“Pudra şekeri”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kürşat Ayvatoğlu adlı AKP Genel Merkezi’nin eski çalışanı olan genç adamı lüks bir arabada kokain çekerken gösteren videonun neden geniş bir etki yarattığını düşünmek gerekiyor. Ayvatoğlu’nun şatafatlı yaşamı AKP iktidarını sorgulamaya ciddi şekilde imkan tanıyor.

Yayına hazırlayan: Senem Görür

Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Sevmediğim bir tâbir var; “Türkiye bunu konuşuyor” diye. Ama Türkiye galiba bunu konuşuyor. O da, AK Parti’nin genel merkezinin eski bir çalışanı, Kürşat Ayvatoğlu adındaki gencin mâcerâları — “hızlı” mâcerâları diyelim. Bir videoyla başladı olay, bir arabada; son derece lüks bir arabada olduğu anlaşılıyor ve burnuna bir şey çekiyor. Kokain çekiyor, ondan sonra gözaltına alındı ve gözaltında, “Ben kokain çekmiyorum, arkadaşlarla eğleniyorduk; aslında bizim yaptığımız pudra şekeriydi, kokain çekiyormuş gibi yapıyorduk” dedi. Sonra adlî kontrol şartıyla bırakıldı. Fakat arkadaşlarından bazıları bu kullandıklarının kokain olduğunu ve kokaini de kendilerine Kürşat Ayvatoğlu’nun temin ettiğini söyleyince, “Tekrar gözaltına alındı” haberi çıktı. Şimdi öncelikle “Türkiye bunu konuşuyor” diyorum, ama Türkiye bunu tam anlamıyla konuşmuyor. Eskiden olsaydı, bir 20 yıl önce, 25 yıl önce olsaydı, bütün her yerde, bütün televizyon kanallarında ve önde gelen gazetelerde bu olay olurdu. Çünkü bu olay çok çarpıcı bir olay, çok ilginç bir olay. Üzerinden birçok şeyin tartışılmasına zemin sağlayan bir olay. 

Yıllar önce bunun bir başka versiyonunu –çok daha farklıydı ama– İSKİ Genel Müdürü Ergun Göknel’in eşinin dışında bir başka kadınla bir arada olması ve bunun üzerine de eşinin onu ele vermesiyle yaşamıştık. Türkiye’de tüm medya kuruluşları buna çok geniş yer vermişti ve bu İSKİ genel müdürünün tutuklanmasına kadar gitmişti. Büyük bir rüşvet meselesi ortaya çıkmıştı ve o olay SHP’lilerin de –merkez solun diyelim– ve sonra CHP’lilerin büyükşehirlerde belediye kazanmakta zorlanmasının zeminini oluşturmuştu. İSKİ bir tür dönüm noktası olmuştu; ama bugün bu olayın Türkiye’de medyanın her yerinde, her kurumunda tartışıldığını görmüyoruz. Çünkü bu olay iktidar partisini doğrudan rahatsız eden bir olay. Zor durumda bırakması beklenen bir olay ve iktidar partisinin denetimindeki medya kuruluşları bu olayı görmüyorlar. Fakat sosyal medya tek başına işi görüyor. Zaten olayın ilk ortaya çıktığı ve ilk videonun dolaşıma girdiği yer de bu. Sosyal medya tek başına bu olayı konuşulur kıldı. 

Şimdi bu, eninde sonunda genç bir adamın yaptığı bir iş, “özel hayatı” diyelim, onun ve arkadaşlarının özel hayatı deyip kapatılacak bir olay değil. Çünkü o yaşta birisinin, yakın zamana kadar Kastamonu’da yaşayan birisinin, yaptığı iş belli olan yani Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Merkezi’nde çalışan –danışman ya da ne iş yaptığının çok önemi yok–, bir çalışanın o imkânlara sahip olması, daha sonra kendisinin çok sayıda birbirinden şatafatlı yerlerde –eskiden bunlara âlem fotoğrafı denirdi– Kürşat Ayvatoğlu’nun âlemleri de bir âlem açıkçası, onları görüyoruz: Lüks otellerde, kumarhanelerde vs. fotoğrafları. Tabii bütün bunlar esas soruyu beraberinde getiriyor. Nereden geliyor bu değirmenin suyu? Bu konuda Kastamonu’da çalışan bazı gazeteciler, zamanında Kastamonu’da Adalet ve Kalkınma Partisi Belediye Başkanlığı dönemine kadar giden birtakım bilgiler verdiler. Bu kişi, yani Kürşat Ayvatoğlu da o tarihte o seçim kampanyasında yer almış, daha sonra belediyede çalışmış. Bu tür bilgiler var; ama bu bilgiler tek başına bunu açıklamaya yetecek bilgiler değil. Bu süren bir şey. Çünkü olay Kastamonu ile sınırlı kalmamış. 

Bu aslında bize Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının nasıl bir çözülme içerisinde olduğunu gösteren çok sembolik bir olay. Zaten bu yüzden bunun konuşulmasını istemiyorlar. Bazıları bu olayı Türkiye’deki uyuşturucu meselesiyle eşleştirmeye çalışıyorlar. Yani “Tamam, bu çok ibretlik bir olay ve buradan hareketle gençlerimizin uyuşturucu batağına düşmesine karşı birlikte ne yapabiliriz?” gibi daha korunaklı bir alana taşımaya çalışıyorlar. Fakat şunu özellikle vurgulamak lâzım: Bir kere konuya az buçuk hâkim olanlar bilir ki, gençlerin uyuşturucu batağına gitmesini engellemek dendiğinde ilk akla gelecek şey kokain gibi üst sınıflara hitap eden bir uyuşturucu değil, daha altlarda hap kullanımı ya da daha ucuz olan, daha kolay erişimi olan birtakım uyuşturucular söz konusu olur. Bunun en aşağısı tiner koklamaya kadar gidebilir. Fakat kokain bambaşka bir şey. Kokain bir kere her şeyden önce Türkiye’de mesela bir sınıf göstergesi, üst sınıf göstergesi, bir tür uyuşturucunun eliti, yani sıradan her öğrencinin aklına esip harçlıklarını biriktirip ya da annesinin babasının cüzdanından araklayıp alabileceği bir olay değil, çok daha farklı bir şey. 

Bunu bir uyuşturucu meselesi olarak görmemek gerekiyor. Yani tabii ki kokain bir uyuşturucu meselesi; ama bunu uyuşturucu üzerinden tartışmak en son yapılması gereken hususlardan birisi. Nasıl diyelim? Bir çözülmenin, bir sefahatin göstergesi bu olay. Diğer fotoğraflarla beraber bakıldığı zaman, Türkiye gibi insanların iyice yoksullaştığı bir ülkede, vasfının ne olduğu bilinmeyen, bir genç insan kendisinin üretmediği ya da sonrasına baktığınız zaman karşılayamayacağı paralarla bir hayat sürüyorsa, burada başka şeyleri sorgulamak gerekiyor. Örneğin, Abdurrahman Dilipak sosyal medyada ne demiş? Ki Dilipak, sürekli olarak, biliyorsunuz kendi mahallesinde kötülüklerle mücadele eden birisi gözükmeye çalışıyor. Bunu açıkça söyleyebilen, yani İslâmî kesimde olup da açıkça söyleyebilen ender insanlardan birisi Dilipak. Diyor ki: “Susmak çözüm değildir. Kimse bu olayın üstünü örtmeye kalkmasın. Bu genç adam da Kürşat Ayvatoğlu ve bu genç Hamza ve Kürşat adını taşıyor.” Yani burada yaptığı gönderme şu. Bu Hamza İslâmî bir isim, Kürşat daha çok Türk milliyetçilerinin tercih ettiği bir isim çocuklarına. Diyor ki: “Bu olayın üstünü örterseniz, kendi çocuklarınızı felâkete götüren yolları da görmezden gelip gelmiş olursunuz. Gün gelir o canavar sizi de vurur. Paranın izini sürün, ilişkiler ağını çözersiniz. O izi sürerseniz o yol sizi şeytanın inine götürür, o yer yakınınızda.” Şimdi burada tabii tumturaklı sözler bunlar. Burada Dilipak diyor ki: Çok büyük bir para dönüyor. Dilipak gibi bu câmianın içerisinde yıllarca yer almış birisinin yaşanan çok büyük dönüşümleri gözlememesi mümkün değil. 

Gerçekten Adalet ve Kalkınma Partisi… aslında bunun geçmişi Refah Partisi belediyelere kadar gidiyor; iktidarlarla, önce yerel sonra merkezî iktidarla birlikte, insanların hayat şartlarının nasıl değiştiği, tüketim alışkanlıklarının nasıl değiştiğini içeriden birisinin görmemesi imkânsız. Ben dışarıdan bir gazeteci olarak 1994’ten beri bunları görüyor ve birçok yerde hayret ediyordum. Ama belli bir saatten sonra hayret etmeyi bıraktım. Şimdi bu olayın şöyle bir farkı var: Daha önce karşımıza çıkan olaylar, bu hareketin içerisinde bir şekilde yer almış, bu harekete emek vermiş ve belli yerlere gelmiş, belli iktidarlara sahip olmuş insanların o iktidarlarını suiistimal ederek birtakım şeylere yönelmeleri idi. Sonuçta isimler söz konusuydu. Bilinen isimlerdi, dedikodular dolaşıyordu, rivâyetler olurdu. Belli isimler ya da o isimlerin yakınları olurdu. 17/25 Aralık’ta, mâlûm bakanların çocukları en çok hedef alındı. Bakanlar yerine çocukları suçlandı. “Bunları babalarından bağımsız mı yaptılar, yoksa babaları adına mı yaptılar?” tartışmalarını yapamadan bu olay bir şekilde kapandı gitti. 

Burada, son Hamza Kürşat Ayvatoğlu’nda, çok sıradan, İngilizce tabiriyle no name (adı olmayan), kimsenin bilmediği, bilmesini de gerektirecek hiçbir durum olmayan sıradan bir Ak Parti çalışanının bu tür imkânlara kavuşabilmiş olması… Bir “Becerikli Bay Ripley” vardır, çok zeki bir genç adamdır. Filmlere de konu oldu bu kitaplar, çok çarpıcıdır. Burada anladığım kadarıyla öyle becerikli bir genç de söz konusu değil. Ve yine anladığım kadarıyla bunun değişik versiyonları, onun gibi değişik gençler, Ak Parti’nin yerel ya da merkezî iktidarının imkânlarını kullanarak, har vurup harman savurabiliyorlar ve burada kimse bunları kontrol etmiyor, cezalandırmıyor, hizaya getirmiyor. Hatta tam tersine belli ki önlerini açıyor. Bu fotoğraf bize, yani lüks arabada pudra şekerini burnuna çeken genç videosu bize aslında neredeyse o gençle yaşıt olan, belki o gencin hayatından da öncesinde olan –Adalet ve Kalkınma Partisi’nden başlatırsak değil tabii, ama daha geriye gidersek, mesela Refah Partisi’nin ilk belediyeleri kazanması dönemine gidersek– neredeyse yaşıt olan bir sürecin gelmiş olduğu noktayı gösteriyor. Tabii ki bu tek başına bütün herkesi temsil etmiyor. 

Fakat burada iktidardan ve iktidar çevrelerinden gösterilen reflekslere baktığımız zaman, bu krizi nasıl çözemediklerine baktığımız zaman, bu kriz karşısında nasıl afalladıklarına baktığımız zaman görüyoruz ki, bu öyle tek ve fevrî bir olay değil, bir kişinin yaşadığı bir olay değil. Bunun üzerine gidilmesi başka şeylerin de üzerine gidilmesini beraberinde getirecek ve bir ağ ortaya çıkacak. Bu ağdaki herkesin birbirini tanıyor olması, birbirini besliyor olması gerekmez. Fakat böyle birisinin, böyle kim olduğunu kimsenin bilmediği, merak etmediği birisinin bu kadar imkânlara sahip olabilmesi durumunda, varın gerisini siz tasavvur edin gibi bir noktaya varmış durumdayız. 

İlk olarak Nurettin Sözen döneminde Ergun Göknel örneğini verdim. İSKİ örneğini verdim ve bir dönem belediyeler yolsuzlukla birlikte anılıyorlardı ve Refah Partili belediyeler 94’te ve 94’ün öncesinde İstanbul’da kurulan birtakım yeni belediyeleri kazanırken genellikle şöyle bir perspektif kazanıyorlardı: “Bunlar dindar insanlar, en azından yemezler”. “Yemezler”in kastı nedir? Yolsuzluk. 

Yıllar sonra, özellikle AK Parti iktidarının belli bir aşamasından sonra garip bir şekilde, özellikle de 17/25 Aralık’tan sonra, “Yiyorlar ama çalışıyorlar” gibi bir slogan ortaya çıktı. O slogan aslında artık AK Parti döneminin, bu hareketin en temel iddiası olan yolsuzluklara karşı olma gibi bir iddiayı çoktan bırakmış olduğunu ve burada yolsuzluk, suiistimal, kayırmacılık gibi her şeyin artık çok sıradanlaştığını ve bunu bir tür kendilerine hak gibi gördüklerini anladık. 

Şimdi fakat şöyle de bir aşama var: “Yiyorlar ama, üstelik çalışmıyorlar da”. Bu noktaya geldik. Üçüncü bir noktaya geldik ve bu üçüncü nokta artık içeriden ve dışarıdan tahammülün ve toleransın artık bittiği bir nokta. Bu bağlamda bakacak olursak, iktidar yanlısı medya ya da iktidar sözcüleri bu olayı ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın, bu olayı ne kadar başka yerlere taşımaya çalışırsa çalışsınlar, bir videoyla başlayan o gencin, Hamza Kürşat’ın mâcerâları, şatafatı, Türkiye’deki büyük siyâsî çözülmenin işâreti oldu ve birçok şeyi pekâlâ tetikleyebilecek bir şey oldu. Tabii burada kendisinin bunu, “Pudra şekeriydi” deyip savunması ve mahkemenin de işte bu nedenle o beyanı esas alıp kendisini serbest bırakması hususu da var. Cumhuriyet Başsavcılığı sonra açıklama yapmış, demiş ki: “Yurtdışına çıkış yasağı ve adlî kontrol şartıyla bırakıldı, söylenenler doğru değil” demiş. Yani söylenenler doğru değil derken, serbest bırakıldığını kabul ediyor ve son dönemde Türkiye’de kimlerin neden tutuklandığına bakıyoruz ve kimlerin neden tutuklanmadığına bakıyoruz. En azından ilk başta bu infial karşısında bu kişiyi serbest bırakma yoluna gitmeyebilirlerdi. Bu da başlı başına ilginç. Tahliye edilmiş olması ya da serbest bırakılması –tahliye tutukluluktan sonra olur– gözaltından sonu tutuklanmaması diyelim, orada da zaten insanlar bir şaşırdılar. Diyelim ki pudra şekeri dedi, tamam, ama buna rağmen başlı başına bir gülünç bir durum. Ama buna rağmen pekâlâ tutuklanabilirdi. Tutuklanmaması da yargının bu savunmayı kabul ettiği olarak yorumlandı. Daha sonra arkadaşlarının ifadeleriyIe beraber tekrar gözaltına alındığı haberi düştü, sonrası ne olacağı belli değil. 

Artık olay zaten Hamza Kürşat olayı olmaktan çıktı; bu, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin olayı hâline geldi. Adalet ve Kalkınma Partisi ise, şu hâliyle bakıldığı zaman, “En alt biriminde dahi bu tür kokuşmuşluklar, yozlaşmışlıklar ve yolsuzluklar yaşanıyorsa, bütünde neler yaşanıyordur?” sorusunu masanın ortasına bıraktı. Bu soruya verilebilecek tatmin edici bir cevabın olduğunu açıkçası sanmıyorum. Evet, şunu bir not olarak düşeyim. Özellikle son bir hafta, on gündür izleyicilerimizin, takipçilerimizin Medyascope’a destekleri bizleri çok sevindiriyor. Fakat bu desteklerin artarak sürmesini sizlerden tekrar rica ediyoruz. Sadece Medyascope’a değil, Türkiye’de özgür ve bağımsız bir gazeteciliğin var olması için çalışan kişi ve kurumlara sahip çıkmanızı bir kere daha rica ediyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus