındayım. Bunun başında da bence Erdoğan geliyor. Erdoğan’ın en son CHP’ye yüklenmesi, halkçılık üzerinden yüklenmesi, saray eleştirilerine cevap vermeye çalışması da bunu gösteriyor. Başta söyledim, yirmi yedi yıl önce aşağıdan yukarıya gelen Erdoğan o kadar yukarıya çıktı ve orada o kadar mutlu oldu ki, artık aşağıyla çok fazla ilişkisi kalmadı. Bunun farkında, ama artık kendi çizdiği tuzağın içerisine düştüğü için, aşağı inemediği için, olayı birtakım kelime oyunlarıyla kapatmaya çalışıyor ve siyaseti artık sadece yukarıda yapılan bir şey ile sınırlı tutmaya çalışıyor. Burada biz tabii ki neye bakıyoruz? Hangi ittifak nasıl olacak? Hangisi daha güçlü olacak? Hangisi daha yüksek olabilir? Halbuki bence, öldüğünü söylediğimiz –ya da yumuşatarak söyleyelim, ölmesi çok aşırı olabilir–, etkisinin azaldığını söylediğimiz siyasette ısrarın hâlâ çok ciddi bir şekilde etkili olabileceğini, sokağın hâlâ etkili olduğunu, ama buna ek olarak tabii ki yeni dönemde iyice ortaya çıkan sosyal medyanın sahici sorunların dile getirildiği mecralar olarak etkili bir şekilde kullanılmasının da çok etkili olabileceğini sanıyorum. Şu haliyle baktığımız zaman hiç kimse aslında kendisi değil. Adalet ve Kalkınma Partisi mesela, ben gözlüyorum, partinin içerisinde çok ciddi sayıda rahatsız olan insan var — bu gidişattan rahatsız olan. Bunu da söylüyorum. Hatta bazı arkadaşlarım benimle dalga da geçiyor, “Kim onlar?” diye. Aslında bunun cevabı: Hepsi – Erdoğan da dahil hepsi. Yani bu gittikleri yol. Trene sonradan ya da gemiye sonradan atlayanları çok fazla kaale almamak lâzım; çünkü onlar geliyorlar ve ilk fırsatta da treni ya da gemiyi terk edecekler. Bunu biliyoruz. Ama burada öteden beri siyaset yapanlar, aslında bilmedikleri bir şeyi yapıyorlar ve burada tek meseleleri artık iktidarda kalabilmek, ömürlerini uzatabilmek ve bu yolun sadece ve sadece kulislerde yürüyen, o ittifakı bozup kendi ittifakını artırma çabalarından ibaret bir siyasetin kalıcı olmayacağını ve kendilerini iyice değersizleştirdiğini biliyorlar. Bugün Adalet ve Kalkınma Partisi içerisinde, Erdoğan’ı saymazsak, hemen hemen hiç kimsenin bir etkisi yok. Bugün varlar, yarın yok olsalar birçoğu için kimsenin “Ya nereye gitti?” demeyeceği çok sayıda insandan oluşuyor. Çünkü siyaset artık bir şeyler söyleyen, bir şeyleri savunan, bir şeyleri tartışan siyasetçiler aramıyor. Ama burada tabii şöyle de bir sorun var: Hepsi olmasa bile, seçmen, kendisini değil de sadece tabandaki o pazarlığı önceleyen siyasetten rahatsız oluyor ve kamuoyu araştırmalarında o kararsız ya da protesto oy, “oy kullanmayacağım” diyen ya da “protesto edeceğim” diyen, ya da kararsız olduğunu söyleyenlerin bu kadar yüksek sayıda olmasının nedeni de siyasetin bu kadar dar bir alana hapsedilmesi ve toplumla yapılan bir şey değil de siyasetçilerin kendi aralarında yaptıkları bir şeye indirgenmesi. Buradan kim galip çıkabilir? Tabii ki öncelikle en güçlü koalisyonu ya da ittifakı seçim öncesinde kuran ve karşı tarafı bozan kazançlı çıkar. Fakat hiç hesapta olmayacak bir şekilde bütün bu yeni kurulan düzenin dışında bir yerden seslenmeye çalışan birileri çıkarsa, ya da bu sesi etkili bir şekilde var olanlardan birisi, bunu hayata geçirebilir.

O zaman işin dengeleri bozulabilir. Dolayısıyla şu aşamada baktığımızda, seçime kadar yaptığımız bütün tartışmaların belli bir yerden sonra çok fazla anlamı olmayacak. Seçim aşamasına gelindiği zaman –Erdoğan ısrarla Haziran 2023 diyor; o kadar ısrar ediyor ki Haziran 2023’te olmayacağı düşüncesini iyice artırıyor–, diyelim ki Haziran 2023’te, biz siyasetin gerçek anlamda tartışmasını herhalde birkaç ay kala yapabileceğiz ve orada da yine yapacağımız: “Kim kiminle görüşüyor, kim kiminle daha iyi görüşüyor? Kim kimle durabilir? Kim kimden uzaklaştırabilir?” Bir de tabii ki, var olan partilerden yeni partiler, yeni kopuşlar olur mu? Bu kopuşlar belli bir aşamadan sonra nasıl olacak? Bir bloktan kopup öteki bloka doğru gitme şeklinde olacak. Artık şimdi yeni partiler kuruldu, ama belli bir aşamadan sonra, özellikle seçim aşamasına gelinirse, birileri yeni parti kurmadan da var oldukları partiden ayrılıp karşı taraftaki bloka pekâlâ geçebilirler. Çok ilginç, şaşırtıcı, nereden nereye diyebileceğimiz transferlere bile tanık olabiliriz. Tabii bütün bunlar ülkenin sorunlarının tartışılması üzerinden gitmediği için, ya da ülkenin sorunu yokmuş gibi dayatılan birtakım kutuplaştırma temaları üzerinden gittiği için, insanları, gerçek seçmeni çok da fazla ilgilendirmiyor. Yalnız şunu da söylemek istiyorum: Türkiye’de seçmenin garip bir davranış kalıbı var. Bütün bunlardan rahatsız olur. Ama yine de sonuçta seçim ânı geldiği zaman, protesto oylarının ya da kararsız oylarının o kadar çok yüksek olacağını açıkçası sanmıyorum. Çünkü insanlar bir şeylerin değişmesini istiyor. Bir şeyleri ummak istiyorlar ve seçim aşamasına gelindiği zaman, kendilerine sahiden hitap eden, en fazla hitap edenlerin daha fazla rağbet göreceği kanısındayım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus