Necmettin Erbakan’ı kimler, nasıl anabilir?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Milli Görüş hareketi lideri Prof. Necmettin Erbakan’ın ölümünün onuncu yılında düzenlenen anma toplantısına dokuz parti üst düzeyde temsil edildi. Özellikle CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun katılımı birbirinden farklı uçlarda yer alan kişilerce eleştirildi. Erbakan konusundaki bu ilgi neyin işareti?

Yayına hazırlayan : Hande Sena Kandemir

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Dün Prof. Necmettin Erbakan’ın ölümünün onuncu yıldönümüydü. İlginç bir tarih. Bugün de 28 Şubat‘ın yıldönümü. Necmettin Erbakan’ın vefatının 27 Şubat olması gerçekten kaderin bir cilvesi; çünkü kendisi, Türkiye’de yıllarca siyaset yapan birisi olarak, ilk kez başbakan olduğu bir tarihte, postmodern bir darbeyle 28 Şubat sürecinde başbakanlığı elinden alındı. Her neyse. Erbakan’ın onuncu vefat yıldönümü nedeniyle Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu‘nun evsahipliği yaptığı bir anma düzenlendi. Burada Saadet Partisi’nin davetine dokuz partinin icâbet ettiği görülüyor. Bir tek MHP katılmamış; onun dışında, parti genel başkanı olarak CHP’den Kemal Kılıçdaroğlu, HDP eş genel başkanı Mithat Sancar, Gelecek Partisi’nden Ahmet Davutoğlu, DEVA’dan Ali Babacan, Demokrat Parti’den Gültekin Uysal var. AK Parti’nin genel başkan yardımcısı Mahir Ünal, İYİ Parti’den genel başkan yardımcısı Nuri Okutan, Büyük Birlik Partisi genel başkan yardımcısı Tevfik Eren katılıyor. Bayağı bir protokol; yani bütün Türkiye’yi MHP istisnasıyla bir araya getirmiş bir toplantı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da buraya bir telgraf ya da mesaj yollamış, o mesaj da okunmuş. Erbakan hayattayken bu kadar ilgi görüyor muydu çok emin değilim; ama hayatını kaybettikten sonra bayağı bir ilgi vesilesi oldu. Özellikle de son dönemde, en son genel seçimler öncesinde Saadet Partisi’nin Millet İttifakı’na yanaşmasıyla, o zamandan beri daha fazla konuşulur oldu. 

Bu yayında “Erbakan‘ı kimler anabilir?” diye söyledim; aslında bir de “Nasıl anılabilir?” diye eklemek lâzım. İlginç bir durum var; dünkü anma toplantısına örneğin Kemal Kılıçdaroğlu’nun katılması üzerine bayağı bir tartışma var, eleştiren çok kişi var. Bu eleştirenlerin ikiye ayrıldığını görüyoruz. Bir taraf, Kemal Kılıçdaroğlu’na tamamen mesafeli olanlar, yani özellikle AKPliler; bir diğeri de nispeten Kemal Kılıçdaroğlu’na yakın gibi olanlar diyelim, en azından AKPli olmayanlar. 

Kılıçdaroğlu’nun Erbakan’la ilgili daha önceki toplantılara da katılmış olduğunu biliyoruz. Bunlar aslında gerçekten Türkiye’de siyasî hayattaki kutuplaşma olayında çok önemli dönüm noktalarıydı. O tarihte de şimdi de iki taraftan birden bu toplantıya Kılıçdaroğlu’nun katılmasının eleştirildiğini görüyoruz. AKPliler, Erbakan‘ı olumlayarak Kılıçdaroğlu’nun katılmasının Erbakan’a bir saygısızlık olduğu şeklinde söylüyorlar; hatta bunu ileriye kadar taşıyıp Erbakan’a hakaret olduğunu söyleyenler var. Öte yandan muhalefette olanlar da, Kılıçdaroğlu’nun böyle bir yere gitmesini Erbakan’a önem atfetmek olarak görüyorlar. Burada da Erbakan’a olumsuz bir yaklaşımla Kılıçdaroğlu’nun Erbakan’ın anmasına giderek onun Türk siyasî hayatındaki gerçek yüzünün görülmesini engellediğini ileri sürüyorlar. Burada gerçekten garip bir durumla karşı karşıyayız; ama şu âna kadar Kılıçdaroğlu Erbakan konusunda dünkü toplantıda da çok istikrarlı bir şekilde belli bir çizgide gidiyor. Hangisi doğru? Aslında bunun cevabını vermek çok kolay değil; ama dışarıdan bakan birisi olarak, her iki uçtan gelen eleştirileri de dikkate aldığımızda, en azından o eleştiri sahiplerinin pozisyonlarının daha yanlış olduğunu söylemek mümkün. Bu anlamda, o eleştiri sahiplerinin, birbirinden tamamen farklı kutuplardaki kesimlerin aynı noktada buluşuyor olmaları aslında Kılıçdaroğlu’nun yaptığının çok da yanlış olmadığını gösteriyor sanki. Burada tabii şöyle bir husus var: Türkiye’de Necmettin Erbakan’ın da Süleyman Demirel’in de Alparslan Türkeş’in de Bülent Ecevit‘in de Deniz Baykal’ın da, aklınıza gelebilecek tüm isimlerin, Turgut Özal’ın da, hepsinin Türkiye siyasî hayatında bıraktığı çok derin izler var. Kimileri bazılarını doğru bazılarını yanlış görüyor ve siyasî pozisyonlar itibariyle de insanlar ya külliyen bu kişileri eleştiriyor ya da destekliyorlar. Ama özellikle son dönemde, hayatını kaybetmiş siyasetçiler hakkında farklı kesimlerdeki insanların farklı yaklaşımları olduğunu da görüyoruz. 

Bu olay sadece, “Ölenin arkasından kötü konuşulmaz” olayı mı? Açıkçası onu tam kestiremiyorum. Fakat Türkiye’de özellikle AKP iktidarında, özellikle son dönemde o kadar sert şeyler yaşanıyor ki, böyle bir ortamda, geçmişte kalmış birçok siyasetçiye yönelik, daha bir, “Aslında hakkını yemişiz…” diye başlayan cümlelerin kurulabildiğine tanık oluyoruz. Erbakan bambaşka bir siyasetçiydi, tam nevi şahsına münhasır bir siyasetçiydi. Türkiye’nin 68-69’dan beri siyasî hayatına damga basmış birisiydi. Kendine özgü görüşleri vardı. O, Türkiye’de sağ hareketin, sağ geleneğin içerisinde İslamcı çizginin bağımsızlaşmanın öncüsüydü siyasî harekette, özellikle yasal siyasî harekette. Milli Görüş adını verdiği bir çizgisi vardı ve Milli Görüş hareketi Türkiye’de uzun yıllar inişli çıkışlı bir varlık gösterdi. Rejimin çoğunlukla da hiddetine muhatap oldu; defalarca partileri kapatıldı, Erbakan ve arkadaşları cezaevine girdiler; ama ona rağmen hep bir şekilde düşe kalka bu hareket gitti ve 94 yılında yerel seçim başarıları ardından 95 seçimlerinde genel seçimlerden birinci parti çıkmalarıyla bu hareket, en azından sabırla davranmanın, her şeye rağmen ayakta kalmaya çalışmanın meyvelerini aldı. Daha sonra da kendisinden kopanların bir kısmının oluşturduğu Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bunca yıldır ülkeyi tek başına yönetiyor olması da, aslında bakacak olursak, Erbakan’ın ideolojisinin ve hareketinin ne kadar etkili olduğunun bir göstergesi. AKP, Milli Görüş hareketinin devamı ve temsilcisi olarak görülmeyebilir; fakat Erbakan olmasaydı ve Milli Görüş hareketi olmasaydı AKP ve Recep Tayyip Erdoğan da olmayacaktı — onu bir kere bir kenara koymamız gerekiyor. İkinci olarak da, AKP’nin bugün yapageldiklerinin sorumlusu Erbakan mıdır, Milli Görüş hareketi midir? Bu nokta da çok tartışmaya muhtaç bir nokta; ama şunu hatırlarsak tartışmayı çok da uzatmamız gerekmeyebilir: Erdoğan’ın partisi varken Erbakan’ın ayrı bir partisi vardı. İlk başta partinin genel başkanı değildi, sonra yasağı kalktıktan sonra bizzat Saadet Partisi’nin başına geçti ve Erdoğan’a karşı bir mücadele yürüttü. Mücadelesinde çok dikkatli ve yumuşaktı, ama farklıydı — onu da özellikle vurgulamak lâzım. 

Erbakan’ın ideolojisi İslamcı bir ideolojiydi; ama Türkiye’ye özgü bir İslamcılık bu. Dünya İslam Birliği kurmak gibi bir perspektifi vardı ve bunun liderliğini Türkiye’ye uygun görüyordu Erbakan. Ekonomide kalkınmacı bir perspektifi vardı; dış politikaya bakıldığı zaman da dünyaya komplocu bir perspektiften bakıyordu ve büyük ölçüde de ayrımcı, hatta ırkçılığa varacak şekilde ayrımcı birtakım görüşleri vardı — özellikle Yahudiler’e karşı. O her ne kadar Siyonizm dese de, aslında Erbakan’ın Anti-Siyonizm dediği o şeyin Anti-Semitizm olduğunu söylemek bence abartılı değildir. Buna itiraz edenler olabilir; ama ben onun pozisyonunun Anti-Semit bir pozisyon olduğunu düşünüyorum. Batı karşıtı bir pozisyondu — ki Türkiye’de Batı karşıtlığı sadece İslamcılar’a özgü bir husus değildir; ama burada Batı karşıtlığı çok öndeydi. Dolayısıyla Erbakan’la kurulacak olan siyasî ilişkide bütün bunları akılda tutmakta yarar var. Erbakan‘ı doğal bir müttefik olarak görmenin birçok sol hareket için ya da sosyal-demokrat hareketler için o kadar kolay olmaması gerekir. Batı’yı kendisine eksen olarak belirlemiş hareketler için de keza öyle. Aynı şekilde laiklik/sekülarizm meselesinde de çok ciddi farklılıklar olduğu muhakkak; ama bütün bunlara ek olarak, ta zamanında Ecevit ile koalisyon hükümeti kurabilmiş olan bir Erbakan var. Ona da bakıldığı zaman, reel-politikada Erbakan da, Erbakan’ın hareketi de birbirinden farklı hareketlerle pekâlâ beraber davranabiliyordu. Ecevit ile başladı, sonra Demirel ve Türkeş’le devam etti; yıllar sonra, Demirel’in yerini almış olan Tansu Çiller ile ittifak yaptı —ki o tarihte, 95 seçimlerinden sonra Erbakan’ın esas tercihi aslında Mesut Yılmaz liderliğindeki ANAP idi; olmayınca iktidar olmak için Tansu Çiller’i seçti. Bugünkü Erbakan tartışması, aslında Türkiye’nin alabildiğine değişmiş konjonktüründe tamamen ittifaklar perspektifinden yaşanıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi, özellikle de Erdoğan, Saadet Partisi’nin kendisine değil de CHP’ye ve Kılıçdaroğlu’na yakın olmasını bir türlü kabullenemiyor. Onları kazanmak için çok bir şey yapmadı; nasıl olsa kendisine gelmek zorunda kalacaklarını sandı uzun bir süre. Hatta bu nedenle de Saadet Partisi’ni ve Temel Karamollaoğlu’nun yıpratılmasına izin de verdi, teşvik de etti, ama bu silah geri tepti. Saadet Partisi, Millet İttifakı’nın içerisinde yer alarak bu ittifaka çok ciddi bir meşruiyet zemini sundu — ne kadar oy getirmiştir bu ayrı bir tartışma konusu; ama burada Saadet Partisi’nin varlığı, Temel Karamollaoğlu’nun Meral Akşener ve Kemal Kılıçdaroğlu’yla birlikte fotoğraf vermesi, Erdoğan’ı çok zor durumda bıraktı. 

Nitekim son dönemde Oğuzhan Asiltürk üzerinden bu olayı tersine çevirmeye çalışıyor. Bu süre içerisinde Erbakan’a AKP’liler, –sözüm ona diyeceğim– sahip çıkıp Saadet Partisi’ni köşeye sıkıştırmaya çalıştılar. Ne dediler? İşte, “Erbakan’ın çizgisinde gidenler nasıl Kılıçdaroğlu ile beraber hareket eder?” vs.. Bu arada hatırlayanlar olacaktır, kabak benim de başıma patladı. Çünkü 2018 yılında Necmettin Erbakan ödüllerinin medya ayağını bana uygun gördüler; ben yurtdışındaydım, onun için gidemeyeceğimi söylemiştim, bir arkadaşım benim yerime aldı ödülü ve bu arada Saadet Partisi’ni benim üzerimden de vurmaya çalıştılar. Benim zamanında bir Amerikalı diplomat ile yapmış olduğum bir söyleşinin başlığını, “Erbakan çok tehlikeli biri” sözünü, tırnak içinde olmasına rağmen bana atfedip, “Siz böyle birisine nasıl ödül verirsiniz?” derken, aslında benden ziyade –dertleri ben değildim, kesinlikle Erbakan da değildi– dertleri Saadet Partisi yönetimi idi. Böyle her anlamda yalana dayalı bir perspektif izlediler bir dönem; şimdi biraz bunu yumuşatmış gibi görünüyorlar ve ne oluyor? 

Bu törene Erdoğan gitmiyor, ama Genel Başkan Yardımcısı’nı yolluyor, kendisi de mesaj yolluyor ve aslında orada Kılıçdaroğlu’nun ve Mithat Sancar‘ın bulunmasından çok ciddi bir şekilde rahatsız oluyor. Ama bu rahatsızlığını, mesela 2-3 yıl önceki kadar yüksek sesle ve saldırgan bir üslûpla dile getirmekten de çekiniyor; çünkü Saadet Partisi’ne bu tür saldırıların pek işe yaramadığını görüyor. Peki buna bir başka açıdan bakacak olursak, burada Erbakan üzerinden kurulan bir ittifak mı var? Yani Millet İttifakı’nın harcı Erbakan’ın görüşleri ile mi kuruluyor? Hiç alâkası olduğunu sanmıyorum; zaten Erbakan’ın görüşlerinin günümüzde artık pek bir karşılığı olduğunu da sanmıyorum. Zamanında, Erbakan hayattayken onun taşıdığı görüşler olarak bir anlamı vardı; ama onun vefatının ardından ne Saadet Partisi ne de oğlu tarafından kurulan Yeniden Refah Partisi, Erbakan‘ı görüşleriyle Türkiye siyasetinde hâlâ güçlü bir kişi olarak sunamadı. Şu hâliyle bakıldığı zaman, Erbakan bir sembol gibi, bir saygı ifadesi olarak hayırla anılan bir siyasetçi; ama onun ötesinde Erbakan’ın görüşlerinin yaygın bir ifade bulduğu, hatta onun görüşlerinin bu vesileyle CHP’ye kadar sirayet ettiği, oralara kadar sızdığı gibi şeyler olduğunu sanmıyorum. Aslında Saadet Partisi’nin de son dönemde izlemeye çalıştığı birtakım politikaların Erbakan’ın hayattayken izlediği politikalarla çok fazla bir ilişkisi olduğunu da görmüyorum. Dolayısıyla Erbakan’ın adı var, ama fikirleri artık Türkiye’de ne AKP, ne Saadet Partisi, –hele hele– ne de Erbakan‘dan şaşırtıcı bir şekilde saygıyla bahsetmeye başlamış olan başka mahallelerin siyasetçilerinde onun fikirlerinin pek bir etkisi yok. Dolayısıyla Erbakan’ın değişik dönemlerde değişik bağlamlarda dile getirdiği bazı sözleri, örneğin “Kanlı mı olacak kansız mı olacak?”, “Gulu gulu dansı” vs. gibi –ki genç kuşaklar bunları bilmezler; bunlar özellikle 28 Şubat sürecinde ya da çok daha gerilere gidersek 70’li yıllarda ettiği birtakım lâflar– hâlâ Erbakan eleştirisi olarak kullanılıyor. 

Bunların artık çok fazla bir anlamı olduğunu, geçerliliği kaldığını sanmıyorum; fakat Erbakan’ın ismine bugün bir CHP genel başkanının saygılı bir şekilde yaklaşması, onun anma toplantılarına gidip ondan saygıyla söz etmesi, HDP eş genel başkanının aynı şekilde o toplantıya gidip Erbakan ile ilgili uzun ve anlamlı bir konuşma yapması, Türkiye’de çok şeylerin değiştiğini ve bu şeyler değişirken de geçmişteki birtakım siyasetçilere bakışlarda daha bir esneme ve yumuşama olduğunu gösteriyor. Sonuçta Erbakan anmasına birbirinden ne kadar farklı kişinin katıldığından endişeye kapılmaya birçok açıdan gerek yok; sonuç olarak Türkiye’de siyasî iktidarın bilinçli bir şekilde pompalamaya çalıştığı kutuplaşmaya karşı sembolik bir direniş olarak görmekte yarar var. Bugün 28 Şubat ve bunun da yıldönümü. 28 Şubat üzerine söylenecek çok fazla bir şey yok artık; yani birçok şey söylendi, birçok şey söylemenin de bir anlamı kalmadı açıkçası; fakat şunu da özellikle vurgulamak lâzım: 28 Şubat‘ın haklı gerekçesi olarak bazı kesimler tarafından savunulan şeyleri hatırlayacak olursak –ki yaşı el verenler bunu hatırlayabilir–, “Erbakan şunu dedi”, yok işte, “Başbakanlık’ta iftara tarikat şeyhlerini çağırdı”, şu bu gibi birtakım olaylar üzerine 28 Şubat meşrulaştırılmaya ve haklı gösterilmeye çalışılmıştı. Onu öyle yapanların büyük bir kısmının bugün Türkiye’de yaşanan birçok şeye destek veriyor olmasını da bir kenara yazmak lâzım. 28 Şubat sürecinde, örneğin biz gazeteciler olarak büyük medyada, seçimle gelen iktidarı devirmek için kollarını sıvamış olan birçok sözüm ona “büyük” gazetecinin bugün hâlâ sözüm ona o “büyük” gazetelerde hiçbir şey olmamış gibi pekâlâ yazmaya devam ettiklerini, statülerinde bir eksilme olmadığını görüyoruz; tabii ki şöyle bir husus var: Artık onları kimsenin doğru dürüst okumadığını, ama imtiyazlarını aynen koruduklarını da söylemek lâzım. Dolayısıyla 28 Şubat‘ı, ilk görüldüğü gibi, İslamcılığa ve şeriatçılığa karşı bir olay olarak algılamayı bırakıp, çok daha ciddi bir şekilde devlet üzerinden, sistem üzerinden okumaya çalışmak lâzım.

Her neyse; Erbakan’ın anılmasının kötü bir şey olduğunu sanmıyorum; sonuç olarak Türk siyasî hayatında bayağı bir etkili olmuş, bu arada çile çekmiş, çok kişiyi de kızdırıp öfkelendirmiş bir siyasetçiydi. Türkiye’de merkezde yer alan siyasetçilerin hepsi, artıları ve eksileriyle Türkiye siyasî tarihinde yer edindiler; Erbakan bunların içerisinde en farklılardan birisiydi. Ölümünün onuncu yılında kendisine tekrar rahmet diliyorum. Erbakan‘ı anmaya birbirinden farklı insanların katılıyor olmasından rahatsız olanlara rahatsızlıklarının devamını diliyorum. Biraz zor bir cümle oldu, ama anlayan anlamıştır. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus