Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (53): Ay’a yolculuk, yeni anayasa tartışmaları, ABD’nin Kavala çıkışı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış” ile karşınızdayız. Her cuma olduğu gibi yine Kemal Can ile beraber haftanın olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.

Can: Merhaba, Ruşen.

Çakır: “Haftaya Bakış” olarak bir yaşımıza bastık. Epey hızlı geçti. Evet, iyice yaşlanıyoruz. Allah uzun ömür versin diyeceğim, ama bir taraftan da, ben çok yoruldum. Medyascope sürsün, ama biz belki biraz geri çekiliriz. Bu bir yıl nasıl geçti sence? Ne dersin?

Can: Bir konuşturmadın ki. Sürekli sen konuşuyorsun, üstelik benim sözümü kesiyorsun. Bak, izleyici de öyle diyor zaten. Bütün bir yıl benim sözümü keserek geçti☺ Şaka bir yana, bizim bu programa başladığımız yıl, hem Türkiye’de hem dünyada acayip bir yılı oldu. Tabii ki biz bunu planlamamıştık, ama “Haftaya Bakış”a başladığımızda, daha yeni yeni, pandeminin bu sertlikte olup olmayacağıyla ilgili tartışmalar vardı. Ama çok kısa zamanda, bütün dünyayı saran çok önemli bir mesele olacağını gördük ve hepsini bu bir yılımızın içinde yaşadık. Bu bir yılın içinde, pandemi dolayısıyla belki iç politikada, bizim daha çok konuştuğumuz siyasette, ‘’Bir şeyler değişir mi, bir atmosfer değişikliği olur mu, başka şeyleri konuşuyor olur muyuz?’’ derken, neredeyse aynı şeyleri daha çok sertleşerek konuştuk. Bir tarafıyla, bizler de aynı şeyleri konuşmaktan sıkıldık, belki dinleyenler de daha fazla mutsuz oldular. Ama sonuçta, başladığımız ve sürdürdüğümüz, 52. programı bitirip bugün 53’üncüsüyle bir yılı devirdiğimiz “Haftaya Bakış”, bazı haftalar grafik değişmekle birlikte, her hafta bolca konuşulacak mevzusu olan, ama bir yandan da hep yeni bir durum gibi konuştuklarımızın büyük bir süreklilikle geldiği bir yıl oldu. Dediğin gibi, eğer bir sorun çıkmaz ve bunu yapmaya devam edersek, ya da etmesek de, çok açık bir biçimde görünen o ki, bu yıl da, benzer bir rotayı izleyerek, bazıları benzer, ama o benzer konuları sürekli yenileyen ve yeni veçheleriyle tartışan bir sürece devam edeceğiz gibi görünüyor. Yine seninle yaptığımız bir yayında söylemiştim, daha sonra da yazdım: “2021, iyi ihtimalle 2020’nin tekrarı olur, bu iyimser bir yorumdur. Daha kötü tekrarı olması ihtimali de az değil” demiştim. İlk işaretler ve görüntü de bunu gösteriyor.

Çakır: Kemal, daha dur; 2023’te Ay’a gideceğiz! Bu bir yılın en belirgin özelliği salgın oldu ve ilk yayınlarımızı eski stüdyoda yaptık. Sonra çevrimiçine döndük. Ben stüdyoya geliyorum, ama sen uzaktasın. Çevrimiçi olunca da, genellikle ben seni kesiyormuşum gibi oluyor. Halbuki stüdyoda olunca daha rahat oluyordu. Umarım ilk fırsatta stüdyoda yan yana yapma imkânımız olur, biraz rahatlarız. Aşımızı oluruz en azından. 65 yaş üzeri başladığına göre, bizim yaşlara da yavaş yavaş yaklaşıyor. Ben senden yaşça biraz daha büyüğüm ama eğer tedarikte sorun olmazsa, aşımızı da olacağız. Bilenler biliyor, seninle 35 yıldan fazla tanışıklığımız ve arkadaşlığımız var. 

Can: Evet.

Çakır: Özellikle NTV döneminde, birlikte çalıştığımız da oldu. Milliyet’te de birlikte pek çok yazı dizisi yaptık.

Can: Evet.

Çakır: Ama Medyascope da ayrıca ilginç ve güzel bir deneyim oldu ve olmaya devam edecek inşallah. Dediğim gibi, çok uzatmasak ve Ay’a gittikten sonra bitirsek, fena fikir olmaz.

Can: ‘’2023’e bir varsak, Ay’a gitmesek de olur’’ diyorsun.

Çakır: Kemal, “Ay’a gitmek” konusundan başlayalım o zaman. Bakıyorum; birileri “Bu bir millî mesele, partiler üstü bir meseledir” diye yazıyor. Birçok kişi, klasik olarak, “İnsanlar aç, bu ay konusu nereden çıktı?” diyor. Bir taraftan da Uzay Programı’nın bütçesi konuşuluyor. Aslında ne diyeceğimi de çok bilemiyorum. Bir kere, bu çok geç kalmış bir şey. Birçok ülke bu projelere dâhil oldu. Herhalde Türkiye burada arayı kapatmak istiyor. Bu çok bildiğim bir konu değil. Sen böyle ilginç konulara daha meraklısındır, illâ ki bunu da biliyorsundur. Açıkçası ben şunu çok kestiremiyorum: Türkiye gibi bir ülke uzaya giderek, prestij dışında karşılığında ne elde ediyor? Çok bilmediğim için çok fazla konuşmak istemiyorum. Sen ne dersin?  

Can: Benim de çok meraklı olduğum alanlardan biri değil. Senin söylediğin gibi bazı tuhaf şeylere ilgi duyuyorum ama bu, onlardan biri değil. Ama meselenin getiriliş biçiminden, arkasına konulan gerekçelere, bunun konuşulma biçimine baktığında, Türkiye pek çok meselesini halletmiş, artık yeni bir seviyeye geçen, bir başka üst öncelik koyabilen bir ülke haline gelmiş görüntüsünün kimse için inandırıcı olmadığı çok açık. Zaten bunun sunuluş biçimi de, “Biz onu da yaparız, bunu da yaparız” şeklinde. Hatırlarsan, neredeyse 10 yıldır, yerli otomobille başlayıp, ‘”Uçağımızı yapıyoruz, uçak gemimizi yapıyoruz, roketlerimizi yapıyoruz, Ay’a gidiyoruz, bütün dünya bizi kıskanıyor ve kıskanacak” sözlerinin, 10 yıllık bir vaat olarak sürekli önde tutulduğu bir şey seyrediyoruz. Bundan iktidarın istediği türden bir millî gurur üretilebilmesi için, bunun sahiden, “Biz yaptık. Zaten, bu muhalefet dediğin ya da bizim destekçimiz olmayan herkesin sadece ayakbağı olduğu bir memlekette, biz her şeyi yapabiliriz” sınırını aşması gerekirdi; tabii ki kimseyi heyecanlandırmıyor. Çünkü inandırıcılığı kalmıyor. İnsanlar, diğer örneklerde de gördüğümüz gibi, sahiden “Biz yapacağız” dendiğinde yapılmadığını, çünkü bunun çok ciddi bir iş olduğunu, bundan tam olarak nasıl bir fayda elde edileceğini, “çılgın projeler” gibi bir şey olup olmayacağını zaten düşünüyorlar. Ama bunun dışında, bunun sunum biçimi çok rahatsız edici. Biraz sonra konuşacağız, Anayasa’yı bile sunarken, Ay’a gitmeyi bile sunarken, iktidarın kullandığı dil, argüman, bunu ifade ediş biçimi, buna insanları dâhil etme biçimi… Daha önce, Ayasofya meselesinden, uydu fırlatmaya, başka meselelere kadar, birinci öncelik olarak “Türkiye için iyi bir şey olduğunda, asla sevinemezler” cümlesiyle müjde paylaşmak… Çok tuhaf bir şey ve bu artık alışkanlık hâline geldi. Bundan da millî bir gurur çıkmamasında anlaşılır bir şey yok. Çünkü insanlara, “Siz bizim yaptığımız hiçbir şeye sevinmezsiniz ki” diye cümlenize başlarsanız, siz zaten bunun için yapıyor olursunuz.

Çakır: Kemal, Karadeniz’deki doğalgaz meselesini hatırlarsın. O kadar allandı, pullandı. Zaten oradaki görüntüde, Erdoğan’ın yanında damat Berat Albayrak vardı. Hatta şu andaki Enerji Bakanı’nı geri plana itecek şekilde öndeydi. Şimdi Berat Albayrak dahi yok ve bu olayın devamı da konuşulmuyor. Dönem dönem böyle birtakım anlık şeyler ortaya atılıyor. Bir ara, yerli otomobil, elektrikli otomobil ve uçak gemimiz gibi birtakım konular vardı. Mesela Mavi Vatan konusu. Mavi Vatan’da da bir geri çekilme oldu ve zamana bırakıldı. Böyle anlık tüketilen şeyler. 

Şimdi de, 2023 hedefine uzay programı konuldu. Arada bunun lâfı edilecek. Ama 2023’e gelindiğinde, uzay programı sorulduğunda, belki de bu iktidar burada olmayacak ya da biz bambaşka şeyleri konuşuyor olacağız. Çok fazla zamanı geçirmeye yönelik işler gibi geliyor. Uzun vadeliymiş gibi görünüyor, ama hiç de öyle değil. Bu 2023 hedefi olarak uzaya çıkma meselesi, şundan dolayı çok ilgimi çekti: Biliyorsun, 2023, “Cumhuriyet’in 100. Yılı” olarak hep Erdoğan’ın söylemlerinde var. Hatırlarsan, daha önceki zamanlarda, 2023 için, ileri demokrasi, daha “soft power” (yumuşak güç) kapsamına giren şeyler anlatılıyordu; Türkiye’nin örnek ve itibarlı bir ülke olmasından bahsediliyordu. Şimdi ise, çok daha somut şeyler üzerinden tarif edilen, aslında politik bir vizyonu kalmamış bir Erdoğan var. Erdoğan’ın eski dönemdeki argümanı, daha siyasî bir kişilikti. Şimdi ise tamamen “iş bitirici” bir Erdoğan profili çizmeye çalışıyor. Ama aslında ortada pek biten bir iş de yok. “İş bitiricilik” olarak anlatılan, ama ortada yapılmış çok fazla bir iş de olmayan, aslında bu işin takibinin de pek yapılmadığı bir olay. Ama benim en çok kafayı taktığım mesele, o siyasî perspektifin artık tamamen gitmiş olması. Kürt sorununu çözen, “ileri demokrasi”, “Avrupa vizyonu” gibi hiçbir şey ortada kalmadı; lâfız olarak bile kalmadı. Bir söylem düzeyinde, Erdoğan’ın Türkiye’ye yönelik dile getirdiği şeylerde hiç böyle bir şey kalmadı. Mesela, bir zamanların en çok konuşulan söylemi, “komşularla sıfır sorun” meselesi, bir politikaydı. Ya da “işkenceye sıfır tolerans” veya “bölgesel güç”. “İleri demokrasi” de bence böyle bir şeydi. Kürt sorununda, “Analar ağlamasın” söylemi mesela. Bunların hiçbiri kalmadı; hepsi yok oldu gitti. Şimdi “Uzay’a gideceğiz, oraya uydu fırlatacağız, buraya bilmem ne yapacağız…” Yapılıp yapılmayacakları da belli olmayan, tuhaf bir iş bitiricilik vaatlerinin ötesinde, ideolojik, siyasî bir perspektifi olan bir Erdoğan kalmadı bana göre.

Can: İktidar, ilk dönemdeki bu problem odaklı, belirli problemleri aslında geçici çözümlerle sonuca ulaştıran, somut olarak da, insanların hayatlarında hemen karşılığını görebildikleri birtakım şeyler yaparak büyük bir destek sağlamayı ve genel vaat penceresini de buradan açmayı düşünüyordu ve buna çalışıyordu. Ama bir süredir, aslında kimsenin tam olarak ölçemeyeceği gayet muğlâk ve soyut hedefler tarif ederek ya da gerçekleşmiş durumu, olanın çok ötesinde göstererek bir şey çizmeye çalışıyor. Hemen hemen bütün kategorilerde ve endekslerde sonlarda olan, demokraside, hukukta, fikir özgürlüğünde, yani hangi kalemi alırsan al fersah fersah aşağı düşmüş bir ülkeye, “Demokraside çağ atlattık” diyor; bunun kime inandırıcı geldiğiyle ilgilenmeden. Veya ekonomik ölçeklere bakıldığında son derece sorunlu pek çok göstergeyi yok farz edip, kıskanıldığından, “Dünyanın en önemli ve büyük ekonomik güçlerinden biri olacağı”nı iddia ediyor. Veya pek çok çözülememiş meselesinin önüne, “Uzaya gitmek, uzay gemisi yapmak, dünyada kendisinin haberi olmadan kuş bile uçamayacağı”nı iddia etmek gibi seriler koyuyor. Senin söylediğin gibi, bu bir perspektif kaybı yanında, aslında kendi iktidarı için kurduğu “denetlenemez ve sorumsuz iktidar” profilini tamamlayan bir şey. “Kardeşim, şunu yapacağım dedin ve yapmadın” gibi, ya da “ ‘Enflasyonu şuraya düşüreceğim, kişi başına gelir seviyesini buraya getireceğim’ gibi somut ve ölçülebilir söylemlerin hepsinde düşüş yaşıyorsun ama ‘aya gideceğim’ diyorsun. Burada, zamanı geldiğinde, “ ‘Gideceğiz’ demiştik, ne oldu da gidemedik?” diyecek kimse de yok. Zaten bu denebilecek bir şey değil. Kendisinin denetlenemeyeceği ve kimsenin hesabını sormadığı hedefler koyarak ilerlemeye çalışıyor. 

Çakır: Buradan anayasa meselesine geçebiliriz Kemal. Yine sözünü kestim.

Can: Hiç konuşturmuyorsun ki.

Çakır: Evet, 1 yıldır seni susturuyorum. Gelelim anayasa konusuna: Bu sivil ve özgürlükçü anayasa, benim az önce söylediğimin zıddı gibi gözüküyor. Erdoğan tekrar demokrasi üzerinden konuşuyor. Ama şu âna kadar bildiğimiz, yeni bir anayasa olacağı, bu anayasanın MHP ile birlikte, Cumhur İttifakı ile yapılacağı ve Başkanlık Sistemi’ni güçlendirmeyi hedeflediğinin dışında hiçbir şey bilmiyoruz. Biliyorsun, zamanında defalarca sivil anayasa girişimleri oldu. Mesela, Ergun Özbudun başkanlığındaki heyet hazırladı, birtakım anayasa komisyonları kuruldu — ki o dönemler siyâseten daha mümkün dönemlerdi ve hiçbir şey çıkmadı. 

Şu gün itibarıyla bakıldığında, bence “Anayasa yapılır mı yapılmaz mı?” tartışmasından ziyade, Erdoğan ve Bahçeli’nin böyle bir dönemde böyle bir olayı ortaya atmaları ilginç. Bir mecburiyetten ortaya atılıyor. Bana göre bunun en temel nedeni, zaman kazanmak. Başta Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği olmak üzere Batı’ya “Üstümüze çok varmayın. Bakın, yeni bir anayasa yapmak için herkese çağrı yapıyoruz” diyerek, baştan sınırlarını öyle çiziyor — ki oraya herkesin girmesinin imkânı yok. Bana öyle geliyor. Teknik konularda, vaatlerin dışında artık siyasî olarak bir şeyler söyleme ihtiyacı var. Bunu söylüyorlar, ama bunun içini doldurabilecek hiçbir zemin yok. En azından AK Parti ve MHP’nin, sivil, katılımcı ve özgürlükçü bir anayasa yapabilmesinin imkânı var mı? Bence hiç yok.

Can: İmkânı da yok, zaten niyeti de yok. Ortaya konuluş biçimi de yanlış. Mesela cümlenin içine “Herkesin katıldığı“ gibi bir söz yerleştiriyor. Ama bu cümlenin önünde de, arkasında da, yanında da, geniş bir mutabakatın zemini yok. Zaten hemen peşindeki cümlelerden bunu anlıyorsun. Temel mesele şu: “Masa bizim masamız. Bahçeli ile biz bir masayız.” Zaten birinci çıkışı, “Ortağım Sayın Bahçeli uygun görürse” diye başladığın bir anayasa değişikliği fikrini açıyorsun. İktidar için ortağın olabilir, Cumhur İttifakı partnerin olabilir. Ama “100. yılında ülkeye anayasa yapıyorum” deyince, “İşe ortağımla başlıyorum” diyemezsin. Tıpkı “Ben, vatandaşların hepsini partimin üyesi olarak kabul ediyorum” demek gibi. Tam tersine, bütün Türkiye’nin, 85 milyonun AK Parti üyesi olmasıyla mutabakat sağlamayalım. Bir Cumhurbaşkanı’nın AK Parti Genel Başkanı gibi davranmamasıyla bir mutabakat sağlanması gerektiğini aşarak geliyorsun ve “Ortağım uygun görürse biz bir şeyler yapacağız” diyorsun. Sonra da “Masa bizim masa, ama gelen olursa oturabilir” diyorsun. Ama yarım ağızla oturmaya çağırdığın herkese de, birine terörist, birine elitist, birine Batı’nın uşağı, birine yancı, öbürüne başka bir şey diyerek bütün hakaretleri etmeye devam ediyorsun.

Çakır: En iyi ihtimalle “Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer” diyor.

Can: Ama burada misafirperverlik de yok. Söverek, “ulan” diyerek, hakaret ederek çağırıyorsun. Çağırıyorsun, ama masana oturtmaya, onun lâfını dinlemeye niyetin de yok. Üstelik biraz önce müjdelerde, millî sevinç üretmede olduğu gibi, daha birinci cümlede, “Zaten buna gelmezsiniz. Gelmeyeceğiniz için sizi çağırıyorum” sözünü söyleyerek başlıyorsunuz. Bütün bunlar, bu toplumun, kendisi için en temel yasal çerçeveyi oluşturan anayasayı üretecek genel bir mutabakatın zemininin oluşturulmasıyla ilgili bir şey. Çünkü anayasa yazımı teknik bir konu olabilir, ama anayasanın yapım süreci bir atmosfer meselesidir. Eğer böyle bir anayasaya niyet ediyorsan, ilk yapacağın şey, bunun teknik detayları, önerileri değil, onu mümkün kılacak ve herkesin de ona dâhil olmak isteyeceği bir zemin yaratmaktan başlamak icap eder. Tam tersini yaparak, bunda bir mutabakat zemini aramadığın çok açık. Artı, senin söylediğin gibi, işin gelişine, kronolojisine, bu hikâyenin nasıl ortaya çıktığına baktığımızda, çıkan çok somut bir öneri ya da hazırlık olmadığına, hatta bunun paralelinde yapılan hazırlıkların, şu anda Seçim Yasası değişikliği konusunda yapılan hazırlıklar da dâhil hiç de öyle daha demokratik, daha hukuka dayalı bir siyasî atmosferi aramadığı çok açık. İktidardan bazıları, özellikle Bahçeli, bu anayasa fikrini ortaya atarken, “Biz özellikle Başkanlık Sistemi’ni tahkim etmek istiyoruz. Eksiğini, gediğini giderelim’’ dediler. Ama bununla ilgili bir teknik hazırlık da henüz yok. Zaten fiilî olarak baktığımızda, ne şu andaki Meclis aritmetiği ne kamuoyundaki anketlerden de izlediğimiz kadarıyla, iktidarın iki ortağının masada oturup yapacağı anayasayı, ne Meclis’ten geçirmesini ne de Referandum’dan geçirmesinin yolu yok. Ama bu süreç, birçok fayda üretebileceği için ortaya atıldı. Birincisi, senin de söylediğin gibi, pek çok nedenle, artık kendi seçmenine bile bir perspektif, bir gelecek koyamayan ve bir hikâye üretemeyen iktidar, bir süredir, oluşan siyasî gündemin de dışına düşmeye başlamıştı. Kendi dışında, ekonomi ve diğer alanlarda toplumun içinden kendiliğinden gelen bir gündem var. Muhalefet partileri çevresinde de, sistem tartışmaları, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem diyalogları çerçevesinde bir gündem oluşmaya başlıyor. Şimdi anayasa tartışmasını açarak, bir tür buraya girmek, buradaki kontrolü almak ve mümkünse muhalefet blokunda da birtakım yeni pürüzler çıkartabilmenin zeminini arıyor. Ama hepsinin yanı sıra, hem içeride hem dışarıda önemli bir zaman kazanma peşinde. Zaten bunu pek çok alanda görüyoruz: Dış politikada da, ekonomide de, reform söyleminde ve şimdi anayasa söyleminde de sürekli bir “Zamana yayalım. Hatta bütün bir yıla yayalım. Herkes hazırlasın. Hatta biz de hazırlayalım” söylemlerini görüyoruz. 

Hatırlarsan, Bahçeli’nin Seçim Yasası gündemini ortaya atmasından bu yana, neredeyse 8-9 ay oldu, daha yeni biçimlendirip, bir teklif hâline getiriyorlar. Şu anda anayasa ile ilgili o seviyede bile bir hazırlığının olmadığı anlaşılıyor. Dolayısıyla bu seneyi böyle kullanarak, hem içeride hem dışarıda “Ay’a gidiyoruz. Anayasa yapıyoruz” gibi, kimsenin “Ne zaman, nasıl yapıyorsun, tam olarak ne söylüyorsun?”u tartmayacağı, bunu böyle genel bir hedef olarak kullanabileceği, bunu kullanırken de muhalefetin gündemini bozarak, onların oluşturabileceği bir ortak zemine müdahale edebilmeyi arıyor diye düşünüyorum. Ama bazı provokatif meseleleri tartışmaya açarak, muhalefet bloku içerisinde bazı konuları bu gündemin içine sokabilir. Çünkü vazgeçmeyeceğini anlıyoruz.

Çakır: Ama şu anki kamuoyu araştırmalarının rakamlarına bakıldığında, muhalefetin belirleyici güçlerinin, oyları azaldığı bâriz olan iktidara, hiç de böyle cankurtaran simidi olmasını gerektirecek bir durumu yok. 

Şimdi istersen ABD ile ilişkilere geçelim. Çünkü anayasa meselesinin, gerçekten oraları tatmin etme gibi bir ihtiyacı da kapsadığı muhakkak. Avrupa Birliği daha geri planda kalıyor, ama şu anda çok ilginç bir şey var: Biden yönetimiyle birlikte, Avrupa Birliği ile ABD arasında yeniden bir uyum da oluşuyor. Türkiye ve Rusya gibi ülkelere yönelik ortak politikalar geliştirme ihtimalleri de çok yüksek. En son Amerika Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen, Osman Kavala ve Henri Barkey’le ilgili açıklama, aslında çok kişinin tahmin ettiği gibi, “Sorunlar var. Sert geçebilir. Ama Biden acele etmeyecek’’ beklentisini çok net bir şekilde boşa çıkarttı bence. Hatta önce “Dışişleri bakanları görüşecek” denildi. Görüşme iptal edildi — ki Amerika tarafından iptal edildiği söyleniyor. Ardından o kısa ve sert açıklama geldi. Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklama, daha önce Boğaziçi Üniversitesi açıklamasına verdikleri cevap kadar sert değildi. “Kimse müdahale edemez” gibi çok düz ve bildik lâflar ediliyordu. Ama bence, Türkiye ile Amerikan ilişkileri çok ciddi bir seyir gösterecek. Türkiye’nin elinde çok fazla bir koz yok. Ama Amerika Birleşik Devletleri’nin elinde ciddi birtakım siyasî kozlar var. “ABD’nin derdi aslında insan hakları değil, esas başka amaçlar için bunu kullanmak istiyor” diyenler var. Ama Demokrat Parti’nin, özelikle şimdi yeni gelen yönetimin ve yönetimin birtakım isimlerinin bu konuları çok ciddi bir şekilde içselleştirdiğini şahsen ben biliyorum, uzmanlar da biliyor. Önümüzdeki günler gerçekten çok çetin geçecek. Mesela, İbrahim Kalın’ın açıklamasını gördün: “S-400 meselesinde kesinlikle geri dönüş yok” diyorlar, ama geri dönülmemesinin Washington’da çok ciddi karşılığı olacak. Trump dönemindeki gibi S-400’leri geçiştirebilme imkânlarının olacağını da sanmıyorum. Gerçekten kritik bir döneme giriliyor. Tabii bu arada AB’nin salgınla mücadele ve para ihtiyacı gibi kendi iç sorunları var, ama olay çok sert geçecek gibi görünüyor, ben öyle görüyorum.

Can: Olabilir. İlk intiba olarak öyle bir görüntü var. Ama buradaki meselede şöyle bir gariplik de var: S-400 konusu en kritik meselelerden biri olarak ortada duruyor. İbrahim Kalın’ın açıklamaları var. Ama mesela Milli Savunma Bakanı resmî olarak “Yunanistan’ın elindeki S-300’lere bulunmuş Girit formülünün S-400’ler için kullanılabileceğini” söyledi. Bu, Milli Savunma Bakanı’nın ağzından, Türkiye’nin resmî çıkış kapısını gösterme yolu. Bilenler biliyor, ama biraz açalım: S-300 hikâyesi, Rus savunma sistemini almış olan Kıbrıs’tan, onları depoya kaldırmak üzere satın alan Yunanistan’ın, Girit’teki bir depoda bunları tutması ve birtakım NATO tatbikatlarında düşman silahı olarak kullanılması esasına dayalı bir şey. Bunu çıkış formülü olarak ortaya koymak demek, “Biz S-400’ü almak zorundaydık” temel tezini bırakmak demek. Bunu Milli Savunma Bakanı söylüyor.

Çakır: Ama ben o formüle de Washington’ın “evet” diyeceğini de hiç sanmıyorum, o ayrı.

Can: Tamam, ama burada Amerika’nın ne yapacağı… Türkiye siyaseti üzerinden konuşuyoruz. Biraz sonra muhalefetin bu konudaki tavrına da değinmek istiyorum, onun için buradan giriyorum. Tabii ki bunu hesaplamak zorundayız ve bunun üzerine analizler yapılabilir; ama Türkiye’de, “Tamam orayı geçtik artık” denemeyecek bir şey var: Bilmem kaç milyon dolarlık bir ödeme yapılmış. Bu ödeme yapılarak bu silah alındığı için, ayrıca F-35 projesinden dışarıya çıkartıldığı için, ekstra bir zarara daha uğramış. Bunu almış olmaktan dolayı ekonomik yaptırımlar ve benzeri başka risklerle karşı karşıya olan bir ülkenin Savunma Bakanı, bir resmî çıkış tezi olarak, “Bunları kaldırabiliriz, S-300 meselesinde olduğu gibi Girit modelini tartışabiliriz“ diyor. Burada tartışılacak çok açık bir şey var. “Bunu niye yaptınız?” 

Demin konuştuğumuz gibi, iktidar yaptığı hiçbir şeyin hesabını vermek zorunda olmadığı için buradan açılıyor. Şimdi muhalefetten birtakım sözcüler de çıkıp “Haydi yapsanıza, haydi S-400’leri aktive edin” diyorlar. Akılları sıra, iktidarı yapamayacağı bir şeyde gaza getirip, muhalefet yapıyor olacaklar. Burada iç politika ve Türkiye’deki herhangi ortalama bir insan açısından tartışılacak temel mesele, çok yanlış bir iş yapılmış olması değil mi? Çünkü hükümet, Milli Savunma Bakanı, hâlâ “S-400 bizim ihtiyacımız olan bir şey, buna formül arıyoruz” demiş olsaydı anlardım. Ama “Bundan vazgeçebiliriz, bir konuşalım” gibi bir noktaya varmışsan, artık tartışılacak bir tarafı yok. Artık “Bunu yapmak zorundaydık” tezini bırakmışsın ve bu, bir çıkış arıyorsun demektir. Bunun konuşulmuyor olması… Pek çok dış politika meselesinde de, diğer konularda da bu böyle. “Haydi S-400’ü aktive edin” dedikleri gibi, “Suriye’de de, Libya’da da geri adım atmayın” gibi şeyler diyen bir anamuhalefet sözcüsünü dinledim bugün. Şimdi neyin gazını vermektesiniz? Bu, şöyle tuhaf bir denkleme geliyor: Evet, senin dediğin gibi durum sertleşip zorlaşıyor. Ama buna karşılık, bu durum iktidarı iç politikada çok sıkıntıya sokmuyor. Çözmesi gereken mesele, Amerika ile olan meselesi. Amerika ile sorunları olduğu için içeride sıkışmıyor. Dolayısıyla, bu meseleleri pazarlık zeminine çekebilirse… Seninle birkaç hafta önce yaptığımız yayında, ben Avrupa konusunda biraz zaman kazandığını ve Amerika konusunda da kazanabileceğini söylüyordum. Şu anda mesele, hâlâ olayın pazarlık zemini üzerinden konuşulması.

Çakır: Muhalefet Batı işbirlikçisi gözükmekten korkuyor: yerli ve millî kalma kaygısı duyuyor. Osman Kavala ile ilgili bir şey söylüyor ve hemen ‘’İçişlerimize ve yargıya müdahale’’ deniyor. Ülkede yargı olmadığını zaten siz söylüyorsunuz.

Can: Yerli ve millilikle bunun ne alakası var? S-400’ler Kırıkkale’de mi üretildi? Neden Rusya’dan aldığında yerli ve millî oluyorsun? Rusya’ya, kullanmayacağın bir şeyin parasını ödedin, şimdi de ondan aldığın şeyle, “NATO tatbikatında simülasyon yapalım” önerisiyle geliyorsun. Bunun neresi yerli ve millî?

Çakır: Buradan Osman Kavala ve Henry Barkey meselesine geçmek istiyorum. Osman Kavala ve Henry Barkey meselesinin yargı süreci, bağımsız mahkemeler ile alakası olmadığını hepimiz biliyoruz. En iyi bilen de muhalefet. Ama Amerikan Dışişleri’nden bir açıklama gelince “aman yan yana gözükmeyeyim” gibi bir derdi var. Argüman olarak “Kimse müdahale edemez. peki Rahip Brunson’a ne oldu?” deniyor. Haklı. Sen, ben bir gazeteci olarak bunu söyleyebiliriz ama muhalefetin bunun üzerinde bir şeyler söylemesi gerekmiyor mu? Mesela, Rahip Brunson olayında, Erdoğan’ın o gün söylediği meşhur “bu can bu bedende kaldığı müddetçe bu terörist Brunson serbest kalamaz” sözünü hatırlıyorum. Erdoğan’ın o söylediği sözden kısa bir süre sonra da, Brunson gitti. Bu olayların hepsinde de, iktidarın yaptığı yanına kâr kaldı. Çünkü dış politikayla ilgili bir mesele söz konusu olduğu zaman, muhalefet partileri, iktidarın dış politikada yaptığı yanlışlar üzerinden muhalefet yapmanın, kendilerine zarar vereceği gibi bir perspektife sahip. Bu yüzden, Türkiye’nin dış politikasının düzelme imkânını da tepiyorlar. Belki güçlü bir şekilde eleştirse ve bu dış politikadaki yanlışları iç siyasete tahvil edebilse, iktidar belki daha dikkatli olacak. Ama dış politika tamamen AK Parti’nin tek başına yaptığı, yanıldığı, yine yanıldığı bir alan oldu. Böyle garip bir durum var. Buna rağmen, Muharrem İnce Azerbaycan ve Libya politikalarında Türk dış politikasının arkasında durduğunu açıklayıp, CHP’yi suçluyor. Konuşmasında da gördün; partiden ayrılma hikâyesinde CHP’yi suçluyor. Erdoğan da, “Muharrem İnce’yi dikkatle dinliyoruz. Katıldığımız yönleri var” diyor. CHP sözcüsü de kalkıp, “Biz Azerbaycan’da ne yaptık ki?” diyor. Muharrem İnce, Azerbaycan konusunda CHP yönetimini yeterince millî davranmamakla suçluyor. CHP yönetimi de cevaben, “Öyle davranmadık, çünkü…” diye bir cümle kurmuyor. Tam tersine, “Ne diyorsun? Biz fazlasıyla yaptık” diyor. Böyle tuhaf bir durum var. HDP’yi saymazsak, aslında dış politikada, birlik ve beraberlik içerisinde izlenen bir politika ve yapılan yanlışlar var. Burada kimsenin kimseyi suçlayabileceği pek bir şey yok. Mesela, S-400’ler meselesinde, başından itibaren, “Neden bu işe giriyoruz? Yapmayalım, biz NATO üyesiyiz” demediler. Dedilerse bile çok cılız bir şekilde söylediler. Şimdi de, senin demin söylediğin gibi, “Kardeşim, niye aktive etmiyoruz?” diyorlar. Kime karşı olduğu hâlâ meçhul. S-400’ler kime karşı aktive edilecek, Kemal?

Can: Amerika’ya karşı. Dediğin doğru, pek çok alanda, dış politikada, iktidarın kurduğu denkleme göre hiza alan bir muhalefet tutumu var. Ya da dış politikada muhalefet etmeyi veya dış politikayı siyaset dışına taşımayı kabul etmiş bir muhalefet var. Ama benim söylediğim, bir adım daha ilerisi. Kendi tutarlılığı açısından çok tuhaf şeyler yapıyorlar. Mesela, Libya konusunda “Libya’da ne işimiz var?” dediler.

Çakır: Evet.

Can: Hatta tezkereye de “hayır” oyu verdiler. Şimdi de, Amerika bilmem ne dedi diye, “Orada geri adım atarsanız namertsiniz” diyorlar. Bu tuhaf oluyor. Bu politikayı desteklemeniz, sorunlu olabilir. Bunu başka açıdan yine eleştiriyor olabilirdik. Ama ben kendi tutarlılığı açısından bir tuhaflık görüyorum. “Türkiye’de hukuk yok” diyorsun, Avrupa Parlamentosu’ndan hukuka uygunluk kararı çıkıyor. “Bir dakika, bunu söyleyemezsin” diyorsun. İyi de zaten sen “Hukuk yok” dedin. “Ben derim, ama kimse diyemez.” Bu, bir argüman değil. Bu, yerli ve millî olmakla ilgili bir şey de değil. Eğer birilerinin yanında olmayı problemli görüyorsan, şunu dersin — gündelik hayat akışından söyleyelim: Birilerinin, çocuğuna kötü söz söylememesini istiyorsan, önce çocuğuna “Bana böyle olur olmaz insanların, senin hakkında şikâyetle gelmesine neden olacak davranışlar yapma evlâdım” dersin. “Benim çocuğuma kimse lâf söyleyemez” diye bir şey yapıyorsan, bu, anormallik olur. Diyelim ki, Amerika çok beter bir şey. Evet, hakikaten de öyle, beter bir şey. Yerli ve millî muhalefetin söyleyeceği şey, “Bu ülkeyi, Amerika’nın bile bize lâf söyleyebileceği bir standartta yaşatıyorsun” olmalıdır. Bunu söylediğiniz zaman, Amerika’nın yanında olmazsınız. Bu ayrımı koyabilen, kendi içinde tutarlı bir şey olur. Atıyorum, S-400 meselesinde de, biliyoruz ki muhalefetin pek çok sözcüsü, “Bu konuda inat etmek yanlıştı” dedi. Ama şimdi, böyle bir sıkışma olduğunda, uyanıklık zannedip “Haydi S-400’leri aktive etsenize.” “Libya’da geri çekilirseniz namertsiniz” demeleri… Yani, hakikaten buradan bir sonuç çıkması mümkün değil. Demin bahsettiğim oydu. İktidar içeride bundan çok etkilenmiyor.

Çakır: Peki Kemal, birinci yılın son programını kapatırken, Muharrem İnce’nin istifası ve yeni partisi hakkında düşüncen nedir? Ben bu konuda artık daha fazla konuşmak istemiyorum. Sen söyle.

Can: Biz zaten bu konuda tescilli olduğumuz için, daha ilk dakikadan itibaren, hem tahminimizi hem yorumlarımızı yaptığımız için, çok şaşırtıcı bir durum yok. Zaten her şey beklendiği gibi cereyan ediyor. Birinin kendi niyetiyle ilgili şeyleri ısrarla anlatması, “Ben bölen değilim” demesinin tartılacağı yer, iktidar kontrolündeki ana akımın duyduğu heves ve heyecandan anlaşılır. Oraya baktığımızda, iktidar sözcülerinin ve medyasının gösterdiği ilgi ve alâkanın, gidişatı gösterdiğini düşünüyorum. Bu mesele, daha sonraki süreçte, biraz önce konuştuğumuz Anayasa tartışmaları meselesinde de tekrar gündeme gelecek ve o anlamda da bir etkisi olabilecek bir mesele olabilir. Ama ben açıkçası büyük bir siyasî dalga olduğu kanaatinde hiç olmadım. Öyle bir ihtimali de çok gerçekçi bulmuyorum.

Çakır: Mustafa Sarıgül yeni anayasa sürecine destek vereceklerini açıkladı. Biliyorsun.

Can: Mustafa Sarıgül kesin büyük bir dalga yaratabilir. Onu dikkatle izlemek lâzım. Ne diyeyim. Birinci yılda bence bunlara bir başlık olarak çok da zaman ayırmaya ihtiyaç yok.

Çakır: Kemal, o zaman noktayı koyalım. Bir yıl böyle geçti. Artık önümüze, yeni yıllara bakıyoruz. İzleyicilerimize de bütün bu süre içerisinde bize gösterdikleri ilgiden dolayı çok teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, “Haftaya Bakış”ı burada noktalıyoruz.

Can: İyi günler, iyi haftalar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus