Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (17): Kurumsuz siyaset

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçen hafta sonu, TBMM’nin onayladığı İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’yi çıkarmaya, Merkez Bankası Başkanı’nı da değiştirmeye karar verdi. İlk karara TBMM herhangi bir tepki vermezken, ikinci karar için Erdoğan’ın ekonomiden sorumlu başdanışmanı Cemil Ertem, “Cumhurbaşkanımızın buradaki iradesi subjektiftir ve ona aittir” değerlendirmesinde bulundu. Medyascope’ta Siyasetname’nin 17. yayınında, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, siyaset yapılırken kurumların görmezden gelinmesinin, kurumlardan kaçınmanın ve kurumları aşındırmanın nedenlerini ve yaratacağı sorunları değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. ‘Siyasetname’ye hoş geldiniz. Sürekli konuğumuz Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Bilim Akademisi Üyesi siyasetbilimci Prof. Doktor Ersin Kalaycıoğlu da bizimle beraber. Hocam hoş geldiniz.

Ersin Kalaycıoğlu: Hoş bulduk efendim, iyi günler.

Pişirici: Geçen ay, yeni anayasa girişimini konuşmuştuk. Erdoğan, 1 Şubat 2021’deki kabine toplantısından sonra ortaya atmıştı yeni bir anayasa gerekliliğini. Biz de ‘’Siyasette Anayasa’’ başlığı altında, ‘’Anayasa nedir, ne işe yarar? Yeni Anayasa nasıl olmalı, bir anayasa nasıl yapılır?’’ konularını konuşmuştuk. O günden bu yana, yeni Anayasaya ilişkin, AKP-MHP koalisyonundan yeni bir laf çıkmadı, taa ki dünkü AKP kongresine kadar. Dün, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yine yeni bir anayasa yapacaklarından söz etti. Ancak geçen bir ay içinde, Erdoğan veya Bahçeli, anayasadan söz etmedi belki, ama mesela cumhurbaşkanı daha önce Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onayladığı İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’yi çıkarmaya karar verdi. Yine Cumhurbaşkanı, Merkez Bankası Başkanı’nı bir kez daha değiştirmeye karar verdi. Bu Merkez Bankası Başkanı değişikliği enteresan. Erdoğan’ın ekonomiden sorumlu Başdanışmanı Cemil Ertem, Habertürk televizyonunda bir soruya cevap verirken, Merkez Bankası Başkanı değişikliğini şöyle değerlendirdi: “Sayın cumhurbaşkanımızın takdirleridir. Belki de bu konuda banka deneyimi de olan bir ismi de tercih etmiş olabilir, bilemeyiz. Cumhurbaşkanımızın buradaki iradesi sübjektiftir ve ona aittir.’’ Bu açıklama burada dursun. 

Dün AKP Kongresi’nden sonra, parti sözcüsü Ömer Çelik, basının sorularını cevaplarken, ‘’Kabine değişikliği de olacak mı ve ne zaman olacak?” sorusuna aynen şu cevabı verdi: ‘’Onu biz bilemeyiz. Bu tamamen cumhurbaşkanımızın iradesinde. Onun kafasında olan bir şey. Ne zaman açıklarsa o zaman öğreniriz.’’ Şimdi biz bu programda cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen bu yeni yönetim biçimini tartıştık. Siz defaten bunun ne olduğunu, ne olmadığını anlattınız. Şimdi bu sistemle, bu son İstanbul Sözleşmesi’nin iptali, Merkez Bankası Başkanı değişikliği, Erdoğan’ın danışmanının söyledikleri, parti sözcüsünün söyledikleri çerçevesinde değerlendirildiğinde ‘’kurumsuz bir siyaset’’ yapıldığı gibi bir resim çıkıyor ortaya. O zaman şunu sormak isterim, buradan başlayalım: Kurumsuz siyaset olur mu? Kurum olmadan siyaset yapılır mı? Yapılırsa ne olur?

Kalaycıoğlu: Sorunuzun kısa yanıtı: Evet yapılır. Ama bu, çok az siyasal gelişme göstermiş, çok ilkel toplumsal yapılarda görülen bir özelliktir. Kabile esasına göre örgütlenmiş yahut henüz devletleşme aşamasına yeni başlamış veya geçmemiş yahut çok geleneksel geçmişte kalmış… Ünlü siyaset sosyoloğu Max Weber’in tanımlamasına göre patriarkal veya matriarkal, yani bir erkek veya bir kadının, tek başına yönetici olduğu toplum türlerinde görülen bir uygulama. Onun dışında, bir devlet yapısına kavuşmuş olan ve devlet yönetimi içeriği gösteren yapılarda, kurumlar olmadan yönetim yapabilme ve istikrarlı bir yönetim kurabilme olanağınız olmuyor. Oradaki çelişki zannederim oradan kaynaklanıyor. 

Dün yapılan AKP Kurultayı’nda bir slogan vardı: Sloganın içinde büyük harflerle vurgulanan ‘’istikrar’’ diye bir laf vardı dikkat ederseniz. Devlet yapılarında istikrarı dayayabileceğiniz bir tek varlık, üretilmiş olan bir yapı vardır. O da kurumdur. Onun dışında istikrar olmaz. Yani kişide istikrar olmaz. Kişinin ruh halleri gün içerisinde değişir. Geceden gündüze bir günden bir güne fark eder. Onun için kararları özneldir. Zaten orada alıntı yaptığınız açıklamada da sübjektiflikten, öznellikten bahsediliyor. Öznel, tanım itibarıyla keyfe göre değişen bir niteliktedir, keyfîdir ve büyük bir istikrarsızlık gösterir. Bugün beyaz, yarın siyah olabilir; çok farklı özellikler taşıyabilir. 

Şimdi bir anımsatma yapalım: Kurum nedir? Bir siyasetbilimi uzmanı müteveffa Samuel Huntington, “kurum”u, “değer kazanmış, istikrarlı hâle gelmiş, tekrarlanan, yinelenen davranış örüntüleri” diye açıklıyor. 1968’de yazdığı bir kitap klasik haline gelmiştir. Siyasal gelişmeyi ele aldığı bu kitapta, gelişmeyi anlatmak için kullandığı temel öge ‘’kurumsallaşma.’’ Onun için kurum tanımı veriyor. Kurum tanımı uzun yıllardır siyaset biliminde kullanılıyor. O tanımda vurgulanan, belirli davranışların değer kazanması. Yani bu davranışları yapmakta olan kişilerin gözünde de, o davranışların konusu olan başkalarının gözünde de, o davranışların değer kazanması ve istikrarlı hâle gelmesi. Yani kurumun tamamında istikrarlılık var, öngörülebilirlik var. Bu davranışlar öyle bir yapı veya bir kalıp biçimine geliyorlar ki -buna ‘’örüntü’’ diyoruz. İngilizcesi pattern-, belli sınırlar içinde kalıyorlar, onun dışına çıkmıyorlar. Belirli bir şekilde, üst üste aynı şekilde tekrarlanıyorlar. Böylece bir istikrar ve değer kazanmış davranış örüntüleri ortaya çıkıyor. Siyaset biliminde bunlara ‘’kurum’’ adı veriliyor. Ama kurumun esas itibariyle kullanıldığı alan sosyolojidir. Biliyorsunuz, ünlü Fransız sosyoloğu Emile Durkheim, sosyolojiyi “kurumlar bilimi” olarak tanımlamıştır. Dolayısıyla, Durkheim’a göre disiplinin odağında bulunan temel kavram olarak, ‘kurum’ mevcuttur. O zaman, sosyologlar sadece bunu bir davranışa indirgemek ile yetinmiyorlar, aynı zamanda “burada temel olan, bir kuralın uygulanmasıdır” diyorlar. Yani davranış değil. Davranış, o kurala uygun olarak yapılan bir etkinliktir. Esas itibariyle bunun altında bir kural veya bir fikir vardır, yahut bir amaç bulunmaktadır. Buna göre bir örgütlenme söz konusudur ve örgütler zaman itibariyle kurum haline dönüşür. Dolayısıyla, o ‘kural’ dediğiniz, belli özgün durumlara ait, ne şekilde davranılacağını gösteren genel ilkelerdir. Sosyologlar buna ‘’norm’’ diyorlar. Yani toplumda normlar söz konusudur. Bu normlar, trafik yasası gibi yasal olabilir. Bir yere geldiniz, karşıdan karşıya geçeceksiniz. Neye göre karşıdan karşıya gideceksiniz? Bunun bir kuralı varsa, burada bir norm söz konusudur. O norma uygun olarak davranır ve karşıdan karşıya geçersiniz. 

Bir örnek verelim: Büyük kentlerimizi tanıyanlar için geçerli olsun: Mesela, İstanbul’da Kadıköy, Üsküdar, Taksim, Beşiktaş veya Bakırköy meydanında bir banka oturup ‘’İnsanlar karşıdan karşıya nasıl geçiyor, burada bir kural var mı’’ diye keşfetmeye çalışırsanız, aslında bir kural olduğunu ama bu kuralın, yazılı kural olan norma uygun olmadığını göreceksiniz. Burada insanlar başka bir kural izliyorlar: Yazısız ve temel itibarıyla yazılı kuralla çelişen, alışkanlık diyebileceğimiz -buna gelenek görenek de diyebilirsiniz- geleneksel göreneksel bir alışkanlık geliştirmişler; ona göre davranıyorlar. Kimse, en azından çok büyük bir kitle, yayalara yanan ışığın rengine bakmıyor. Özellikle sayılar çok olursa ışığın yayalara ne renk yaydığına uyulmuyor. Karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor, gelen sürücüler korna çalıyor. Bazen, onlarla laf atmaya varan veya karşılıklı birtakım söyleşilere varan konuşmalar cereyan ediyor, filan. Burada görüyorsunuz ki, uygulananlar, yani gelenek görenek ve alışkanlıklar, yazılı norma aykırı; normun dışına çıkma gibi bir şey söz konusu. Kimsenin görmediği, kamu otoritesinin fark etmediği bir yerde hız limitine uymamak da aynı şekilde tanımlanabilir. Yahut mesela polis teşkilatında gece nöbetinde uyumamak esastır ama insanlar uyuyabiliyor. Sosyologlar bunu temel örnek olarak ders kitaplarında gösteriyorlar. Bu örneklerden görüldüğü üzere, normların dışına çıkabiliyorsunuz. 

Burada davranışı esas aldığınız zaman, Huntington, ‘’O yazılı olan normu bırakın; yazısız olan bir norm, insanların takip ettiği bir alışkanlık varsa ona ona bakın’’ diyor. Bu alışkanlıkların istikrar kazanması, süreklilik kazanması ve genel olarak sistemli bir şekilde yapılması durumunda bir kurum ortaya çıkıyor. İngiliz sosyoloğu Feibelman’ın güzel bir kitabı var, eski bir kitap. Orada kurumlar için şöyle bir tanım veriyor: ‘’Toplumun temel sorunlarına üretilmiş, donmuş yanıtlardır.’’ Yani temel sorunlarınız vardır. Bu temel sorunları gidermek için, bu amaçla bazı kurallar geliştirirsiniz ve o kurallara uygun olarak davranış örüntüleri yerleştirirsiniz. Bu temel sorunlar her ortaya çıktığında, bu donmuş yanıtı o sorunu çözmek için kullanırsınız. Biraz soyut oldu, ama örnekle somutlaştırayım: İnsan toplumlarına, doğumla yeni üyeler kazandırılır. Bunlar nasıl büyüyecek? Dolayısıyla ortaya, bunların o toplumun saygın bir üyesi haline gelmesi gibi temel bir sorun çıkıyor. Bu sorunu nasıl çözeceksiniz? Buna bir donmuş yanıt olarak bulduğunuz şey, eğitim. Ortaya eğitim kurumlarını getirip koyuyorsunuz. Belli bir yaşa gelince de, bunları eğitim kurumlarına kabul ediyorsunuz. Orada ,belli bir örgün eğitimi görmek, belli süre geçirmek suretiyle, bazı bilgiler, beceriler kazanıyorlar ve saygın bir vatandaş olarak, ekmeklerini kazanacak hale gelecek şekilde yollarına devam ediyorlar. Dolayısıyla her yeni doğan çocuğu, ‘’toplumda nasıl saygın bir birey haline getireceğiz?” diye düşünmenize gerek kalmıyor. Temel sorun her zaman karşınıza çıkacak. Ama bu soruna bir kere donmuş bir yanıt bulduğunuz zaman, artık bu sorunla uğraşmıyorsunuz. Burada, kurumun bir başka önemli işlevini görüyorsunuz. Size büyük zaman ve büyük enerji kazandırıyor. Çünkü önünüze çıkan bir sürü temel sorunu bu şekilde donmuş yanıtlarla çözdüğünüz zaman, artık bunları yeniden sıfırdan ele alarak, bir daha çözmeye uğraşmıyorsunuz. Onları, o çerçeve içinde, o kalıp içinde çözüme uğratıyorsunuz. Tabii onun nitelikleri üzerinden tartışabilirsiniz. Bu size başka birtakım sorunlarla uğraşma imkânı sağlıyor; dolayısıyla kendinizi geliştirebiliyorsunuz. 

O nedenle, kurumsallaşma, gelişme için önemli. Kurumları kurduğunuz zaman, hem burada temel sorunlar için yanıt üretmiş bulunuyorsunuz hem de bunları kullanmak suretiyle zamandan, enerjiden tasarruf ediyorsunuz hem de başka sorunlara odaklanmaya veya başka alanları geliştirme imkânı buluyorsunuz. Böylece toplum olarak gelişme olanağı buluyorsunuz. Onun için kurumsallaşma arttığı zaman, toplum olarak daha fazla sorun çözebilirsiniz; daha ayrıntılı ve nitelikli düşünebilirsiniz ve yaşam biçiminizi, toplum olarak daha üstün bir seviyeye taşıma imkânını bulabilirsiniz. Kurumun böyle bir özelliği var. Kurumun üçüncü bir özelliği de, temel kurallarının öğretilmesi kolaylığıdır. Kuralın ne olduğunu, bir sonraki kuşağa rahat aktarabilirsiniz. Onlar da bu konu üzerinde, daha önceki kuşakların bulmuş olduğu yanıtları kullanmak, belki geliştirmek ve rafine ederek kullanmak suretiyle, aynı yolda, toplumu, ileri kuşaklarda da geliştirme imkânı bulurlar. Dolayısıyla, bir kurumsal öğretim imkânı da sağlamış olursunuz. Kurumlar, karmaşık toplumların yönetimi ve gelişimi için son derece elzemdir. Siyasette de aynı sorunla karşı karşıyasınız.

Pişirici: Oradan devam edin ama aklıma geldi: Türkiye Büyük Millet Meclisi, bir ay sonra 101 yaşına basacak. 101 yıllık bir kurum. Adalet ve Kalkınma Partisi ise 20 yıllık bir siyasî parti. Bu parti ve lideri Erdoğan, 19 yıldır iktidarda. Bu 19 yılın sonunda, bu lider, yeni bir hükûmet sistemi oluşturup, onu yasal bir hale getirip, o yasallığa dayanarak, bu 101 yıllık kurumun aldığı bir kararı kendisi ortadan kaldırıyor, kaldırabileceğini de düşünüyor. 101 yıllık kurum ile 20 yıllık bir kurum karşı karşıya geliyor. AKP’ye kurum diyebiliyor muyuz bu 20 yıl için bilemiyorum? “Kurum, donmuş yanıttır” dediniz ya, hâl böyle olunca, TBMM de kurum olarak, bizim siyasal, sosyal hayatımızda, bu ülkede yaşayan insanların, TC vatandaşlarının hayatında, donmuş bir cevabı veriyor, biz de buna alışmışız. Şimdi bu kurum mu ortadan kaldırılmaya çalışılıyor? Bu kurum mu değiştirilmek isteniyor? Öyle olursa, bu kurum elden çıkarsa, o zaman biz nasıl etkileniriz bundan?

Kalaycıoğlu: Çok derin bir şekilde etkileniriz, o bir. İkincisi, söylediğiniz gerçek. Buradaki sorun, burada kurumu oluşturan kural, fikir ve etkinlikler, tekrar etmekte olan davranış örüntüleri eğer azaltılır, ortadan kaldırılır veya bu kural zedelenirse, doğal olarak kurum da zedelenir. Dolayısıyla, kurumun çalışma mantığı, ilkeleri, onun işlevi, hizmet ettiği hedefler, amaçlar ortadan kaldırılmış oluyor. Orada kurumsal bir erozyonla karşı karşıya kalmış oluyorsunuz. Zaten TBMM’nin 100 yıllık tarihi, bir “kurumsallaşma yitimi” tarihidir. Yani kurumsal yapının aşındırılarak, artan ölçüde, yürütmenin egemenliği altına girip, temel işlevlerinin önemli biçimde erozyona uğraması sorunu ile karşı karşıya olan bir yapı TBMM. Kurumsal özelliklerini, 2017 anayasa değişikliğinden sonra büyük ölçüde kaybetmiştir. Burada üzerinde durmamız gereken hususlar şunlar: Kurumsallaşma süreci, çok yavaş yaşanan bir süreç. Şöyle ifade edebilirsiniz. Bir benzetme yapayım: Okyanuslarda mercan adaları, atoller vardır. Bunlar yüzler, binlerce yılda oluşuyor. Bunların oluşumu, küçük küçük taneciklerin üst üste binmesi ile oluyor. Kurumların oluşması da, bir kuşaktan diğerine, temel kuralı, onun içeriğinden sapmaksızın güçlendirilip daha değerli hale getirilerek, değerini artırarak, istikrarını artırarak, daha saygın bir şekilde uygulanmasını vurgulayarak, bunun üzerine koyarak oluşan bir süreç. Onun için bu kurumlarda dikkat edilen hususlar şunlar: Burada görev yapan insanların, olabildiğince verimli bir şekilde çalışabilecekleri uzun bir süre görevi yapmalarıdır. Yani 10 sene, 15 sene, 20 sene, 25 sene gibi uzun bir süreç içinde burada bulundukları zaman, bu kurumun kurallarını daha iyi anlar, daha iyi içselleştirir; onları daha değerli unsurlar haline getirirler. Hayatlarının büyük bir kısmını burada harcayacaklarsa, o kurumları korumak, onların geliştirilmesine katkıda bulunmak, zedelememek için duyarlılık göstermeye başlarlar. Onun için, Meclislerde dikkat ettiğimiz hususlardan bir tanesi, milletvekili sayılarında, özellikle yeni, ilk defa seçilmiş milletvekilleri sayılarındaki gelişmelerdir. Kurumsallaşan Meclislerde, örneğin zaman zaman ‘parlamentoların anası’ diye hitap edilen Britanya Parlamentosu’nda veya 1780’lerden beri görevde bulunan Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nde yahut büyük akamete uğrasa da Fransız, Alman Yasama meclisleri gibi kıta Avrupası örneklerinde görüyoruz. Zaman itibarıyla, bu meclislerde uzun süre görev yapan milletvekilleri sayısı, kongre üyeleri veya parlamenter sayısı artıyor. Yasama meclisi üyelerinin yeni olanları, ilk defa göreve gelenlerinin sayıları hızla düşüyor. İki yılda bir Amerikan Temsilciler Meclisi değişiyor. 435 sandalyenin tamamı iki yılda bir seçime gidiyor. 2020 Kasım’ında gitmişlerdi, 2022 Kasım’ında tekrar seçime gidecekler. Buna rağmen değişme oranı yüzde 20 civarında kalıyor. Ama 1700’lerin sonu, 1800’lerin başında bu oran yüzde 50’nin üzerindeymiş. Zaman içerisinde bunların sayısında ciddi bir düşüş oluyor. Onun için uzun süreli görev yapan ve o kurumun has evladı hâline gelen, kurumu benimseyen, kurumun zedelenmemesi için çaba gösteren, kurumun yazılı ve yazısız kurallarını oluşturmaya ve yaşamaya başlayan bir kritik kütle ortaya çıkıyor. Maalesef TBMM’de bu yok. Bizde, seçilen milletvekilleri bir dönem sonunda neredeyse yüzde 60 oranında değişiyor. 82 Anayasası ve 83 sonrasında bir dönemdeki değişim oranı yüzde 63. Yani biliyorsunuz ki bir dönem görev yapacaksınız. Ondan sonra uğraşacağınız bir işe profesyonel olarak mı yaklaşırsınız amatör olarak mı? Hobi olarak mı yaklaşırsınız, onu hayatınızın en büyük ereği, en önemli işlevi olarak mı görürsünüz yoksa geçici bir iş olarak sadece ucundan mı tutarsınız? Dolayısıyla kurumsal yapı, bu tür bir kitlenin kritik büyüklükte olması nedeniyle TBMM’nin kurumsallaşmasını müthiş ölçüde aşındırıyor. Kurumsallaşma, askerî darbe ve ondan sonraki rejim değişiklikleri gibi büyük çaplı değişikliklerden çok kötü etkileniyor.

Pişirici: Yeri gelmişken hemen sorayım: Yanlış anlamadıysam, Amerika’daki sistem, Temsilciler Meclisi üyesinin değişmemesi, defaten seçilmesi ile değerli hâle geliyor, değil mi?

Kalaycıoğlu: Evet.

Pişirici: Ama Başkan en fazla iki dönem, yani sekiz yıl seçilebiliyor. Arada bir çelişki yok mu? Yani, temsilcinin defaten daha çok seçilmesini ama başkanın sadece iki kere seçilmesini nasıl açıklıyoruz?

Kalaycıoğlu: O değişikliğin yapılmasındaki temel neden, yürütmede başkanın tek başına gördüğü işlevin çok büyük olması nedeniyle, bunun, ABD’deki başkanlık sistemi uygulamasına çok ağır maliyeti olacağı görülmüştür. Çünkü II. Dünya Savaşı’nın son yıllarını, Roosevelt başkanlığında, felç olmuş ve hayatını çoğunlukla hastanede geçiren bir başkanla sürdürdüler. Bunun ağır maliyeti olduğunu düşündükleri için, bu sürenin iki dönemle sınırlandırılmasını tercih ettiler. Çünkü insanlar yaşlanıyor ve aynı durumda uzun dönem görev yaparsanız, insanların yorgunluğu, şevkinin azalması, yeni fikirlerin üretilmesindeki zorluk, bu fikirlerin başarıyla uygulanamaması veya etkili olmaması dolayısıyla, belirli bir dönem sonrasında, yenilenmenin yapılması gerektiğini düşünüyorlar. Ama meclis öyle değil. Mecliste 400, 500, 600 kişi var. Aynı zamanda, bunların meclisteki etkinlikleri, bir araya gelmek, parti grubu veya koalisyonlar şeklinde çalışmak suretiyle mümkün olabiliyor. Dolayısıyla oradaki süreçler ve dinamikler farklı. Ama orada da aynı tartışma, yani ‘’seçilme sürelerini sınırlayan limitler getirilmeli midir?’’ tartışması özellikle ABD’de yapılmakta. Buna term limit diyorlar. Bu term limit ‘’senatörler için de uygulanmalı mıdır?’’ diye konuşuluyor. Çünkü yaşlı olanlar zamanla görevlerini doğru dürüst ifâ edemez hâle geliyorlar. Seçmen o noktada birtakım sebepler nedeniyle yeniden seçmeye devam ediyor. Dolayısıyla ‘’bunu bir şekilde kurala bağlayıp sınırlandıralım mı? Bir yenilik olmasını zorlayalım mı?’’ diye tartışıyorlar. Ama bu konuda bir sınırlandırma getirilmedi. Aynı tartışmalar eyaletlerde de var. Belki orada da bu sınırlamalar getirilmiştir ama onu çok yakından takip etmedim.

Burada esas mesele, öyle bir optimum nokta bulacaksınız ki 50, 60 sene gibi çok uzun süreler orada görev yapmak pek yararlı değil, bir dönem görev yapmak da yararlı değil, ikisinin ortasındaki dengeyi bir şekilde oluşturabilmek söz konusu. Bu insanlar yeterince uzun görev yapıp, o görevi benimseyip, önemseyip, değerli hâle getirmek durumundalar. Aksi takdirde, o işi bir kenara bırakmak durumunda kalıp başka işlere bakıyorlar ve onu kısmî zamanlı yapar hâle getiriyorlar. O zaman kurum fazla bir değer kazanmıyor. Kurumun kuralları yerleşik hâle gelmiyor. Birçok kuralın, özellikle yazısız kuralların bilinmesi ve öğrenilmesi yaşayarak oluyor. Ve bu kuralları yeni gelen kişilere öğretecek bir deneyim sahibi, saygın bir kitle de ortaya çıkmıyor. 

Şunu da unutmamak lazım: Türkiye Büyük Millet Meclisi gibi kurumlarda görev yapanların hepsi eşit statüde ve eşit oya sahiptir; hiyerarşi yoktur. Yani daha önemli milletvekili, daha önemsiz milletvekili, daha saygın, daha az saygın, daha bilgili, daha bilgisiz gibi bir ayrım söz konusu olamaz. Hepsi eşittir. Eşit oldukları için, kendiliğinden doğal bir liderlik ortaya çıkabiliyor. Yahut bizim gibi parti disiplini güçlü olan Meclislerde, parti disiplinini uygulamak durumunda olan kişiler kendilerine bir güç elde edebiliyorlar; bazıları zamanla saygınlık da elde edebiliyor. Ama bu, öngörülen bir süreç değil. Eşyanın tabiatı gereği, olağan olan, bir piyasa mekanizması gibi ortaya çıkan bir süreç. Ne tüzükte ne yasalarda ne anayasalarda ne de demokrasi kuramı içeriğinde böyle bir eşitsizlik varsayımı söz konusu değil. Onun için, süre uzadığında, bazı milletvekillerinin diğerlerine nazaran daha uzun süre görev yapmış olması, kamuda, aynı zamanda partileri içerisinde ve mecliste yapmış oldukları katkılar dolayısıyla öne çıkmaları, onların, yeni gelen üyelere bu tür kuralların ne olduğu konusunda bir yol göstericilik yapabilmeleri söz konusu olabilecektir. Bu tür işlemleri Britanya Parlamentosu’nda, Amerikan Kongresi’nde veya Avrupa’daki örneklerinde görebilmek mümkün. Ama bizde böyle bir kritik yok. Dolayısıyla, böyle etkin bir eğitim, öğretim süreci de söz konusu değil. Burada kuralların gevşemesi ve zaman içerisinde göz ardı edilmesi veya uygulanmaması söz konusudur. 

Bir de aynı zamanda bu kuralları es geçmeye son derece mütemayil olan bir yürütme var. Türkiye’nin geleneğinde var bu. Özellikle lider konumunda bulunan insanlar, büyük ölçüde kendi iktidarlarını bu şekilde kullanmayı tercih ediyorlar. Birbirleriyle olan ilişkilerinde de çatışmayı uzlaşarak yönetmeye, sistematik olarak tercih ediyorlar. Bunu başka programlarımızda da konuşmuştuk. Türkiye’de 1950’lerden itibaren bu konuda yapılan çeşitli araştırmalar var zaten. Bunların gösterdiği, siyasal, seçkin kültürümüzde, özellikle başkalarına hoşgörü, kendisi gibi düşünmeyenlere saygınlıkla yaklaşma ve muhalefet fikrinin yer etmemiş olmasıdır. Mesela Türkiye’de muhalefet, bir kurum olarak ve algı olarak fevkalade zayıf. Toplumda da, yönetimde de, özellikle iktidar gözünde saygın bir kurum niteliğini kazanmakta zorlanıyor. Bunun yarattığı birtakım darboğazlar da var. Çünkü meclis, iktidar ve muhalefetin bir arada çalışmasını gerektiren bir kurum. Orada birtakım zorluklarla karşılaşıyorsunuz. Burada bir aşınma söz konusu oluyor. Bu aşınma çok uzun zamandır TBMM’de devam ediyor. Dolayısıyla, TBMM’nin işlevsel özellikleri bir hayli geriye düşmüş durumda. 100. yıl dolayısıyla yapılan çeşitli araştırmalardaki bulgulara bakarsanız, kurumsallaşmaktan uzaklaşma veya kurumsallaşma erozyonu… Bu kavramın İngilizce’si deinstitutionalization. Ama bu kavramın Türkçe’si yok. Kurumsallaşmanın tam tersi. Kurumsallaşmaktan uzağa düşme, kurumsallaşmayı yitirme veya kurumsallaşamama diyebiliriz. Burada zaman ve kadro değişimi önemli. Bir kadrodan diğer kadroya bu kuralları ne kadar geçirebiliriz? Aynı zamanda, sadece Büyük Millet Meclisi için değil, çeşitli baskı grupları, sivil toplum örgütleri, şirketler için, yani her türlü örgütsel yapılar için en önemli testlerden bir tanesi, lider değişimidir. Bir liderin, kurucu liderin ayrılması, yerine yeni bir lider ve lider kadrosunun gelmesi, onların işbaşına gelmesinden sonra da, o kurumun temel kuralı, temel ilkeleri ve temel fikri etrafında aynı tür davranışların, aynı değer ve aynı istikrarla devam edilmesinin sağlanması. Bu yapılamıyorsa, kurumlar çöker. Bunun örneklerini daha çok siyasî partilerde görüyoruz. Örneğin Anavatan Partisi, 80’ler ve 90’larda Türkiye siyasetine damgasını vurmuş bir parti ama bugün esamisi okunmuyor. Aynı şekilde Demokratik Sol Parti, kurucu lideri Bülent Ecevit’ten sonra aynı cevvaliyeti ve aynı etkinliği gösteremedi, Türk siyasetinde herhangi bir önemi kalmamış gibi gözüküyor. Aynı şekilde Doğru Yol Partisi. Demirel’den sonraki dönemde, 90’larda çok kısa bir süre önemini sürdürdükten sonra, o da siyasetten ayrılmış durumda. Türkiye’de bunların çok örneği var. Onun için kurumsallaşma kolay bir süreç değil. Lider değişimini ortaya koyabileceksiniz, başka kurumlarla olan bağlantılarınızı düzgün bir şekilde oluşturacaksınız, kendi karar ve ilkelerinizi, etkileşim içinde bulunduğunuz diğer kurumlarla olan bağlarınızdan özerk hâle getirmeyi sağlayabileceksiniz. Yani başka bir kurumun gölgesi altında çalışan, onun bir uzantısı hâline dönüşmeyeceksiniz. Avrupa’da da çok örneği var, örneğin sendikaların kurduğu partiler bunlardan ne kadar özerk? İngiliz İşçi Partisi, İngiliz işçi sendikaları tarafından kurulmuş olan bir teşkilattır. İkisi arasında ne kadar büyük bir fark var? Ne kadar özerk çalışabiliyor ve bu özerkliği ne kadar koruyabiliyor? Bunu korurken kendi kurallarını ve yapısını değiştirmeye devam edebiliyor mu? Bu açıdan bakıldığında, o yapının kurumsallık kazanıp kazanmadığı ortaya konabilecek durumdadır. Görebildiğimiz kadarıyla, bizim sorunlarımız bu tür süreçlerden büyük ölçüde etkilenerek yaşamlarını bir şekilde sürdürmeye çalışıyorlar. Oradan kaynaklanan önemli zafiyetler var. Bu zafiyetler, özellikle güç ilişkilerinde dengesizlikleri ortaya çıkartıyor.

İlk sorunuza dönecek olursak: 2017 değişikliğinde, yürütme kurumu anayasadan çıkarıldı. Anayasada, ‘’Yürütme cumhurbaşkanından ibarettir’’ diye yazıyor. Herhangi bir yapı, herhangi bir teşkilat, herhangi bir örgütlenme söz konusu değil. Bizim batımıza, kuzeyimize, doğumuza, nereye bakarsanız, yürütme, iki temel yapı etrafında oluşmuştur. Bunlardan bir tanesi siyasîdir. Yani, siyasî erki kullanan hükümet, bakanlar, bakanlar kurulu, başbakan, başkanlıksa başkan ve onun etrafındaki siyasî kadro. İkincisi de, çok daha fazla sürekliliği olan, kariyer bürokratlarından oluşan kamu idaresi. Bunların ikisi, yürütme dediğimiz hükümet kuvvetini oluşturur. Bunların ikisi arasında da Meclisin tersine, hiyerarşik bir ilişki vardır. Mecliste herkes eşittir, hiyerarşi yoktur. Yürütmede ise hiyerarşik bir ilişki vardır. Siyasiler en üst kademededir, Kamu bürokratları onları izlemek durumundadır. Günlük uygulamaları, hukuk ve uzmanlık alanlarındaki bilime uygun olarak yapmak durumundadırlar. Weber modern toplumları hukuka ve akla uygun yönetim yapan kurumlar olarak tanımlıyor. Bürokrasi modernleştikçe, sadece yasalara ve uzmanlık alanındaki bilime… Mesela Sağlık Bakanı ise tababete uygun, Ulaştırma Bakanlığı ise mühendisliğe, mimarlığa uygun birtakım kararları sadece hukukî çerçevede almak durumundadır. Buradaki yasama işleri de bu hukukî çerçeveyi ve o hukukî çerçeve içerisindeki bilime dayalı uygulamaların nasıl yapılacağına dair çalışmalardan oluşur. Onu da, yürütmenin siyasal erkini kullananlar, aynı zamanda, parlamenter sitemde olduğu gibi Meclis içerisinde mevcutlarsa, oluşturmasında katkıda bulunurlar. Biz bu yapıdan çıktık. Neden çıktığımız bilmiyoruz. Bu tartışmalar sırasında 2017’ye giden süreci olabildiğince açıklamaya çalıştım ve her zaman için, AK Parti’nin ortaya çıkarttığı ‘yeni bir anayasa’ savında ‘’Türkiye’yi yönetemiyor musunuz? Nedir sorunumuz?’’ diye sordum. Bana hiç kimse cevap vermedi. Yani ‘’bizim keyfimiz bunu istiyor. Onun için bu değişikliği yapıyoruz’’ dediler. Değişiklik tamamen keyfî. Bir kuralın çalışmamasından dolayı. Yani, TBMM içerisinde bir hükümetin bulunmasından kaynaklanan herhangi bir sorun olmadı. Hatta bu soruyu biraz açtığınız zaman, tam tersine, AK Parti hükümetlerinin o zamanki yapı içerisinde fevkalade başarıyla çalıştığını iddia ettiler. Fevkalade başarıyla çalıştığınız bir yapıyı niye değiştirmeye kalkıyorsunuz? Bu kuralı niye ortadan kaldırıyorsunuz? Böyle bir kural değişikliği yapıldığı zaman, doğal olarak yürütmenin yapısında anayasadaki değişikliğe göre bir tek cumhurbaşkanının sorumluluğu var. Kamu bürokratlarının yok. Bakanların yok. Durum fevkalade kişisel bir manzaraya dönüşmüş durumda. Oradaki sorun da, sorumluluk alınması gerektiği noktada Cumhurbaşkanının sorumluluğu almaması, kendi üzerinde değil, başkalarında olduğunu iddia etmesidir. Oysa gerek anayasa gerekse Türkiye’de uygulanmakta olan neopatrimonyal sultanizm sisteminde karar alıcı tek kişi, yani cumhurbaşkanıdır. Bunu daha önceki programlarımızda konuşmuştuk. Dolayısıyla, anayasadaki değişikliğe göre, mantıken, kararın uygulanmasından başka hiç kimsenin sorumlu tutulamayacağını gösteriyor. Böyle bir yapı, fevkalade ağır bir yükü bir kişinin üzerine yıkmış durumda. Bunun gerekçesi ve mantığı bilinmiyor. O dönemde bu konuyla ilgili tartışmaların bir kısmı YouTube’da var, medyadan da izlenebilir. Bu tartışmalara dönüp bakarsanız, böyle ağır bir yükün, bir kişinin sırtına yüklenmesi için hiçbir gerekçe ileri sürülmedi; mantıki herhangi bir sebebi yok. Dolayısıyla, Meclis’te, büyük bir çoğunlukla parti disiplini içinde yönetimde olan bir partinin, meclisin bu niteliğinin ortadan kaldırılması için, herhangi mantıklı bir nedenin olmadığına işaret ediyor. 

Sonuç itibarıyla, bu şekilde bir yürütme düzenlemesi yaptığınız zaman, kurumsal yapıyı büyük ölçüde geriye atmış, kuralları büyük ölçüde ihmal etmiş, buradaki mantığı terk etmiş, onun yerine yeni bir kural getirmemiş, tam tersine, bir kişinin sübjektifliğini ön plana getirmiş oluyorsunuz. Sübjektiflik kural izlemez. Birey, kural izlemesi zor bir niteliktedir. Bireysel bir şeye bırakırsanız bu kural incelemeyi beceremezsiniz. Zaten bizim karşılaştırmalı siyaset yazınında önemli klasiklerden biri olan, Montesquieu’nün “Kanunların Ruhu Üzerine (De l’esprit des lois)” adlı kitabı, temel itibarıyla bunun üzerine dayalı. Kitabı yazdığı tarihte, 18. yüzyılda, o zamana kadar elde edinilmiş deneyimler, Kont’u, bireysel karar alma ve uygulama durumunda bulunan mutlakiyetçi rejimlerin başarısız olduğunu ileri sürmeye yöneltmiştir. Onların yerine, özellikle yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız olduğu, yani yargının bağımsız, diğer ikisinin birbirinden ayrı olduğu bir yapının getirilmesi suretiyle, kurumsal bir çerçevede karar alma ve uygulamanın daha başarılı olacağını, özellikle iktidarın suistimale açık olduğunu söylüyor. ‘’Suistimali azaltmak ve engellemek için, iktidar kullanımında bazı kontrol edici mekanizmalar getirilmek suretiyle, suiistimal edilmeden iktidar kullanılması temin edilir’’ savını ileri sürüyor.

Bunu bir benzetmeyle anlatmaya çalışayım: İktidarı ateş olarak düşünebilirsiniz. Ateşi kontrollü bir şekilde kullanırsanız yemek yaparsınız, yemeğinizi ısıtırsınız, evinizi ısıtırsınız, kendinizi ısıtırsınız. Ama kontrolsüz bir şekilde ateşle oynarsanız, kendiniz de, evi de, yemeği de yakarsınız. Montesquieu’nün söylemeye çalıştığı şey budur. Kişilerin keyfine bırakacak olursanız, ateş kontrolden çıkar ve bunu engelleyemezsiniz. Bunu engellemenin hiçbir mekanizması yok. Kişinin kendisi bunu engelleyemez. Ancak ve ancak, belli birtakım sınırlamalar getirip bunu etkin bir şekilde kullanmaya başladığınız zaman, yasama, yürütme ve yargıyı birbirinden ayrı hâle getirip, birbirlerini denetleyen, sınırlayan bir hâle getirdiğiniz zaman, ateşi belli bir yerde tutabilir, etrafı yakmayı engelleyebilirsiniz.

Pişirici: Son sorumu sorayım Hocam: Bir halk, bir seçmen kitlesi, oylarıyla iktidara gelen siyasetçinin ya da siyasî kadronun, kurumdan uzaklaştığını, kurumdan kaçtığını, bilerek kurumu aşındırdığını görürse endişelenmeli midir?

Kalaycıoğlu: Şüphesiz. Ama demin sorduğunuz bir sorunun da yanıtı olacak. AK Parti kurumsallaşmış mıdır? Hayır. Çünkü kurumsallaşma testlerine daha girmedi. Kurucu liderini başarıyla değiştirmesi lazım. Halen o süreci yaşamadı. Böyle bir süreç yaşadığında ayakta kalıp kalmayacağını bilmiyoruz. Demin verdiğim üç örnekteki benzer bir noktaya kolaylıkla savrulabilir. Onun dışında, geniş ölçüde bir kitle değişiminde bulunmadı. Aynı zamanda, iktidar dışında herhangi bir görevde de bulunmadı. Muhalefette bulunduğu zaman, kendisinin bir fikir hareketi olarak hayatta kalmaya devam edip etmeyeceğini göreceğiz. Çünkü iktidardaki fikir hareketleri, siyaset biliminde patronaj diye kullandığımız bir olanağı kullanıyorlar. Ellerinde bütçe var. Onunla birtakım yararlar temin ederek destek bulabiliyorlar. Siyasetin iki temel yasalarından biri ‘’hükümet maliyetlidir. Hükümet eden bedel öder’’ diyor. İkincisi de ‘’hükümet avantajlıdır. Hükümet eden yarar sağlar’’ diyor. Dikkat ederseniz, ikisi de birbirine ters çalışıyor. Özellikle demokratik seçimlerin olduğu ortamlarda, bedel mi çok olacak, yarar mı çok olacak, hükümetlerin geleceği ona göre tayin ediliyor. 

Kurumsallıktan çıktığınız zaman, ortada kural kalmıyor. Tekerrür eden sorunları çözmek için kişisel tercihleriniz ön plana çıkıyor. Kişisel tercihleriniz günden güne değiştiği için, karakteri itibarıyla istikrarsızdır. İstikrarlı karar alıp uygulayamazsınız. Bireyin tutarlı, istikrarlı karar alıp uygulaması hemen hemen imkânsızdır. Platon bunun tersini iddia ediyor: ‘’Filozof olursanız bunu yapabilirsiniz’’ diyor. Ama bunun ispatlanmış bir uygulaması şimdiye kadar olmadı. Onun için, kurullarla ve kurumsal bir çerçevede karar üretebilirseniz, bunu bir ilkeye ve kurala bağlayabilirseniz, o kuralı yerleştirebilir ve davranışların, düşünce sisteminin mantığı çerçevesinde tekrarlanan sorulara yanıt vermesini sağlayabilirseniz, istikrarı sağlamış olursunuz. O zaman, bu konu uzman olan herkes tarafından nasıl ele alınacak ve nasıl çözülecek, bilinir ve öngörülür. Öngörüşe göre insanlar pozisyon alır. Verdiğiniz karar iktisadî ise piyasa da ona göre pozisyon alır ve kendisini ona göre yönlendirir. Ama kişiselliğe bıraktığınız zaman, yani muhalefet liderlerinin yaptığı açıklamaya bakın, “Yarın sabah neye uyanacağımızı bilmiyoruz’’ diyorlar. Yarın sabah neye uyanacağını bilmeyen bir kişi, ne tür yatırım yapacak, ne tür tasarruf kararı alacak, ne tür iktisadi adım atacak? Bir yatırımı ileri mi atacak, hiç mi yapmayacak? Şirketi satıp gidecek mi? Böyle durumlarda başka kararlara doğru yönlendirilmesi söz konusu. Bu kurulmuş olan ‘’sultanizm’’ rejiminin en büyük özelliği, istikrarlı karar üretememesidir. Onun için, AK Parti kongresi’nde ‘’istikrar’’ kavramını görünce koltuktan düşecek gibi oldum. Bu dönemde istikrar olamaz. Kişiye bağlı istikrar hiç olamaz. Kişi fânidir, gelip geçer. İstikrarı gelip geçmeyecek bir şeye bağlamanız lâzım. O da kurumdur. Kurum, kural olduğu için o kurala uyan yeni kişiler ortaya çıktığı sürece ve o kişiler saygınlık gördüğü sürece varlığını sürdürür. 

Modern çağdaki en eski parlamento 1000 senesinde İzlanda’da kurulmuştur; 100 senedir ayakta. Aynı şekilde, en eski üniversiteler, Avrupa’da Bologna Üniversitesi, Kuzey İtalya’da veya diğer ülkelerde mesela Paris Üniversitesi gibi üniversiteler, daha sonra İngiltere’deki Oxford Üniversitesi, daha eskiye giderseniz, 9. yüzyıldan beri eğitim veren Mısır’daki El-Ezher Üniversitesi, bu kurumlar üniversite işlevi görüyor. Bunlar bin yıllık kurumlar ve hâlen aynı işlevi görerek devam ediyorlar. Kurucuları ortada yok. Kurucuların hangi motiflerle kurduğunu bilmiyoruz. Kuruluş içeriği de okutulan konular da değişmiş. Bilim konularının içeriği, bilimin yapılış biçimi, teknoloji değişmiş. 1760’lardan sonra Sanayi Devrimi yaşanmış; bütün araçlar değişmiş, matematik değişmiş. Her şey değişmiş ama kurum duruyor. Kişiler gitmiş ama aynı kurum bunları üretmeye devam ediyor. O nedenle kişilerde istikrar aramak kadar abesle iştigal bir şey olamaz. Biz istikrarı ancak ve ancak kurumlarda bulabiliriz. Kurumları düzgün şekilde yapılandırarak, kurallarını düzgün şekilde oluşturarak, insanların bunun üzerinde uzlaşmasını sağlayarak ve onları koruyarak, değerli kılarak, yapmış olduğumuz uygulamalarda onları korumaya, güçlendirmeye ve geliştirmeye çalışarak davranırsak, istikrarlı bir siyasal hayat, istikrarlı bir toplum ve iktisadî bir hayat üretme imkânımız olabilir. Bunun aksini düşünmek için hiçbir kanıtımız yok. Şu âna kadar hiçbir bulgumuz da yok.

Pişirici: Hocam çok teşekkür ederim. Özellikle AK Parti Kongresi’nin hemen ardından çok değerli ve önemli değerlendirmeler yaptınız. Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile yaptığımız ‘Siyasetname’ programının 17.’si burada sona erdi. Umarım, güven ve istikrar arayan izleyiciler için zihin açıcı olmuştur. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus