İmamoğlu’nun 8 Mart paylaşımından hareketle memleketimizden Kürt sorunu manzaraları

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ekrem İmamoğlu’nun 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarken Meral Akşener ve Pervin Buldan’ın isimlerini birlikte anmasının doğurduğu tepkiler ülkemizde Kürt sorununun çözümünden ne kadar uzak olduğumuzu bir kez daha gösterdi. Tek örnek de bu değil.

Yayına hazırlayan: Hande Sena Kandemir

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Öncelikle Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutluyorum. Ardından bir arkadaşımdan kısaca bahsetmek istiyorum. Aslında tanıyorsunuz. Rasim Öztekin Türkiye’nin önde gelen oyuncularından, tiyatro kökenli. Şu anda onu Galatasaray tribünlerinde görüyorsunuz. Çünkü Rasim’le biz, yaklaşık neredeyse elli yıl olacak, Galatasaray Lisesi’nde aynı dönemde okuduk. Çok yakın arkadaşımdır. Kardeşimdir ve özellikle de maçlarda beraber olurduk. 15 günde bir maçlarda. Ali Sami Yen’de. Daha sonra Türk Telekom Arena’da. Sonra mâlûm salgın girdi. Ama yine birbirimizle sürekli temas halindeydik. En son kendisinin kavuk değişimine gitme şansım olamadı, ama orada da konuşmuştuk. Rasim dün öğleden beri bir mücadele veriyor, yaşam mücadelesi veriyor. Kendisinin zaten kalp rahatsızlığı vardı. Pil ile yaşardı. Kendisinden “pilli bebek” diye bahsederdi. Şu anda bir mücadele veriyor ve hepimiz onun bu mücadeleyi atlatacağını düşünüyoruz ve onun için dua ediyoruz. İlk fırsatta hem Rasim sağlığına kavuşacak hem de Türkiye sağlığına tekrar kavuşacak ve biz yine tribünlerde beraber yan yana maç seyretmeye devam edeceğiz diye düşünüyorum ve buna inanıyorum.

Evet, bugün Kürt sorunundan bahsedeceğim, çok kişi benim Kürt sorunundan bahsetmemden rahatsız oluyor, biliyorum, ama olsunlar. Zira birçok kez söylediğim gibi Türkiye’deki bütün sorunların eninde sonunda anası Kürt sorunu. Nitekim son günlerde üst üste yaşadığımız birçok olay bunu gösteriyor ve göstermeye de devam ediyor. Nedir bu Kürt sorunu diye çok sorarlar. Şu konuşacağımız şeyler aslında Türkiye’de Kürt sorununun ne olduğunu bize bir kere daha hatırlatacak. Bir de tabii ki Erdoğan’ın bir süredir dillendirdiği, “Çözdük Kürt sorununu, Kürt sorunu artık kalmadı” sözlerinin ne kadar geçersiz olduğunu gösterecek. Önce bir fotoğrafla başlayalım. Diyarbakır’da surlara asılmış bir pankart: Türk bayrağının yanında “Em ji Erdoğan hez dikin.”

Bu, “Erdoğan biz seni seviyoruz” anlamına gelecek Kürtçe bir söz. Bu sözü Diyarbakır’da surlara Erdoğan asmadı tabii de, Diyarbakır’daki Adalet ve Kalkınma partililer bunu yaptılar. Buradaki esas hedefin Amerika Birleşik Devletleri’nde New York’taki “Stop Erdoğan!” ilanlarına tepki olduğunu biliyoruz. “Stop Erdoğan!” ilanlarını verenlerin de Fethullahçılar olduğunu biliyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’nde yürütülen propagandaya karşı Türkiye’de cevap veriliyor, “We Love  Erdoğan” diye. İstanbul’da da gördük. Devlet Demiryolları’nın Marmaray’da ve diğer yerlerinde bunların fotoğraflarını da gördük. Buna bir şekilde Diyarbakır’da AKP’liler de katılmışlar ve bunu Kürtçe söylemişler. Anlamlı bir şey aslında. Bu anlamıyla bakıldığı zaman da iyi bir şey. Ama Kürtçe’nin Türkiye’de bir süredir çok ciddi bir şekilde sorunla karşı karşıya olduğunu da biliyoruz. Kürtçe eğitim konusunda büyük bir gerileme var. Kürtçe kullanımı konusunda sınırlamalar olduğu yolunda çok şikâyet var. Bazı durumlarda bazı siyasetçilere açılan soruşturmalarda Kürtçe kullanmaya yönelik birtakım suçlamalar da olduğunu biliyoruz. Her neyse, bu arada bu olaydan bir iki gün önce, belki de bir gün önce Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kadın destek uygulamasını gördük: “Tek tuşla şiddetin karşısında, kadınların yanında”. Bakıyoruz, artık 6 dilde diyor. Türkçe zaten varmış. Arapça, Farsça, İngilizce, Rusça, Fransızca 6 dilde yayın yapılıyor. İşte, uygulamadan ulaşılabiliyor. Çok güzel. Ama tabii ki Kürtçe yok. Niye yok? Şöyle bir akıl yürütme olabilir. Kürtçe konuşanlar zaten Türkçe de biliyorlardır. Bu hep söylenen bir uygulama. Zorlama bir şey. Bir kere biliyoruz ki Kürtçe konuştuğu için devlete ulaşamayan ve bu yüzden de öldürülen kadınlar da var. Bunu da biliyoruz. Ama diyelim ki bütün Kürtler, hepsi, yaşlısı genci hepsi ve kadınlar, Kürt kadınlar Türkçe’yi de biliyor olsunlar; ama Kürtçe’nin Türkiye’de konuşulan bir dil olarak Arapça’nın, Farsça’nın, İngilizce’nin, Rusça’nın, Fransızca’nın yanına konulması gerekirdi.

Daha sonra koyarlar mı bilmiyorum. Umarım koyarlar. Ama bu bile bir refleks. Yani böyle bir şey yapılırken de, iyi bir şey olarak pazarlanırken de Kürtçe’nin konulmaması Türkiye’de Kürt sorununun varlığının basit bir göstergesidir. Şimdi burada tabii ki bunu meşrulaştırmaya yönelik bir yığın şey çıkacak — çıkıyor da. Mesela: Kürtçe’nin hangi lehçesi? Çok lehçesi var. Peki Kürtçe varsa, o zaman işte Zazaca, Lazca şunca bunca da olsun mu? Hepsi olsun, ama en çok kullanılan dilin Türkçe, daha sonra Türkiye’de Kürtçe olduğu bir gerçek ve Emniyet Genel Müdürlüğü, hele özellikle Güneydoğu’da ya da batıya göç etmiş Kürt ailelerde de olağan bir olgu olduğunu bildiğimiz, çok ciddi bir gündem olduğunu bildiğimiz kadına şiddet konusunda… Bunun yaşanan bir realite olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Kürtçe’yi koymanın hiçbir mazereti olabileceğini sanmıyorum. Zaten eşitlikçi bir devlet, Kürt sorununu çözdüğünü iddia eden bir devletin böyle bir şeyi daha ilk andan düşünmesi gerekiyor. Düşünülmemiş, sonra düşünülür. Belki bir açıklama yapmışlardır bilmiyorum; ama ilk anda nasıl yaparsanız o öyle kalır. Birçok kişi, birbirinden farklı, Kürt olmayanlar dahil, “Niye burada Kürtçe yok?” diye soruyor. Bu aslında bir resmî duruşu gösterir. Özellikle Emniyet’in, Polis Teşkilâtı’nın bu konuda Kürtçe’yi geri plana itmesi ya da görmezden gelmesi çoğumuzu şaşırtmamış olabilir. Ama artık bizi şaşırtabilmelerini beklemek de hakkımız. Düşünsenize: Türk Polis Teşkilâtı sosyal medya hesabında bir uygulamayı duyuruyor ve Türkçe’nin arkasında Kürtçe geliyor. Bunun yaratacağı duygunun pozitif olduğu kanısındayım diyen olacaktır tabii ki. “Ne alâkası var? Emniyet de bölücülük mü yapıyor?” diyen olacaktır. Ama buralara artık takılmamak gerekiyor. Bu sorunu çözmenin ilk yolu o sorunla yüzleşmek, o sorunun varlığını kabul etmektir. O olgunun varlığını kabul etmektir. Ret ve inkâr politikaları bu, devletin geleneksel politikası buydu.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk yıllarında Erdoğan başbakan iken, altını çizerek, “Artık ret ve inkâr politikalarına kapılmayacağız. Bunların esiri olmayacağız” dedi. Dediği için de zamanında çok kişiden eleştiri aldı; ama büyük ölçüde de destek aldı. Şimdi kendisini o tarihlerde eleştirenler ile birlikte bu reddi bir şekilde hayata geçiriyor. Tabii Sur’daki bu fotoğrafta olduğu gibi, lâzım olduğu zaman Kürtçe kullanılıyor. Erdoğan’ın Kürtçe’yi ilk kullanışı değil bu. Daha önce de, değişik seçimlerin öncesinde ya da bölge ziyaretleri öncesinde Kürtçe billboard’ları olmuştu. Hatta bir keresinde, izlemeye gittiğim bir yerel seçim de hatırlıyorum. Yanlış hatırlamıyorsam ben de onlardan birisi önünde fotoğraf çektirmiş ve o tarihte Vatan gazetesindeki köşeme de onu koymuştum. Kürtçe sadece ülkeyi yönetenlerin işlerine geldiği zaman başvurdukları bir şey midir? Hani diyelim ki, “Zaten Kürtler Türkçe biliyor. O zaman buna gerek yok” diyorsanız, o zaman o Sur’daki afişi de o zaman Türkçe yazın, nasıl olsa Türkçe biliyorlar diye. Demek ki biliyor olsalar bile –ki bilmeyen çok sayıda insan var–, biliyor olsalar bile bunun çok önemli bir sembolik anlamı var. Kürtçe’nin tanınması ve bu tanımanın hayatın her alanına geçmesi gerekir. Geçirtmek istemiyorsanız Kürt sorununu çözmek istemiyorsunuz demektir. Ve gelelim en popüler konuya, bugün Türkiye bunu konuşuyor: 8 Mart. Ekrem İmamoğlu bir paylaşım yaptı ve burada, “İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener ve HDP Eş Genel Başkanı Sayın Pervin Buldan’ın nezdinde tüm kadın siyasetçilerin ve Türkiye genelindeki kadın belediye başkanı mevkidaşlarımın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarım” dedi ve kıyamet koptu. Aslında kıyamet kopmadı. Birileri kıyamet koparmak istediler ve belli ölçülerde başarılı oldular. Yavuz Ağıralioğlu tabii hemen tavır aldı. Meral Akşener’e siper olarak, “Anneleri yıllardır evlâtsız bırakan bir cinayet şebekesine mesafesizliğini milli hassasiyet ve haysiyet itirazımız olarak ifade ettiğimiz HDP ve siyasîlerinin isimlerinin, şehit annelerine borcunu vatan borcu bilen Meral Akşener ismi ile birlikte zikredilmesini doğru bulmuyorum” gibi çok ağdalı bir cümle etti. Sonuçta, cinayet şebekesine mesafe olmayan Pervin Buldan ve hatta ondan sonra da doğrudan Ekrem İmamoğlu’na hitap etti: “Öcalan’a mektup yazdırılmasının milli iradeyi ne istikamette kamçıladığını ve ikinci seçimin sonuçlarına ne yönde tesir ettiğini hiç kimse unutmamalı! En başta da Ekrem Bey.Bu vesileyle başta şehit annelerimiz olmak üzere tüm kadınlarımızın #8MartDünyaKadınlarGünü kutlu olsun.” Bu aslında bir gözdağı. “Siz bunu yaparsanız bir daha seçilemezsiniz, hatta cumhurbaşkanlığı niyetiniz varsa asla olamazsınız” demeye getiriyor. Ama şunu da biliyoruz ki nasıl orada Öcalan’ın mektubu işe yaramadıysa, Selahattin Demirtaş’ın açıklaması da o derece işe yaradı. HDP tabanının oyları olmasaydı Ekrem İmamoğlu daha ilk turda bunu kaybedecekti. İstanbul’u kazanmasının ve daha birçok yerde CHP’nin kazanmasının geri planında İYİ Parti’nin ve HDP’nin CHP’lilere birlikte oy vermeleri vardı. Ama birlikte yan yana durmadan bu oyları verdiler. Ekrem İmamoğlu burada, o yan yana olmayan kesimleri bir tweet’te bir araya getirdi –ki bence doğru da yaptı ve gelen tepkiler aslında yaptığının doğru olduğunu gösteriyor–; çünkü bu tür olaylar bu tür tabular böyle yumuşak sembolik şeylerle kırılırsa kırılacak. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü üzerinden… Türkiye’de iki partinin başında kadın var. Bir üçüncü olsaydı onu da herhalde zikrederdi. Bunları gayet normal bir şekilde Dünya Kadınlar Günü üzerinden yan yana isimlerini koyduğu zaman bir kıyamet koparılıyor. Birebir benzer olmasa da, hani Türkiye’nin ilk koronavirüs tablosu açıklandığında, Pervin Buldan’ın Uşak’la ilgili yaptığı lâtifeye gösterilen tepkiler de bir başka örnekti ya da daha geriye gidersek, Selahattin Demirtaş’ın benim kendisine yolladığım sorulara verdiği cevaptaki, “Sabah çat kapı Başak’la beraber Meral Hanım’ın kapısını çalar ve kahvaltıya giderdik” sözleri. Bütün bunlar aslında Türkiye’deki meselenin dönüp dolaşıp aslında Kürt meselesinde düğümlendiğini gösteriyor.

Hemen burada şu tür itirazlar olacaktır: Bunun kötülükle alâkası yok, bu terördür. Hep zaten böyle olur, yıllardır böyle olur; ama HDP 6 milyona yakın oy alır. Dolayısıyla, Türkiye’de demokrasiyş savunduğunu söyleyen odakların partilerin ve siyasetçilerin bu 6 milyona yakın oy alan parti ve onun temsilcileriyle nasıl ilişki kuracağını tanımlaması gerekiyor. Bu tür çıkışlar tabii ki İYİ Parti’yi zorluyor. Meral Akşener’e sorulduğunda, Meral Akşener, “Arkadaşlarımızın çoğu paylaşımı beğenmedi, saygı duyuyorum” dedi. Beğenmemelerine saygı duyduğunu söyledi. Kendisinin beğenip beğenmediğini söylemedi; çünkü zor bir durumda açıkçası. “Onlar gibi düşünüyorum” dese, ya da “Onlar gibi düşünmüyorum dese, ikisi de zor olacaktı; böyle bir cevapla durumu geçiştirmeye çalıştı. Zor durumda olduğunu da böylece görmüş olduk. Ama işte siyaset böyle bir şey; zor zamanlarda yapılan bir şey bu. Dikensiz gül bahçesinde yapılabilecek bir şey değil. HDP-İYİ Parti ilişkisi ya da ilişkisizliği Türkiye’nin şu andaki en kritik sorunu gibi gözüküyor ve iktidar partisi bunu sürekli kaşımaya çalışıyor. İktidar partisi, daha doğrusu iktidar ortakları bunu sürekli kaşımaya çalışıyor. Bu anlamda kendini muhalefette tanımlayan birileri Ekrem İmamoğlu’nun yaptığının iktidarın değirmenine su taşımak olduğunu düşünebilir. Açıkçası ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Bu meseleyi iktidarın elinden alma anlamında bence akıllıca bir şeydi. Zor olacak tabii; fakat Ekrem İmamoğlu herhalde bu zorlukları, gelebilecek tepkileri önceden görmüştür. Örneğin İmamoğlu‘yla hep yanyana gördüğümüz İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu da, “Terör ile arasına mesafe koymamış bir partinin temsilcisi ile genel başkanımızın aynı paylaşım içine alınmasını kabul etmiyoruz” diye bir açıklama yapmak zorunda hissetti kendini. Şu halde bakıldığı zaman, iktidar ortaklarının bu işten, yani Ekrem İmamoğlu’nun bu çıkışından ya da bu paylaşımından yararlandıkları zannı, intibâı oluşuyor olabilir; fakat Türkiye’nin en sahici sorunu olan Kürt sorununu böyle sakin bir şekilde ele almış olmasıyla buradan kazançlı çıkacak olanın Ekrem İmamoğlu olduğunu tahmin ediyorum. Açık söylemek gerekirse, bu çıkışındaki cesareti şu anda pek beklemiyordum. Ben şaşırdım. Zor olacaktır; ama burada, bu zorluklara rağmen, ki bugün Büyükçekmece’de yanılmıyorsam Dünya Kadınlar Günü nedeniyle bir ağaç dikme faaliyetine Pervin Buldan’ı davet etmiş eşi. Beraber fotoğrafları da var. O da yanyana eklenince bundan çok da fazla rahatsız olmadığını görüyoruz. Zaten seçim öncesinde bu tür şeyler olmuştu. Seçim sonrasında da olmuştu. Başak Demirtaş ile görüşmüştü eşi, Selahattin Demirtaş‘tan söz edilmişti. Bunu aslında Muharrem İnce de yapmıştı. Muharrem İnce’nin de seçim öncesinde yaptığını görüyoruz. Ekrem İmamoğlu’nun bunu sadece seçim kampanyası döneminde değil her zaman yapıyor olması aslında merkezde siyaset yapmanın Kürt meselesini kabul etmekten ve Kürtler’i de kendisine bir paydaş ya da birlikte yol olabileceği bir grup olarak görmekten geçtiğini anlamış olduğunu gösteriyor. Ekrem İmamoğlu’nun partisinin genel merkezinin HDP ile olan onca ilişkisine rağmen o kadar rahat hareket etmediğini biliyoruz. Ekrem İmamoğlu belediye başkanı olması hasebiyle bunu biraz daha rahat yapabilir; fakat bu yaptıklarının tabii ki ona atfedilen, önümüzdeki dönemdeki potansiyel cumhurbaşkanlığı başkan adaylığı için bir önemi olduğu muhakkak. Tekrar söylüyorum: Bu olay, Ekrem İmamoğlu’nun 8 Mart paylaşımı bize Türkiye’deki bütün meselelerin dönüp dolaşıp Kürt meselesinde düğümlendiğini bir kez daha gösterdi. Ve bu konuda kim ezbere konuşursa, kim zaten yıllardır bildiğimiz şeyleri tekrarlarsa, onların aslında belki kısa vadede bir etkisi olduğunu ama kalıcı bir başarı elde etme imkânlarının pek olmadığını bize gösteriyor. Bu anlamda Ekrem İmamoğlu olayının Türkiye’deki Kürt meselesinin varlığını bize bir kez daha hatırlattığını, ama bunun pekâlâ çözülebilir olduğunu da gösterdiğini düşünüyorum. Evet, tekrar Rasim Öztekin‘e acil şifalar diliyorum; arkadaşımızı tekrar bir an önce aramızda görme dileğimi tekrarlıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus