Hamaset Filistinlilerin yaralarını saramıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Doğu Kudüs’te Filistinliler cuma gününden beri, sivillerin de desteğini alan İsrail güvenlik güçlerinin saldırılarına maruz kalıyor. Türkiye’de siyasi iktidarın ve İslamcı grupların tepki ve protestoları geçmiş örneklere kıyasla çok zayıf. Bunun tek nedeni salgın ortamı değil.

Yayına hazırlayan: Kubilayhan Kavrazlı 

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Türkiye’nin gündemini Sedat Peker belirliyor, daha doğrusu belirlemesi gerekiyor; ama Türkiye bundan biraz kaçmaya çalışıyor. Medyanın büyük bir kısmı bu olayı görmüyor; ancak yalanlamaları görüyor, cevapları görüyor. İçişleri Bakanı’nın, İçişleri Bakanlığı’nın ve Tolga Ağar’ın açıklamaları var. Sedat Peker de konuşmalarına devam ediyor. Dün yaptığı üçüncü video ile ilgili bir değerlendirme yaptım, izleyenler olmuştur, bayağı bir ilgi gördü. Ama tabii ki onun yarattığı ilgi çok daha fazla. Yine de şunu özellikle vurgulamak lâzım: İnsanlar bu konuya girmekten bayağı bir ürküyorlar. Çünkü çok ciddi bir arı kovanına çomak sokulmuş durumda. Bu konuyu takip etmeye devam edeceğiz Medyascope‘ta ve ben de takip etmeye devam edeceğim. Ama bugün Filistin’den söz etmek istiyorum; çünkü Filistin kanayan bir yara ve kanamaya devam ediyor ve Filistinliler yalnız kalmaya devam ediyor. Şimdi cuma gününden beri esas olarak Doğu Kudüs’te yaşanan olaylar, İsrail Güvenlik Güçleri’nin sivillerin de desteğini alarak Filistinliler’e yönelik saldırıları ve çok sayıda kişinin yaralanması, bugün de yine devam etti, şu anda da devam ediyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bugün olağanüstü kapalı bir toplantı yapması bekleniyor; fakat buralardan çok da fazla bir şey çıkacakmış gibi gözükmüyor. Çünkü daha önceki örneklerde bunu yaşadık. 

Bir de İsrail’de Binyamin Netanyahu hükümet kurmakta zorlanıyor. Bu olaylar da tam onun üstüne binmiş durumda. Yani İsrail’de içeride bir siyasî kriz var; ama öte yandan İsrail kamuoyunun hepsini olmasa bile büyük bir bölümünü seferber etmede bu tür işlerin İsrail’i yönetenler açısından işe yaradığını da unutmamak lâzım. Ama beni en çok ilgilendiren husus: Filistinliler’in yanında olan, olmak isteyenlerin çaresizliği ya da artık yöntemlerinin hiçbir işe yaramaz olması. Artık diyorum, ama bugün itibarıyla değil çoktan beridir böyle. Tabii ki bizim esas meselemiz: Türkiye’de ne oluyor? Cuma gecesinden itibaren gösteriler oldu. İsrail temsilciliklerinin önünde kalabalıklar toplandı, bütün salgın yasaklarına rağmen de toplanıldı. Hâlâ birtakım açıklamalar yapılıyor. Mesela Ankara’dan, “Artık İsrail’e dur deme vakti geldi” deniyor — ki bu açıklamayı 20 yıl önce de yapabilirdiniz, 30 yıl önce de yapabilirdiniz ve bu gidişle anlaşıldığı kadarıyla 20 yıl sonra da yapabileceksiniz. Bu açıklamalar ile hiçbir şey olmuyor. Protestolarla da hiçbir şey olmuyor ve ilginç bir şekilde protestoların, tepkilerin gücü de etkisi de iyice azalıyor. Tabii bunda salgın yasaklarının da etkisi vardır; ama onun ötesinde Filistin meselesi o kadar çok kullanıldı, olur olmaz yerde kullanıldı ve içeride bir hareketlilik sağlamak için siyaseten kullanıldı ki, artık en kritik anlarda bile Filistin meselesi üzerine bir kamuoyu duyarlılığı yaratmak mümkün olamıyor kimse için. Çok dar bir çevrede, özellikle de İslâmî çevreler ile sınırlı bir Filistin destekçiliği göze çarpıyor — ki onun da etkisinin azaldığını düşünüyorum. 

Bunun bir öyküsü var tabii. Bunun öyküsünün esas başlangıcı 29 Ocak 2009’daki Davos, “One Minute” olayı. Erdoğan’ın siyasî kariyerinde, başbakanken uluslararası alanda en öne çıktığı ve siyaseten en çok prim yaptığı olaylardan birisiydi bu olay. Bunu bir “Gomaşinen”de anlatmak istiyorum. O tarihte de NTV‘de yorum yaptığımda bunun yanlış olduğunu söylemiştim. Ve şimdi de bunun yanlış olduğunu… onu “Gomaşinen”e saklayayım. Fakat o tarihten itibaren Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinde genellikle olumsuzluk öne çıktı, sorunlar öne çıktı. Arada bir Mavi Marmara olayı var. Tabii ki bu olaydan bir buçuk sene sonra yaklaşık Mayıs sonunda 2010’da Gazze ablukasını kırmak için giden gemilere, altı gemiye müdahale edildi. Bunlardan bir tanesinde 10 kişi, İsrail güvenlik güçlerinin, komandolarının operasyonu sonucu hayatını kaybetti Mavi Marmara gemisinde. Bu da tabii ki çok ciddi bir krize yol açtı. Fakat daha sonra İsrail Türkiye’nin birtakım taleplerini yerine getirdi, özür diledi, tazminat ödemeyi kabul etti. Bunun ardından ilişkiler tekrar düzelir gibi oldu. Hatta hatırlanacaktır, hafıza tazeleyelim: Bazı İslâmcılar bu anlaşmaya itiraz etti. Bunun üzerine Erdoğan, 29 Haziran 2016’da Cumhurbaşkanı kimliği ile bir iftar programında, “Siz kalkıp da Türkiye’den böyle bir insânî yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz” diye de bir fırça atmıştı Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu eleştirileri getirenlere. Onun ardından Türkiye ile İsrail arasında ilişkiler düzelir gibi oldu. Aralık 2016’da İsrail büyükelçisini yolladı, Türkiye de Tel Aviv’e büyükelçi yolladı. Fakat yine bir Gazze katliamının ardından aynı büyükelçi, ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. O zamandan beri de büyükelçi meselesi askıda. Son dönemde bunun çözüleceği söyleniyor, bir yumuşama iddiaları var; ama yine de hâlâ bu yumuşama olmuş değil. Bu son yaşananlardan sonra da pek olacağa, en azından kısa vadede olacağa benzemiyor. En son büyükelçinin Türkiye’yi terk etmek zorunda kalması: Mayıs 2018. Yani tam üç yıl önce olmuş. Üç yıldır ilişkiler bayağı alt düzeyde seyrediyor. 

Türkiye, İsrail’i protesto ederek, sürekli sert çıkışlar yaparak Filistinliler’in davasına nasıl katkıda bulunuyor? Bu çok önemli bir soru. Bunun böyle olmadığını da ülkeyi yönetenler bildikleri için İsrail ile ilişkileri bir şekilde düzeltmek istiyorlar; fakat bu arada İsrail ile ilişkilerin çok ciddi darbeler almış olması nedeniyle de bunlar her seferinde çok zor oluyor ve iki ülke arasındaki makas iyice açılıyor. Halbuki bölgenin en önemli ülkelerinden birisi olan, her açıdan, nüfusu, ekonomisi, tarihi açısından Türkiye, Filistinliler’e yardım etmek istiyorsa –bu çok söylenen bir şeydir, klişedir ama tekrar tekrar söylemek de yarar var–, Filistinliler’in yanında olmak istiyorsa, öncelikle İsrail üzerinde bir etkisinin, nüfuzunun olması gerekir. Yani buna biz İngilizce tâbiriyle soft power, yumuşak güç diyoruz. Türkiye, İsrail’e sesini yükselttiği zaman tabii bir etki yaratıyor. Bir gerginlik oluyor. Bunun uluslararası ve ulusal kamuoyunda bir karşılığı oluyor; fakat bütün bunların hiçbirisi Filistinliler’in daha iyi bir yaşam koşuluna ulaşmasına, üzerlerindeki baskının hafiflemesine yardımcı olmuyor. Böyle garip bir kısır döngü içerisinde olay, özellikle Filistinliler. 

Şimdi son dönemde Arap dünyasında çok ciddi bir şekilde İsrail ile ilişkilerin normalleştirilme haberleri geliyor — özellikle Körfez ülkelerinden. İsrail, Arap dünyasında çok ciddi gedikler de açıyor. Ve böyle bir yerde Türkiye, İsrail ile belli bir ilişkisi olamadığı için Filistinliler’e de yardımcı olamıyor. Özellikle en önemli mesele bu. Bir de şunu özellikle vurgulamak lâzım: Filistin’de özellikle Hamas, Gazze’de daha güçlü; ama onun dışında tüm Filistin topraklarında, işgal altındaki topraklarda belli bir gücü var. Suriye İç Savaşı’ndan sonra çok zor bir sürece girdi, çok zor bir döneme girdi. En büyük desteğini Suriye’den alıyordu; aynı zamanda Türkiye’den de destek alıyordu, ama Türkiye ile Suriye bu savaşta zıt yerlerde  yer alınca, savaşan taraflar, çatışan taraflar olunca işler iyice karşıtı. Yani Suriye İç Savaşı’nın İsrail’in elini iyice güçlendirdiğini, aynı zamanda Lübnan’da yaşanan çok büyük siyasî ve ekonomik krizin de aynı şekilde İsrail’in elini alabildiğince güçlendirdiğini ve Filistinliler’i de iyice zor durumda bıraktığını unutmamak lâzım. 

Şu anda Filistinliler, belki de bu Filistin sorununda en zayıf oldukları dönemlerden birisini yaşıyorlar. Kendi aralarında birliği sağlayamadıkları gibi, destekçileri hızla azalıyor ve kendilerine destek verenlerin destekleri de genellikle sözlü oluyor ya da bu başlığa çıkarttığım gibi hamaset oluyor. Hamaset de Filistinliler’in sorunlarını çözmeye yardımcı olmuyor. Diyelim ki; Türkiye, İsrail ile olan sorunlarını sürdürüyor, tamam, ama mesela Amerika Birleşik Devletleri üzerinde belli bir etkisi olabilseydi, belki İsrail’e baskı yaparak değil ABD üzerinden Filistinliler’e yardımcı olabilrdi. Bunun böyle olamadığını Trump döneminde çok açık bir şekilde gördük. Trump göstere göstere Kudüs’ü başkent olarak tanıdı ve Türkiye burada protestonun dışında bir şey yapamadı. Şu anda da Biden yönetiminde de –ki Biden yönetimi de Filistinliler’in sorunlarını dinlemeye biraz daha yatkın gözüküyor– Biden yönetimi üzerinde de pek bir etkisi yok Türkiye’nin. Sonuçta Türkiye, Filistin meselesinde Filistinliler’in lehine, Filistinliler’in acılarını en azından azaltma noktasında yardımcı olabilecekken, etkisiz bir aktör haline dönüştü. Bundan herhalde Filistinliler de hiçbir şekilde memnun değillerdir. 

Bu yayından önce bayağı bir arşiv taraması yaptım. Davos’u tekrar okudum, Mavi Marmara olayını, orada yaşanan acıları tekrar gördüm, Filistin’de, Gazze’de değişik katliamlara tekrar baktım — ki Gazze’ye çok kez gazeteci olarak gitmiş, yerinde gözlemlemiş, Hamas başta olmak üzere bütün Filistin hareketiyle röportajlar yapmış birisiyim, bayağı bir bildiğimi düşünüyorum ve oradaki çaresizliği yerinde, özellikle Gazze’deki çaresizliği yerinde gözlemlemiş birisiyim. Ve de tabii ki karşıma Erdoğan’ın Gazze ziyareti çıktı. Olmayan Gazze ziyareti çıktı tabii ki. 2013’te Erdoğan, Gazze’ye gideceğini, ablukayı kıracağını söyledi ve bütün medya “Gazze Erdoğan’ı bekliyor” haberleri yapmıştı. Hamas yetkililerinin açıklamaları ve çok büyük coşku vardı; hatta Gazze’de gösteriler yapıldı Erdoğan lehine. Bu sürekli ertelendi, ertelendi ve iptal oldu. Olmadı. Ardından 2019 Eylül ayında böyle bir olay gündeme geldi, yine olmadı. Şimdi bu tür şeyleri siyasette, uluslararası ilişkilerde dile getirdiğiniz zaman, yapmanız gerekiyor. Dile getirip de yapmadığınız zaman, o zaman işte birçok şeyiniz, hem itibarınız hem güvenilirliğiniz, her şeyiniz bayağı ciddi bir şekilde aşınıyor. Bunlarla “Gazze’ye gideceğim” diyerek belli bir kamuoyu yaratabiliyorsunuz; ama sonra o kamuoyu size, söylediklerinize çok da fazla itibar etmeyebiliyor. 

Şu anda Filistin’de yaşananlara karşı, Filistin’de tekrar karşımıza çıkan acılara, eziyetlere, zulme karşı, Türkiye kamuoyunda çok büyük bir ilginin olmaması, ne kadar zorlanırsa olmamasının bir nedeni, belki de önde gelen nedeni, zamanında çok üst perdeden yapılan açıklamalar, çok sert açıklamalar ve ardından hiçbir şeyin değişmemiş olmamasıdır. Bu hamaset, bir yerden sonra reel politikada gerçekten yapabileceğiniz şeylerin sınırını da daraltıyor. Sonunda bu bedeli esas olarak Filistinliler ödüyor. Normal şartlarda Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti Filistin davasında, Filistinliler’in davasında Filistinliler’e hem diplomatik açıdan, hem ekonomik açıdan, hem siyasi açıdan, her açıdan çok yardımcı olabilecek, onlara omuz verebilecek bir ülkeyken, şu hâliyle bakıldığı zaman, uzaktan bağıran, sesi oraya gitmeyen, gitse bile bu sesin pek bir anlamı olmayan bir ülke durumuna geldi. Ve kamuoyunda da Filistin meselesi her geçen gün etkisini daha fazla kaybeder bir hâle geldi. 

Bunun faturası çok ciddi bir şekilde önümüzde; ama bu faturayı biz ödemiyoruz. Üzülüyoruz, her seferinde üzülüyoruz, kızıyoruz, ama unutuyoruz. Bir de diyoruz ki: “Zaten bu olay yılların olayı. Yıllarca çözülmemiş, bundan sonra da kolay kolay çözülmez” deyip işin içerisinden çıkıveriyoruz. Hep birlikte yaptığımız bir şey bu; ama öncelikle burada ülkeyi yönetenlerin Filistin meselesini bir enstrüman olarak kullanmanın ötesinde gerçekten, sahiden yapabileceklerini tespit edip o yapabilecekleri üzerinde somut, elle tutulur adımlar atabilmesi gerek. Bundan uzağız, her geçen gün daha fazla uzaklaşıyoruz. Ve ilginçtir bu son olayda, Kudüs’te yaşanan son zulümlerde, son baskılarda devleti yönetenlerin sesinin daha önceki dönemlere göre daha kısık çıktığını görüyoruz. Bu da ayrıca bir şekilde dikkat çekiyor. Çin meselesinde bunu görmüştük, Uygur Türkleri hakkında bunu görmüştük. Hatta Sağlık Bakanı şikâyet bile etti, “Ya, bu konuları neden gündeme getiriyorsunuz? Aşıları tehlikeye atıyorsunuz” diyerek. Burada da İsrail ile bir kavga istenmediği anlaşılıyor ya da en azından seziliyor. Çok klişe birtakım açıklamaların ötesine gidilmiyor. Çünkü zamanındaki hamaset bugün sizin sesinizin gür biçimde çıkmasını da engelliyor. Ve tekrar söylüyorum: Bunun faturasını esas olarak Filistinliler ödüyor. Filistinliler zaten yıllardır çok ağır faturalar ödüyorlar ve bu fatura, ne diyeyim, ağırlaşıyor. Ve onlarla dayanışma içerisinde olma duyguları da aşınıyor ve birlikte, hep birlikte kaybettiğimiz kötü bir süreç yaşıyoruz. Ve bunun birinci derecede sorumlusu da Türkiye’nin bölgesindeki ve İsrail üzerindeki yumuşak gücünü heder edenlerdir diye düşünüyorum. Evet, söyleceklerim bu kadar. İyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus