Hasan Mezarcı’dan Mehmet Boynukalın’a Türkiye’de siyasal İslam’ın son 30 yılı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ayasofya Camii baş imamı Prof. Mehmet Boynukalın, bir tür “fahri şeyhülislam” gibi Erdoğan iktidarının attığı adımları dini açıdan meşrulaştırmaya çalışıyor, sorunlardan bunalan halkı da dini referanslarla tevekkül ve itaata çağırıyor. Bu, ülkenin sorunlarıyla gerçekler temelinde yüzleşmek ve onları çözmeye çalışmak yerine siyaseti sadece din temelinde kurgulamanın ilk örneği değil, sonuncusu da olmayacak.

Yayına hazırlayan: Hande Sena Kandemir

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Yayının başlığına bakıp Türkiye’de o kadar mesele varken bunu mu buldun diyenler olabilir. Tam da Türkiye’nin bu kadar meselesini yorumlamak için, “Hasan Mezarcı’dan Mehmet Boynukalın’a Türkiye’de siyasal İslâm’ın son 30 yılı” gibi bir başlık seçtim. Mehmet Boynukalın’ı bilmeyenlere hatırlatalım: Ayasofya Camii’nin başimamı kendisi; aynı zamanda Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Hukuku profesörü. Mehmet Boynukalın peş peşe sosyal medyada Twitter’dan fetvalar veriyor, tweet atıyor. Tweet-fetva — nasıl derseniz. Her konuda, Türkiye’nin en güncel konularında çok büyük büyük lâflar ediyor. Kendisine bir tür şeyhülislâmlık atfediyor diyelim. Yani “fahrî şeyhülislâm” diyebilirsiniz isterseniz — ne derseniz deyin. Ayasofya’nın yıllar sonra cami olarak tekrar ibâdete açılması çok gürültülü oldu. Ama ardından Ayasofya’yı çok fazla konuşmaz olduk. Bu başimam Mehmet Boynukalın nedeniyle Ayasofya’nın cami olduğunu da hatırlıyoruz. Şimdi, Türkiye’de peş peşe olaylar yaşanıyor. Bir sabah kalkıyoruz ki: Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden Cumhurbaşkanı kararıyla çıktığını ilan ediyor. Bir bakıyoruz: Merkez Bankası Başkanı görevden alınıyor — daha iki gün önce fâiz artırımı yapmış; göreve getirilmesi de üç ayı bulmuş. Bütün bu meseleler Türkiye’nin gündeminde dururken ve tabii ki özellikle Merkez Bankası Başkanı’nın görevden alınmasıyla birlikte, piyasalar, uluslararası piyasalar çok sert tepki veriyor ve Türkiye’nin parası bir günde birkaç saat içerisinde yüzde 10 civarında –ki ilk başta daha fazlaydı, sonra azaldı– değer kaybediyor. Borsa çok ciddi bir şekilde yüzde 10’a yakın değer kaybediyor ve öğleye kadar iki kere otomatik olarak seanslara ara veriliyor.

Böyle bir ülkede yaşıyoruz. Kadınların canı Allah’a emânet. Böyle bir durumda birisi çıkıyor, o meşhur Bakara Sûresi’yle… — Bakara Sûresi deyince, “meşhur” dememi, İslâm tarihi anlamında anlamayın; şu anda büyükelçi olarak ödüllendirilmiş olan Egemen Bağış’ın 17/25 Aralık’ta bir gazeteciyle yaptığı telefon konuşmasına referansla söylüyorum. Mehmet Boynukalın diyor ki: “Bakara Sûresi’nden hareketle, Allah sizi sınıyor. Allah bizi sınıyor, musîbetler ile sınıyor. Ama doğru yoldan ayrılmayın. Nasıl olsa düze çıkacağız” diyor. Bu arada “yedi düvele karşı istiklâl savaşı” verdiğimizi söylüyor. Tabii ekonomik olarak yaşanan bu sıkıntılar karşısında insanlara Bakara ile sabır ve sükûnet tavsiye ederken, bir öncesinde, İstanbul Sözleşmesi kaldırılıp iptal edildiğinde, “Allah’a hamdolsun” demişti. “Haklı ve güçlü insan = Haklı ve güçlü Türkiye.” Tabii burada “haklı ve güçlü insan” dediği, aslında insan değil erkek demek istiyor. Kadının adının olmadığı bir tasavvuru var ve böyle bir çıkış yapıyor. Bu ne anlama geliyor? Çok anlamsız bir şey aslında baktığınız zaman. Türkiye’de dindarların da bu tür şeylere ne kadar îtibar ettiğinden açıkçası çok emin değilim. Bir günde parası yüzde 10 değer kaybeden bir insanın bu başimamın Bakara Sûresi hatırlatması ile öfkesini, kızgınlığını dindirdiğine de çok inanmıyorum. Ancak bu bir iş yapıyor. Sadece Mehmet Boynukalın değil, sosyal medya üzerinden bu tür çıkışlar yapan birtakım İslâmî şahsiyetler var. Videolar yapıyorlar, tweet’ler atıyorlar, şu oluyor bu oluyor ve genellikle ayrımcı, çocuklara ve kadınlara yönelik ayrımcılığı, suiistimalleri meşrulaştırmaya çalışan paylaşımlar yaptıklarını biliyoruz. Bunlardan birisi de bir başka versiyonuyla burada karşımıza çıkıyor.

Bu aslında yeni bir şey değil. “Hasan Mezarcı’dan Mehmet Boynukalın’a” dememin esas nedeni de bu. Çünkü günümüzün gençleri diyelim, Adapazarı’ndaki, Sakarya’daki Hasan Mezarcı’yı, kendisini Mesih olarak tanıtan ilginç bir şahsiyet olarak görebilir. Ama tam 30 yıl önce, 1991’de Hasan Mezarcı Refah Partisi’nden İstanbul milletvekili seçildiğinde, Mehmet Boynukalın ve benzerlerinin bugün yaptıklarının o tarihteki bir versiyonuyla ortaya çıkmıştı. Mezarcı da ilâhiyatçı idi. Önce Ağrı’nın bir ilçesinde, ardından Akyazı’da ve en son Ümraniye’de müftülük yaparken, Refah Partisi’nden milletvekili seçildi ve seçildiğinin neredeyse ertesi günü çok sert, dikkat çekici açıklamalarla rol çaldı — Atatürk aleyhtarı sözleriyle. Hatta bu yüzden mahkûm da oldu. Sürekli, bir şekilde, çok keskin çıkışlar yaptı Hasan Mezarcı. Erbakan’ın partisinde böyle bir insanın çıkıyor olması da o tarihlerde biz gazetecilerin çok ilgisini çekmişti ve açıkçası anlamamıştık. Nasıl oluyor da oluyor? “Erbakan’ın bilgisi dâhilinde mi oluyor?” diye merak edilmişti. Bir süre sonra Refah Partisi de zaten kendisini ihraç etmek durumunda kaldı. Hasan Mezarcı bir dönem gitti yurtdışında yaşadı, sonra geldiği Türkiye’de bir müddet hapis yattı çıktı ve belli bir süredir kendisini Mesih olarak ilan ediyor ve Hasan Mezarcı da sosyal medyayı kullanıyor. O ve havarileri –havari diyorlar kendilerine–; o sosyal medyada bir paylaşım yapıyor, havarileri de bunu çoğaltıyor ve nedense beni de her seferinde bir şekilde ekliyorlar. Hasan Mezarcı o tarihte ne kadar İslâmcı ise, günümüzde de o kadar İslâmcılık karşıtı bir pozisyonda. Laikliği savunuyor, birçok şeyi savunuyor.

Yani o tarihteki Hasan Mezarcı bu tarihteki, 30 yıl sonraki Hasan Mezarcı’yı görse ne yapardı? Herhalde taşlardı, diyelim. Aslında Bugünkü Hasan Mezarcı da 30 yıl önceki Hasan Mezarcı’yı taşlıyor. Yani şu anda baktığımız zaman sosyal medyada, bu Boynukalın ve benzerlerinin 30 yıl önceki versiyonlarının en çarpıcı örneği bugün böyle bir konumda. O tarihlerde– yine yaşı erenler hatırlarlar–, Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan vardı; Şevki Yılmaz vardı –eski Rize Belediye Başkanı, ardından millletvekili. Onlar da ellerine geçen her fırsatta çok keskin çıkışlar yapıp ortalığı karıştırırlardı ve özellikle Refah Partisi’nin kapatılmasında o keskin çıkışların birinci derecede etkisi olmuştu. Daha doğrusu Anayasa Mahkemesi’nin bu kapatma kararına bahâne oluşturdular. 30 yıldan bu yana ne değişti? Çok şey değişti. O tarihin İslâmcıları bugün Türkiye’yi –yaklaşık yirmi yıldır– yönetiyorlar. Ama hâlâ aynı perspektif kendini koruyor. Yani Türkiye’nin gerçek sorunlarıyla gerçekten yüzleşmek yerine, Türkiye’nin sorunlarını hep başkalarına atan, tarihe ya da günümüze atan ya da birtakım kötü niyetlilere atan, işte, “yedi düvele karşı mücadele veriyoruz” iddiası meselâ — bugün Mehmet Boynukalın’ın söylediği İstanbul Sözleşmesi’ne bakıyoruz. İstanbul Sözleşmesi Atatürk zamanda mı kabul edilmiş? Hayır. İsmet İnönü zamanında mı kabul edilmiş? Hayır. Daha sonraki tarihlerde mi? Hayır. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı tarafından kabul edilmiş, İstanbul’da imzalanmış, İstanbul’da imzalandığı için adı İstanbul Sözleşmesi olmuş ve o dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bu sözleşmeyi çok güçlü bir şekilde savunmuş ve o tarihte onu destekleyenler –ki büyük kısmı hâlâ onu destekliyor–, 

“İşte, gerçek kadın haklarını savunan hareket biziz!” diye bu alkışlamaya katılmış. Şimdi Erdoğan sanki bu imzayı kendisi atmamış gibi; sanki birileri kendisine zorla attırmış gibi bu sözleşmeden çıkmak üzerinden bir prim yapma iddiasında ve Erdoğan’ı destekleyenler de sanki birileri bunu Türkiye’ye yapmışlar ve Erdoğan da bizi bu cendereden kurtarmış gibi bir pozisyon alıyorlar. Mehmet Boynukalın gibiler de buna İslâmî bir zemin oluşturma konusunda gönüllü bir şekilde ortaya çıkıyorlar. Ya da bir başka olay: Fâiz meselesi. Fâizleri artıran kişi kim? Naci Ağbal. Erdoğan tarafından apar topar göreve getirilmiş; çünkü işler çok kötü gidiyor ve uluslararası piyasalara güven verecek bir isim olarak, kendi yakın çevresinden, daha önce AKP’de milletvekilliği de yapmış birisini alıyor, oraya getiriyor ve o kişi, en son, yine fâizleri artırıyor. Ve bir ölçüde, piyasaların diyelim… çok anladığım işler değil, ama yine de hepimizin, sıradan vatandaşların bile anlayacağı kadar basit gerçekleşiyor olaylar. Biraz piyasalar toparlanıyor ve iki gün sonra ya da bir gün sonra Erdoğan onu görevden alıyor — açık bir şekilde görevden alma bu; kibar bir kelime de yok. Görevden alıyor ve o kişi de görevden aldığı için Erdoğan’a şükranlarını dile getiriyor. Yerine, yine AKP’de milletvekilliği yapmış, yine onun gibi Bayburt milletvekilliği yapmış Şahap Kavcıoğlu isminde, Marmara Üniversitesi’nden bir profesörü getiriyor. Ve tabii ki bir gün içerisinde, piyasalar açılır açılmaz bunun şok etkisini görüyoruz. Ve bizim “fahrî şeyhülislâm”ımız kalkıyor, fâizin nasıl haram olduğunu anlatan, bunu İslâmî bir terminoloji ile anlatan ve dolayısıyla bu son yapılanları onaylayan, ama bu son yapılanların doğrudan vatandaşa yönelik olumsuz etkilerini de gördüğü için, bu noktada da Bakara Sûresi’yle insanları sadâkate çağıran bir açıklama yapıyor. Üstelik bunu bir de, İngilizce de yapıyor. Bazıları sanıyor ki Mehmet Boynukalın bu İngilizce’yi birilerine çevirttirdi. Hayır. İlginç. Mehmet Boynukalın Mısır’da ünlü El-Ezher Üniversitesi’nde okuyor. Ardından İngiltere’de bir müddet kalıyor. Bir müddet dediğim, yanılmıyorsam 5 yıl. 5 yılı da İngiltere’de geçmiş. Herhalde yüksek lisans yapmış. İngiltere’de kalıyor, dolayısıyla İngilizce’yi bildiğini düşünmek, iyi konuşup yazdığını düşünmek gerekir. Böyle bir CV’si olan birisi. Yani Mısır’da El-Ezher’de okuyup İngiltere’de eğitimini sürdürüp, sonra şu anda yerinde yeller eser Şehir Üniversitesi’nde çalışıyor. İstanbul Şehir Üniversitesi –ki bu iktidarın kapattığı bir üniversite–, ardından Marmara Üniversitesi ve Ayasofya Camii. Galiba galiba diyorum. Öyle olması lâzım. Erbakan’ın yakın arkadaşlarından, Milli Görüş hareketinin sembol isimlerinden Rıfat Boynukalın’ın torunu olsa gerek kendisi. Ama açık söyleyeyim, İslâmî hareketler üzerine çalışan bir gazeteci olarak, Boynukalın soyadını biliyorum. Rıfat Boynukalın’ı biliyorum. Bir de Abdurrahim Boynukalın vardı; daha genç daha genç birisi, AKP’nin gençlik kolları başkanıydı, şu anda da İngiltere’de AKP’nin İngiltere temsilcisi. Onu biliyordum, Mehmet Boynukalın’ı bilmiyordum. Arkadaşlarıma da sordum. Onlar da bana çok bilinen bir isim olduğunu söylemediler. Ama şimdi maşallahı var, bayağı popüler oldu. Her attığı tweet’le –Türkiye’nin gündemine ilişkin tweet’lerde– tabii işler kötüye gittiği için genellikle herkesi tefekküre çağırıyor, sabra çağırıyor ve bunu yaparken de bir diğer yandan büyük meydan okuyuşlar, “yedi düvele karşı istiklal savaşı” veriyor olmaktan bahsediyor.

Şimdi bu İngiltere meselesiyle ilgili bir not düşmek istiyorum: Naci Ağbal olayından sonra göndermeler yapıldı. Özellikle Yeni Şafak gazetesi, biliyorsunuz, görevden alınmasından önce dile getirmişti bunu. “Kimleri zengin ediyorsunuz?” diye manşetin çıktığı günün gecesi görevden alındı. Bir İngiltere göndermesidir gidiyor: Londra tefecilerinin, Londra’daki borsacıların kazandığı, vs.. Burada, Naci Ağbal’ın yüksek lisansını İngiltere’de yapmış olmasına bir gönderme var. Türkiye’deki siyasal İslâm’ın zaten çok sevdiği hususlardan birisidir bu — Adnan Hocacılar da çok yapar bunu. Bir “İngiltere derin devleti”, Türkiye’deki “İngiliz ajanları” vs.. — ki Abdullah Gül’e de zaman zaman böyle birtakım göndermeler yapılır. Onun da yüksek lisansını İngiltere’de yapmış olmasından hareketle, Naci Ağbal’ın da böyle bir gönderme yapılıyor galiba. Ama baktım: İşin ilginç tarafı, Şahap Kavcıoğlu da ve şu andaki Bakan Lütfi Elvan da İngiltere’de yüksek lisans yapmış. Mehmet Boynukalın da İngiltere’de yapmış. İngiltere ile Türkiye’deki Siyasal İslâm’ın dönem dönem öne çıkan birtakım figürlerinin böyle bir ilginç olayı var nedense. Ben buradan komplo teorisi falan yapmıyorum. Tam tersine, bu komplo teorilerinin ne kadar saçma olduğunu gösteriyorum; çünkü Türkiye’den muhafazakâr bir ailenin çocuklarının yüksek lisans için gidebileceği yerler arasında İngіltеrе çok normal bir seçenek. Dolayısıyla buradan hareketle, gidenin arkasından, böyle “İngiliz lobisi” falan gibi sözler çıkarmak çok sorunlu. Tabii şunu da söyleyeyim. Şahab Kavcıoğlu’nun orada ne kadar kalacağına da emin değiliz. Belki yarın öbür gün o da kazara fâizleri artırıp, ondan sonra kurban olursa, belki onun için de aynı şeyler söylenebilir.

Evet, 30 yıl geçti. Benim gazeteci olarak, 30 yıldır, başladığımız yerden bu yere çok fazla bir şey değişmedi. Hamâset, hamâset, hamâset… ve gerçek sorunlarla sahici yüzleşmeler yerine, hep topu başkalarına atmak; hep görünmeyen, görülmesi mümkün olmayan özneler ya da kanıtlanması mümkün olmayan senaryolar üzerinden kötü gidişatları açıklamaya çalışmak. Bunu yaparken de bol miktarda, İslâm tarihine ve Kur’an’ı Kerim’e, hadislere referanslar vermek ve insanları bunlar üzerinden itaate, sadâkate, tefekküre çağırmak. Halbuki baktığımız zaman çok iyi görülüyor ki Türkiye’deki mesele, bir günde paranın yüzde 10 değer kaybetmesinin nedeni dış güçler vs. değil; Türkiye’de ekonominin çok kötü yönetiliyor olması. Ekonominin en temel meselesi olan güven konusundan tamamen uzaklaşılmış olması; ülkeyi yönetenlerin, yönetmeye çalışanların bir gün yaptığını bir gün sonra bozuyor olması; dolayısıyla da bu süre içerisinde doğrudan sorumlulara eleştiri yöneltemeyen kişilerin –ki burada doğrudan sorumlu tabii ki her şeyi elinde toplayan Cumhurbaşkanı Erdoğan oluyor– onu eleştiremeyen herkesin, bulabildiği her kesime, her odağa, bireye, kuruma eleştiri yöneltmei. Bunun içerisinde, eleştirinin de ötesinde, saldırı yürütmesi. Şimdi Türkiye’nin gündeminde. Gezi Parkı’nın belediyeden alınması, Kanal İstanbul’a devlet garantisi verilmesi, HDP’ye kapatma davası açılması gibi başka şeyler de var. Bir yığın şey var. Mesela Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun gözaltına alınması da vardı. Bütün bunların hepsinde, verilecek cevapların ya da bunları meşrulaştırmaya yönelik atılacak adımların dinî referanslarını aramakla meşgul olsa gerek birtakım insanlar — bulmasalar da yaratırlar.

Ama şunu özellikle söylemek istiyorum: 30 yılda Türkiye çok şey çekti. Birçok noktada geri de gitmiş olabilir. Doğrudur. Ama bireylerin, insanların –özellikle son teknolojik gelişmelerden sonra– her atılan oltaya kolaylıkla yem olmadıklarını, özellikle genç kuşakların olmayacaklarını düşünüyorum. Dolayısıyla bu türden mâzeretler, mâzur göstermeler, sorumluları başka yerde aratmaya çalışmalar ve bunu yaparken de İslâmiyet’e ve onun metinlerine başvurmaların çok fazla etkisi olacağını sanmıyorum. Ve tabii ki Hasan Mezarcı’nın serüveninin bugünün keskin sirkelerine de –nasıl denir?– “ilham” vermesi demeyeceğim de, oraya da bakıp biraz ders çıkartmaları yerinde olabilir. Çünkü bu keskinlik, bu sertlik çok sürdürülebilir bir şey değil. Çok kişiyi gördük geçtik. Bunların büyük bir kısmının –demin adını saydığım Hasan Hüseyin Ceylan, Şevki Yılmaz ve benzerlerinin– çoğunu Türkiye çok kolay bir şekilde tüketti. Mesela Şevki Yılmaz hâlâ bir yerlerde dikkat çekmeye çalışıyor ama, artık değişen koşullara çok fazla ayak uydurabilmiş değil. Şu hâliyle baktığımız zaman, bir dönem Hayrettin Karaman’ın gazete yazılarıyla ve bazı televizyon programlarıyla yapmaya çalıştığı, Erdoğan iktidarının fıkhî altyapısını oluşturma işini şu anda Ayasofya Başimamı Mehmet Boynukalın üstlenmişe benziyor. Buna Diyanet İşleri Başkanı ne diyor bilmiyorum, ama Mehmet Boynukalın’ın bu kadar popüler olmasının çok sürdürülebilir bir şey olduğu kanısında da değilim. 1) Çok sayıda rakibi çıkacaktır 2) Dile getirdiği bütün şeylerin bir yerden sonra hiçbir karşılığı olmadığı, ülke gerçeklerinden hiçbirisine doğrudan değmediği gerçeğiyle artık iyice devre dışı kalacaktır diye düşünüyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus