Sedat Peker videolarından sonra Türkiye: Ruşen Çakır ve Ahmet Şık tartışıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi akşamlar. Ahmet Şık’la beraberiz. Türkiye İşçi Partisi İstanbul Milletvekili Ahmet Şık’la, Sedat Peker videoları sonrası Türkiye’de neler oldu, bundan sonra neler olabilir, bunları konuşacağız. Ahmet merhaba, hoş geldin.

Ahmet Şık: Hoş buldum.

Çakır: Önce 8. video ile başlayalım. Şu âna kadarki videolarla ilgili sen T 24’te, ayrıntılı iki ayrı yazı yazdın.

Şık: Evet. Şimdilik devam etmiyorum, ama niyetim var. 

Çakır: Bu sabah 8. video yayınlandı, ben de bugünkü yayınımda değerlendirmemi yaptım. İnsanlarda, “Bu sefer pek bir şey söylemedi” yaklaşımı var. Bence tam tersi; çıtayı iyice yükseltti. Sedat Peker bugünkü videosunda Suriye meselesini açtı ve doğrudan Erdoğan’ı muhatap aldı. Bir sonraki videoda da Erdoğan’la baş başa oturup helâlleşeceğini söyledi. Önce bugünkü olayı bir konuşalım. Sonra da, “Ne oluyor, neden oluyor, kim nasıl tepki veriyor, bu bize neyi gösteriyor?” … Bunları konuşalım. Bu, bir gazeteci olarak senin alanına giriyor. Tabii, milletvekili olarak da bu konularla ilgileniyorsun. Öncelikle, bugünkü videonun çıtayı yükselttiği tespitime katılır mısın?

Şık: Evet, kesinlikle. Benim baştan beri, Sedat Peker’in nihaî hedefinin Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğuna dâir bir tespitim vardı. Çünkü gidişat onu gösteriyordu. Bugünkü videoyla birlikte de o hedefi açıkladı aslında. Suriye meselesi, doğrudan bu iktidarın suçlarına dâir bir şey söylüyor bize. Videoda özellikle, “Tayyip abi, seninle oturup baş başa konuşacağız” diyor ya; bence bir sonraki video, sadece Tayyip Erdoğan’ı anlatacak bize. Bugünkü videoda da zaten onu da fazlasıyla anlattı. 

Sedat Peker, baştan beri aslında çok iyi düşünülmüş bir taktik ve stratejiyle hareket etti. Hayatımıza bir videoyla girdi. Milyonlarca kez izlendi. İnsanlar çok heveslendi ve bir karşılık buldu. Ama her video, bir sonrakinin ön adımı gibiydi ve kurduğu oyun denklemine de herkesi çekti. Diğerlerinin denkleme nasıl dâhil olduğuna baktığımızda: Daha 1,5 yıl önce yayınladığı Karadağ’daki ilk videosunda, “Berat Albayrak ve Pelikan ekibi beni bitirmek istiyor” dedi. Arkasından, özür dileyen bir video yayınladı. Özür kısmını montajda kesmişler. Sonra 1 yıldır sessizdi. Evine yapılan operasyon, eşi ve çocuklarının mâruz kaldığı muameleler nedeniyle çıktı ve “Öfkeyle konuşuyorum” dedi. Nedenine dâir herhangi bir şey bilmiyoruz, ama canı yanmış. Dediğim gibi, bütün videolarda da bir stratejiyle hareket etti. İlk önce Mehmet Ağar’dan başladı. Düşmanla savaştığı hatta baktığınızda, en zayıf cepheden girdi. Çünkü kamu vicdanında hiçbir zaman aklanamayacak bir derin devlet aparatıdır Mehmet Ağar ve çok da önemli bir tuğladır. Hani, kendisinin o bahsettiği devlet sistemindeki en önemli insanlardan birisi, ama en zayıf halka, cephenin en zayıf yeri de orası; ona ateş ederek başladı. “Pelikan” dedi. Sonra aşama aşama birtakım isimlerden bahsetti.

Çakır: Sedat Peker, Hadi Özışık’la yaptığı facetime görüşmesinde, “Kırmızı bülteni anladım da, ‘pislik’ ne demek?”  diyordu ya, Süleyman Soylu o “mafya pisliği” lâfını etmeyip doğrudan kendisini karşısına almasaydı, sanki…

Şık: …Süleyman Soylu o denkleme girmeyecekti. Ben de tam bu konuya girecektim. Zaten, “Bana haber geldi, açıklama yapacakmış. Bakandır, yapması lâzım” diyordu kendine has tarzıyla. Ama Süleyman Soylu işin içine hakaretleri de katınca, “Ona yanıt vermem gerekiyordu” dedi. Ben o yayından önce de, Ankara’da, İstanbul’da, bu güvenlik bürokrasisi çevresindeki bir sürü insanın, Peker’e “Kaç!” diyenin Soylu olduğu iddiasını dile getirdiğini duyuyordum; kulağımıza üflüyorlardı yani. Ama kanıtlayabileceğimiz bir şey yok. Şimdi doğrudan muhataplarından biri söyledi bunu. Referans alabiliriz, ama inandırıcılığı soruşturma konusu edilmesi lâzım. Soylu hakaret edip denklemin içine girince, onu da gömdü. En son, Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli’den sonra söz alarak grup konuşmasında denkleme dâhil olunca, Peker’in oyununun tuzağına düşmüş oldu aslında; o da denkleme girdi. Şimdi, “Kendim bunu anlatmayacaktım; ama beni bunun içerisine koydunuz, onun üzerine anlatıyorum” diyor. Zaten son videoda da Erdoğan’a, “Tercihini onlardan yana kullandın” diyor ya. Bir sonraki videoda bence Recep Tayyip Erdoğan’ı anlatacak.

Çakır: Bugünkü videoda da daha öncekilerde de Bahçeli hiç yoktu. Sence neden?

Şık: Bunu kendisine sormamız lâzım. Keşke bağlayabilsek kendisini yayına.

Çakır: Aman! Yok… 

Şık: Ben gerçekten merak ediyorum. Bir gazeteci olarak beni tahrik eden bir yerde duruyor ve kendisiyle bir söyleşi yapmak isterim. Sedat Peker kimdir, nedir, neyi temsil eder? Mafya mıdır, devlet içi bir aparat mıdır? JİTEM’le tuttuğu işler nedir? Mafya olmasına neden olan ve bunu kendisinin neden tercih ettiği gibi, bir dolu sorunun yanıtını vermesi gerekiyor. Üstelik, neden şimdi konuşuyor? Bunu söylemesi lâzım. Mesela ben anlattıklarından, “Sedat Peker bu iktidarı yerinden indirmeye azmetmiş” diye görüyorum. Böyle bir havası var. 

Çakır: Öyle demiyor ama. 

Şık: Demiyor, ama bence niyeti bu. Tabii bu bir yandan risk. Gerçi videosunda da “Ulan! İmam mı anlatacak? Pisliğim ben. Tabii ki pislikler anlatacak” diye söyledi ya. Yani “Pis olan şeyi pisler bilir” diyor. Zaten vahamet de burada. Bu kadar kiri, o kirin içerisindeki insanlardan birinin ağzından duyuyoruz. 

Çakır: Bu sabah evde hepimiz videoyu ayrı ayrı izledik: Müge bir yanda, Ali Deniz bir yanda, ben bir yanda. Sonra da evde bunun muhabbeti oldu. Müge’nin çok güzel bir lâfı var, bunu bugünkü yayınımda da söyledim: “Ancak aynı dili kullanan insanlar ötekisini yok edebilir.” Mesela, yıllardır “derin devlet”, “Milliyetçi mukaddesatçı beka söyleminin aslında gerçek bir yönü yok” diye sen anlatıyorsun, ben anlatıyorum. Ama karşı taraftakiler, “Zaten siz komünistsiniz. Siz suçlusunuz” diye suçluyorlar. 

Şık: Bizi otomatik olarak hasım pozisyonunda gördükleri için, dediğimize kıymet vermiyorlar.

Çakır: Ama içeriden birisi ve bu söylemle var olup yükselmiş birisi… Hani aynı anda bir eliyle bozkurt, diğeriyle Râbia işareti yaptığı fotoğrafını hatırlasana. Mitingler filan yaptığı dönem.

Şık: Evet. Tehditler savuruyor.

Çakır: Şimdi bu kişi çıkıp, “ ‘Din elden gidiyor’ diyorlar, ‘beka’ diyorlar. Ama bu arada işler dönüyor” diyor. 

Şık: Kendimi övmek için söylemiyorum, ama dönüp dolaşıp, mahkemede hâkimlerle savcıların yüzüne söylediğim o cümleye kitleniyoruz: “Benim bayrağın arkasına saklayacak bir suçum, dinin arkasına gizleyecek bir günahım yok.” Çünkü milliyetçilik dediğin, çok kullanışlı bir şey. Sedat Peker’in bahsettiklerinden sonra yaşananlara baktığımızda, şöyle çok iyi bir ayrıntı var: Türkiye’de işini mesleğini etiğiyle yapmaya çalışan iyi gazeteci arkadaşlarımız ya da sen, ben, Peker’in iddialarını haber yapsaydık. Alacağımız yanıt mahkeme celbi olurdu. Ama şimdi, adamın her videosundan sonra bir açıklama yarışına giriliyor. Bugün Murat Sancak açıklama yaptı. Ondan önce, Binali Yıldırım Yaptı. Ömer Çelik çıkıp konuşuyor. İbrahim Kalın, daha önce, ilk videodan sonra açıklama yaptı. Yani çok ilginç bir biçimde, muhataplığı kabul ediyorlar.

Çakır: Süleyman Soylu iki yayına çıktı.

Şık: Tabii. Soylu sürekli çıkıyor. Buna biraz da mecbur; yanıt vermek zorunda. Ama neyin yalan neyin doğru olduğunu biz bilmiyoruz. Şüphelerimizi doğrulayan birtakım veriler ve bilgiler bize aktarılıyor. Vahamet şurada: İktidarın savunmalarına Türkiye’de kimse inanmıyor artık. Bu, çok büyük bir açmaz. İnsanlar, “pislik” dedikleri, “mafya babası” dedikleri, “organize suç örgütleri” dedikleri bir insanın söylediklerini ciddiye alıyor. Çünkü bu, siyasal iktidarın mevcut pozisyonu ile, ve yaptığı hukuksuzlukları meşrû kılma çabasıyla çok ilintili bir yerde duruyor. Oturup, kendilerine bir hiza vermeleri gerektiğini düşünüyorum.

Çakır: Tam bu konuyu sormayı düşünüyordum. Balkanlar’da yaptığı videoları saymıyorum, bu son dönemde yaptıklarından bahsedelim.

Şık: Tamam, Mayıs 2021’deki videolar.

Çakır: Evet. İkinci sezon diyelim. İkinci sezonun ilk videosu 6 milyon izlenmiş. 7. videoya kadar 6-7 milyon kişi izlemiş. 7. video 16 milyon izlenmiş. 8. video da aldı başını gidiyor. Herhalde 10 milyonu geçecek. Yani insanlar izliyor. Buna ilaveten, bizim bu yaptığımız yayını da izliyorlar, benim ve başkalarının video üzerine yaptığı yorumları da izliyorlar. Yani bayağı bir dolaşıma giriyor. “Sedat Peker’in her söylediği doğrudur” demiyor insanlar; ama “Burada bir şeyler var” duygusu herkeste var. Özellikle “herkes” diyorum. Bu olay artık muhalefetin sahip çıktığı bir olayın ötesine geçti sanki. Katılır mısın?

Şık: Tabii ki katılırım. Ama orada büyük bir risk de var. Bir kere, bu videoların bu kadar fazla sayıda izleniyor olmasını –tabii o kadar izleyici değil, ama 50 milyondan fazla kez izlenen videolardan bahsediyorum– bize dâir bir eleştiri olarak görüyorum. “Biz” derken, hem Türkiye’deki gazeteciliği, hem Türkiye’deki parlamenter muhalefeti kastediyorum. Biz ayağımızı doğru zemin üzerine basmamışız ya da bastığımız zemin üzerinde kuvvetli duramamışız. Bu ülkede bu kadar pis dolaplar dönerken, doğru ve iyi habercilik yapılmıyor. Medyascope’u tenzih ederek söylüyorum. Bu izlenme sayısına bakarsak, buna dâir ciddi bir eleştiri var burada ve bence haklı bir eleştiridir. İkincisi de, parlamenter muhalefetin hamasetten kurtulup, gerçekten somut olaylar ve olgular üzerinden, iktidarın suçlarını en azından kayıt altına alacak bir pozisyon alması beklenirdi ki o da yok. Bu videoların bu kadar çok sayıda izlenmesinin nedenlerinden biri de bu. Ama bir yandan da burada şöyle bir risk var. Bunu geçen gün bir yayında söyledim; biz benzer bir süreci daha önce de yaşadık. Birkaç örnek vereyim: 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarında, illegal biçimde kaydedilmiş ya da kanunî kılıf geçirilerek hukuksuz bir biçimde elde edilmiş telefon konuşmalarının, yine sosyal medya üzerinden dolaşıma girmesinde, herkes o hukuksuzluğun bir parçası oldu. “Şimdi etik tartışmanın sırası mı?” diye yine kızacaklar bana; ama evet, sırası. Çünkü o dönemde benzer bir biçimde kullanılan telefon kayıtlarıyla, insanlar hukuksuz bir biçimde hapsediliyordu; onu meşrûlaştırmaya yarayan bir şeydi o. Toplumsal muhalefet, “Tamam işte! Bunların işi bitti!’’ diye bir beklentiye girdi. Ama bitmedi. Sonra Fuat Avni diye bir isim çıktı. Hatta ben Londra’daydım o zaman, seninle bir yayın yapmıştık. Bana Fuat Avni’nin kim olduğunu sormuştun. Ben de, “Doğru soru ‘Ne?’ olmalı” diye cevap vermiştim. Çünkü Fuat Avni, tam da Cemaat’in kurduğu illegalitenin kendisiydi. Soruşturmaların ne kadar sıkıntılı olduğunu görüyoruz ama, orada “Fuat Avni nedir?” sorusunun yanıtı çıktı. Her yerden kurulmuş illegal dinleme ağı. Toplumsal muhalefet, orada da saçma sapan bilgilerin dolaşıma girmesinden dolayı yine bir beklentiye girdi. Sonra, bir kez daha yaşadık aynı şeyi: Amerika’daki Halkbank yargılaması sırasında. Herkes, Reza Zarrab bir itirafta bulunsun, Hakan Atilla –ki o dosyada haksızlığa uğramış birisidir– bir şeyler söylesin, Amerikan yargısı bir karar versin ve iktidar düşsün diye bekledi. Şimdi yine aynı şeyi yaşıyoruz. Sedat Peker videolarının riski bu. Sedat Peker videoları bize bu iktidarın ne kadar kirli olduğunu anlatıyor. O zaman, bizim bu kirden arınmanın bir toplumsal talep hâline gelmesini ortaya çıkarmamız lâzım. Buna da parlamenter muhalefet öncülük edecek. Çünkü insanların güven duyacağı bir odak olarak sahneye çıkmak durumundalar. Toplum da peşine takılacak. Ama sadece video izleyerek ya da sosyal medyada lümpence espriler yaparak bu işi çözemeyiz. 

Çakır: Bu söylediğin 17/25 Aralık ve Fuat Avni örneklerini ben de verdim yayında. Halkbank aklıma gelmemişti açık söyleyeyim. Bu videoların onlardan en önemli farkı bence şu: 17/25 Aralık ve Fuat Avni meselelerinde, görünüşte, bunlar dünyanın en temiz insanları ve kirleri ortaya saçıyorlar. Ama Sedat Peker, “Birlikte yaptık!” diyor. Ve anonim değil, bizzat kendisi anlatıyor. 17/25 Aralık tapelerinde birileri konuşup anlatıyor.

Şık: Ama Gülen Cemaati’nin farkı, birlikte yaptığını söylememesiydi. 

Çakır: Evet, ama bu olayda, birisi, canlı ve bayağı da başarılı bir şekilde anlatıyor. Ben onu Hıristiyan vâizlere benzettim. Çok etkili bir şekilde teknolojiyi kullanarak evlerimizin içerisine giriyor. Kaç milyon insan sabah saat 07.30’da canlı izliyor.

Şık: Yanılmıyorsam bu son videoyu 300 bin kişi izlemiş o saatte.  

Çakır: Burada yarattığı şey, o anlamıyla diğerlerinden farklı. Çünkü sahici bir insan. Ve çok çarpıcı bir şey söylüyor: “Ben Mesih filan değilim. Temiz toplum derdinde değilim. Ben kendi derdime düşmüşüm” diyor. Burada gerçekten bir fark var. Ama tabii ki senin söylediğin konu çok önemli. Nihayetinde bu kişi toplumdaki bütün sorunlarımızı çözecek birisi değil. Videoda ne diyor: “Patron sizsiniz. Siz halksınız. Toplum çözecek.” 

Şık: Bir de, “Bu kadar varlığı, zenginliği niye birkaç aile bölüşüyor?” diyor. Çok doğru bir şey söylüyor. Aslında tam da Sedat Peker gibi insanları demokrasi ve hukuktan kendilerini âzâde kılıp, çete faaliyetleri yapan siyasal yapıları ortaya çıkaran düzenin adı bu. Bütün zenginliğin küçücük bir azınlık tarafından elde edilmesi, diğerlerinin sömürülmesi. O sömürü düzeni devamı etsin diye böyle çeteler, mafyalar ortaya çıkıyor. Ve doğru bir şey söylüyor. Burada patron halkın kendisi. Evet, ben toplumsal muhalefeti çok sessiz kalmakla eleştiriyorum. Korkmayı çok iyi anlıyorum; ama şu da bir gerçek ki şu an, toplumun güven duyacağı bir siyasal odak maalesef yok. Bu da bizim hatamız olsun.

Çakır: Sizin partiniz?

Şık: Büyük değil. İnsanlar güven duyuyor; ama mesela, TİP’le bağlantılı olarak biz şöyle bir şey yapacağız: Bir komisyon kurmaya karar verdik. Ben zaten meslekten biriyim. İyi de meslektaşlarım var. Hep birlikte bu iddiaları araştırıp, Meclis’in kurması gereken komisyonu –AKP-MHP oylarıyla reddedildiği için; çünkü düzenli olarak reddediliyor– biz kendimiz, içinde gazeteciler ve hukukçular olan bağımsız bir komisyon kuruyoruz. Onlarla birlikte bütün bu iddiaları araştırıp dört başı mâmur bir rapor hâline getirmeye çalışacağız. 

Çakır: Burada esas mesele: Sedat Peker, arı kovanına çomak sokmanın ötesinde, arı kovanını alıp yere çaldı. Ben şöyle görüyorum: Var olan iktidar savaşları içerisinde, Sedat Peker’in müdahalesi üzerine düşman olanların bazılarının barışmakta olduğunu, bazı yan yana duranların ayrışmakta olduğunu, bazılarının da, hemen olmasa bile olaydan kendini tamamen çekmeye çalışacaklarını düşünüyorum. Eğer iktidar bu kadar kötü durumda olmasaydı, Sedat Peker bu kadar meydan okuma cüretini bulamayabilirdi. Zaten batan bir geminin içerisinde hesap görmeye başlıyor. Sedat Peker’in peş peşe giren videoları ve bu videolara karşı cevap vermesi gerekenlerin çaresizliği ve yetersizliği üzerine, birçok insan, filmin bittiğini ya da bitmekte olduğunu görüp çekilecek.

Şık: Ama final sahnesi çok uzun sürebilir. Ben yakın gelecek için bir öngörüde bulunmanın doğru olmayacağını düşünüyorum, ama olursa da şaşırmam. Bu söylediğin analoji, aslında MHP ve Bahçeli’nin niye sessiz kaldığını da anlatıyor. Bahçeli topa 5 hafta sonra girdi. O da, Soylu ile ilgili bir tasarrufta bulunulacakken tavır koydu. Demek ki anlaşamamışlar. Ben Devlet Bahçeli ve MHP’nin sessizliğini, Sedat Peker’in iddialarının doğru olarak yorumlandığı için “sessizlik” diye yorumladım. Ne zaman ki Bahçeli topa girdi, Soylu’nun ipinin çekileceği anlaşıldığı zaman, “Bir durun bakalım’’ diye bir şans daha verdiler. Çok açık söyleyeyim, Soylu’yu kurtaran Habertürk yayınıdır. Programdaki gazeteci arkadaşlarımızı eleştirmek için bir şey söylemiyorum. Ben sosyal medya hesabımda da, “Soylu yara almadan kurtuldu, ama ağır yaralı olduğu bir gerçek” diye yazdım. Oradan yara almadığı için, ertesi gün Bahçeli topa girdi. Ben duyduklarımı da söyleyeyim. Yayının çarşamba günü yapılması teklif edildiğinde, “Benim için çok geç olur” diyor Soylu. Yani salı günü grup toplantısı var. Çarşamba günü de Recep Tayyip Erdoğan konuşacak. Ondan önce bir pozisyon alalım. Kafasında bir plan vardı ve onu da uyguladı. 2,5 -3 saate yakın konuştu. En çok konuşan gazeteci arkadaşımız 1,5 dakika konuşmuştu. Yani, Soylu burada kendini kurtardı.

MHP ve Bahçeli’nin sessizliğini, Alaattin Çakıcı’nın mektubunda da görüyoruz aslında. Oğlunun Ali Babacan’ı tehdit etmesi üzerine, yine saçma sapan bir mektup yayınladı. Mektubun 2. sayfasında, satır arasında söylediği şey şuydu ve ben bunu doğrudan Sedat Peker’e mesaj olarak okudum. Mafyanın büyük abisi, küçük olana sesleniyor: “Ya, haklısın, AKP’de sorunlar var; ama şimdi süreç uygun değil, bir susalım” demeye getirdi. Sedat Peker o mesajı almak istememiş ya da ciddiye almamış olacak ki konuşmaya devam ediyor. Çünkü Sedat Peker’in bir stratejisi, bir hedefi var. Bundan dolayı da, “Acaba yalnız mı?” sorusunu sürekli kendime soruyorum. Kendisi yalnız olduğunu iddia ediyor, ama ben o kanaatte değilim.

Çakır: Kim destek olabilir?

Şık: Hiçbir fikrim yok. Ama konuşmaların bütününe ve her videosunda birtakım ifşaların yanı sıra verdiği siyasî ve toplumsal mesajlara da baktığımızda, AKP sonrası oluşacak iktidar blokuna bir mesaj veriyor bence. Eğer AKP bir seçim sonucunda iktidarı kaybederse, bir iktidar olacak, ama Türkiye’de muhalefet kalmayacak. Çünkü bütün muhalefet iktidarda olacak. Denklem, AKP’ye karşı bir blok olarak kuruluyor ya. Dolayısıyla, o iktidarın içerisinde demokrat Müslümanlar da var, solcular ve sosyalistler de var; Kürt hareketi var; milliyetçiler, sosyal-demokratlar, AKP’den kopanlar da var. Herkes var. Sedat Peker hepsinin toplamına bir şey söylüyor. Mesela, bugünkü videoda Kürt meselesine dâir söyledikleri bence çok kıymetli. Şu açıdan çok kıymetli: Sedat Peker’in kendi siyasal pozisyonuna ve peşinden gelenlere baktığımızda… Kürtlere bakış açısını da, “Onlar düşmandı bizim için. Ama bize böyle bellettiler. Kutsal devlet dediğimiz şey, aslında kutsalı çalan devlet. Orada bir problem var” diye kendi özetliyor. Bence o, tabanda bir kırılmaya işaret edecek. Şöyle düşün: Hrant Dink’i öldürenler, tetiği çeken Ogün Samast gibi lümpenler, bu yayından etkilenecek, bunu gayet iyi biliyorum.

Çakır: Kesinlikle. 

Şık: Sedat Peker, “Abdullah Öcalan yakalandı. Herkes üzerine benzin döküp kendini yakmaya başladı. Ben kafama sıkarım, ama kendimi yakamam abi” diyor. Orada “Öcalan’ın toplumsal karşılığı da var” demek aslında. Kendisi bu yayını izlerse –ki muhtemelen izleyeceğini de düşünüyorum– bu söylediğimi reddedecektir. Ama öyle bir metin okuması yapabiliriz. O açıdan baktığımızda, bunlar iyi kırılmalardır.

Çakır: Bir de çok ilginç bir şey daha var: Kürt meselesine değinmesini anlarım da, Alevî sorununu sürekli vurguluyor olmasını…

Şık: Neden? Ben o konuda biraz endişeyle yaklaşıyorum. 

Çakır: Nasıl?

Şık: Bir provokasyona mâruz kalabilir Alevîler. Ben orada biraz endişeli bir okuma yapıyorum. Evet, orada yine benzer bir okuma yapabiliriz. Ama bu iktidarın, ayakta kalabilmek için her türlü karanlık işi yapabileceğini anlatan bir yapının içinden çıkmış biri var; herkesin tetikte olması gerekiyor. 90’lara vurgu yapması, Mehmet Ağar’a vurgu yapması boşuna değil. Kutlu Adalı’nın ve Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden Savaş Buldan’ların katledilmesine kadar uzanan süreçteki kendi rolünü ve devletin fâil olması gerçeğini ifşâ etmesi boşuna değil. Bence orada herkesin çok dikkatli olması gerekiyor.

Çakır: Evet, bu anlamıyla çok önemli. Çok spekülatif bir şey söyleyeceğim: Muhalefette bir siyasetçi, ama güvenlik bürokrasisini çok bilen birisi, bana, Devlet Bahçeli’nin aslında Soylu’ya sahip çıkmayacağını ama Erdoğan’ın rica ettiğini söyledi.

Şık: Böyle yorumlar okuyorum. Aslında bunu Murat Yetkin de yazdı, ama ben onun yazdığına katılmıyorum doğrusu. Erdoğan’ın, kendi yapısı içindeki muhalifleri temizlemenin aracı olarak kullandığı anlamına gelen bir şey söyledi; ama Erdoğan bu kadar riskli biçimde yapmaz bunu. Bir de, Erdoğan birinin üstünü çizmek istiyorsa çizer. Çünkü öyle bir güç odağı orası. Kimse de bunu tartışmaz. Ama söylediğim bu şey, AKP’nin içerisinde çok fazla sayıda güç odağı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Her güç odağı da, hem pozisyonunu korumak hem de daha güçlü pozisyon elde etmek üzere hareket ediyorlar. Son 1 haftada hem Bloomberg’e hem BBC’ye demeç veren “üst düzey AKP’liler” dedikleri, aslında AKP içerisindeki çeşitli güç odaklarının temsilcileri. Onlar da pozisyon alıyorlar.

Çakır: Süleyman Soylu bundan çok rahatsız olmuş.

Şık: Ben bunu Meclis’te, AKP içerisinden duydum. Açıkça, “ ‘Süleyman Soylu gitmeli’ diye yüz yüze konuşuluyor” dediler. Ben Tele1’de Hakan Aksay’a “AKP’nin durumu gerçekten Meksika açmazı” dedim. Tarantino’nun gerilim kurma yöntemidir ya bu; ikiden fazla kişi, herkes birbirine silah doğrultmuştur. AKP şu an o Meksika açmazını yaşıyor. Soylu’yu azlederlerse, o da Sedat Peker gibi gidip video yayınlar mı diye korkuyorlar. Çünkü bulunduğu makam, her türlü bilgiye erişimin olduğu bir makam. Çünkü AKP’yi bir arada tutan zamkın adı suç. Herkes suça bulaşmış durumda. Bir: Ondan korkuyorlar. İki: “Yerinde tutarsak, Soylu’nun ne yaptığını da bilmiyoruz ya, –varsa eğer– ona dâir bir ifşâ videosu gelir ve bizim iktidarımız bir yara alır mı?” diye bir açmaz içindeler. Ama Bahçeli topa girince, Erdoğan Soylu’yu çizemedi. Ama bu, Soylu’nun gitmeyeceği anlamına gelmiyor. Çünkü Anadolu Ajansı’nın servisten kaldırıp yeniden koyduğu “Sedat Peker’e koruma” haberi,  bize bunu söylüyor. Pelikan çatışmasından dolayı Mustafa Çalışkan’la bir hasımlık durumu olduğu doğru. Herkes, hedefin Mustafa Çalışkan olduğunu sandı. Zaten, kendisi de Cumhuriyet gazetesi aracılığıyla yanıt verdi. Sadece Mustafa Çalışkan değil. Yayından kaldırılıp tekrar konulan o belgenin altında, o dönemin İstanbul Valisi Vasip Şahin’in ve İstanbul İl Emniyet Müdürü Selami Altınok’un isimleri var. Bence mesaj onlara. Çünkü eğer İçişleri Bakanı değişirse, bu iki isimden birinin bakan olacağı konuşuluyordu. Ankara dedikodusu bu. Dolayısıyla rakiplerini elemeye çalışıyor.

Çakır: Sedat Peker’in, videonun sonunda kendisini sevenlere yönelik söylediği, “Sokağa çıkmayın, uzak durun” demesi çok kişinin kafasını karıştırdı. Bu ne olabilir?

Şık: Kendi açıklamazsa bunun ne anlama geleceği ile ilgili her şey spekülasyon olur. Ama doğru da olmayabilir, kendisine öyle mesajlar gidiyor olabilir. Türkiye’nin birçok yerinden çok sayıda polisin, Sedat Peker’e istihbarat akıttığını biliyorum. Çünkü bunlar suç ilişkisine bulaşmamış ya da bulaşanı varsa canı yanmış, teşkilatın içerisindeki birtakım insanlar. Ama ben ağırlıklı olarak dürüst polisler olduğunu düşünüyorum. Buradan da çağrı yapayım kendilerine. Ellerinde bilgi belge varsa, göndersinler. Bu ülkede bunu yayınlayacak, gazeteciler ve mecra var. Bilgileri Sedat Peker’e akıtıyorlar. Polis teşkilatından gidiyor bunlar. Bunu biliyorum. Bu demektir ki, Sedat Peker’in bir karşılığı var. Ya da, bu iktidara karşı öfkenin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Ses çıkaramayacak pozisyonda olanların, anlatan birine bilgi belge göndermesiyle birtakım şeyler anlatılıyor. İkincisi, Sedat Peker’e, “Başına bir şey gelirse senin için sokağa çıkacağız” gibi mesajlar da gidiyor olabilir. Belki öyle bir mesaj geldiyse, ona yanıt vermiş olabilir. Ama ben şu aşamada, Sedat Peker’i savunmak üzere herhangi birinin sokağa çıkacağını düşünmüyorum; bunu yapmazlar. Doğru da olmayacağını düşünüyorum.

Çakır: Sedat Peker, 9. videonun, “Tayyip Abi”yle, Erdoğan’la baş başa bir helâlleşme videosu olacağını söyledi. Yine bir pazar sabahımızı mahvetmeyi düşünüyor muhtemelen.

Şık: Artık seriye bağladı. Pazar sabahları 07:30. Bulunduğu yer Birleşik Arap Emirlikleri. Orada saat 08.30.

Çakır: Ben bu videonun olmama ihtimali olduğunu düşünüyorum.

Şık: Ben düşünmüyorum. Herkes “Sedat Peker pazarlık yapıyor. Her yayında birilerine mesaj gönderiyor. Perde arkasında pazarlık mı yapıyor?” yorumunu yapıyor. Açıkçası, ben de videolar ilk çıktığında, “Pazarlık mı yapıyor?” kuşkusuna kapıldım. Ama çıtayı giderek yükseltti. Şöyle bir şey söyleyeceğim: İkinci ya da üçüncü videoda, bir an için elindeki kâğıdı yukarı doğru kaldırdı ve indirdi. Ben onun ekran görüntüsünü aldım ve ne yazdığını görmek için büyüttüm. 5. maddede, “Suriye’ye giden silahlar” ve altında “Serdar Ekşi” ismi yazıyordu. Serdar Ekşi kim? Serdar Ekşioğlu’ndan bahsediyor. O videoda, aslında Recep Tayyip Erdoğan’a ve Suriye meselesine bir atıf vardı. Serdar Ekşioğlu, Erdoğan’la hısım.  İnternette araştırdığınızda, Serdar Ekşioğlu Suriye’ye yardım gönderen isimlerden biri olarak görünüyor.

Çakır: Evet, fotoğrafları gördüm.

Şık: Yani o câmiada bilinen bir isim. O videoda aslında Erdoğan’a mesaj verilmiştir: “Suriye meselesinde senin canını acıtırım. Serdar Ekşioğlu’nu da biliyorum” mesajı. Sedat Peker’in tuttuğu kâğıtta Serdar Ekşioğlu (şahit) yazılıydı. Demek ki “Seninle ilgili bir şeyler biliyorum. Canımı sıkma, anlatırım” mesajı veriyordu. Bence, geçen çarşamba günü Erdoğan konuşmasaydı, bu videoda Erdoğan’dan bahsetmeyecekti. Kendisiyle muhataplık kurup yanıt verene kadar kimseye bir şey söylemiyor anlattıklarının içerisinde. Soylu sürekli konuştuğu için, Soylu’yla devam edecekti. Sayın Cumhurbaşkanı yanıt verince, Sedat Peker’in tuzağına düşmüş oldu. Bir sonraki videoda Suriye meselesi üzerine konuşacak. Bugün de söyledi zaten: “Benden yardım tırları göndermem istendi. Ben birkaç tır gönderdim. Gönderdiğim kadar da başkalarının tırı gitti. Peki, ne gitti oraya?

Çakır: El-Nusra’ya gittiğini söyledi ya.

Şık: Ben bu meseleyi 2015-2016’da araştırıyordum. Zaten o yüzden hedef oldum. Cumhuriyet gazetesi komplosundaki tutuklanma nedenim tamamen bununla ilgili. Çünkü o dönem MİT’te çalışan bir adam, beni aradı ve tehdit etti. Ben bu konuyu araştırıyordum. O dönemde Cumhuriyet gazetesi görüntüleri yayınladı. Ama bilgide bir hata vardı; sosyal medya hesabından “IŞİD’e giden silahlar” diye yayınladı. Ben de “IŞİD demeyin, çünkü doğru değil” dedim. Suriye’ye giden silah yardım meselesinde şöyle bir şey var: Suriye’de karmaşık bir yapı var. Herkes cihadcı. Silahlı 3 kişi oluyorsun, kendine bir isim uydurup örgüt oluyorsun. Ama mesela, kendi grubundan ayrılıp, diğer gruba biat edince de yer değiştirmeler oluyor. O dönem giden silahlar, El-Kaide’ye gidiyordu. El-Kaide ile IŞİD arasındaki fark, siyahın ton farkıdır — bu kadar. Israrla IŞİD denmesinin nedeni, dünyanın nefret ettiği bir örgüt olduğu için, politik bir karşılığı var. El-Nusra ondan daha mı masum? Evet, o silahlar, El-Nusra’ya, El-Kaide’ye gitti. El-Nusra, El-Kaide’nin Suriye koludur. Ve Türkiye üzerinden oraya silah gitti. Cihadcılar tedavi edildi, para gönderildi ve her türlü lojistik destek sağlandı. Sedat Peker gibi insanların yaptığı yardım tırlarıyla da gitti, onun arkasına takılan ve göremediğimiz tırlarla da gitti. Bu, uluslararası bir suçtur. Sedat Peker de, “Bunu anlatacağım” diyor. Erdoğan’a da, “Canını oradan yakarım” mesajını veriyor. “Sizi dünyada birinci haber yapacağım” diyordu ya videoda, eh işte budur.

Çakır: Daha önceki videoda arkadaki beyaz tahtada İran yazıyordu. Bugünkü videoda zarflardan birinin üzerinde de İran yazıyor.

Şık: Evet. Zarfların sayısı bir azalıyor bir artıyor. 

Çakır: Belli ki elindeki heybede bir İran turbu var. Hemen akla Zarrab meselesi geliyor ama, bilemedim.

Şık: Bence bir kaçakçılık meselesi var orada. Daha önceki videolara baktığımızda, kokainle bağ kurulması filan. Emniyet raporlarına göre Türkiye’de yakalanan yıllık kokain ortalaması 1,5 ton. Sadece Kolombiya’da bir sevkiyatta 5 ton yakalanıyor. Bu yakalanamayanın ne kadar büyük olduğunu anlatıyor bize. 5 ton demek, piyasa değeri, 500 milyonla 1 milyar dolar arasında bir şeydir. Saflığını bozmazlarsa 500 milyon dolar, bozarlarsa 1 milyar dolara kadar çıkabilir. Bu, bir sevkiyatta olan şey. Bu var. İran’la bağ kurduğumuz Rıza Zarrab meselesi var. Oradaki S ve D harfleri, bir kişiyi mi simgeliyor, kişileri mi simgeliyor, bir olayı mı simgeliyor bilemiyorum. Ben ilk okuduğumda, “S harfi Suriye, D harfi DAEŞ olabilir mi?” diye düşündüm, ama İran’la bağını kuramadım. Bir yandan İran, Suriye’deki iç savaşta denklemin içinde. Bence orada iki ayrı kişiyi niteliyor, ama kimdir henüz çözebilmiş değilim; kafa yormaya çalışıyorum. Anlatırsa bileceğiz. Doğru mudur onu da bağımsız bir araştırmayla bileceğiz. 

Çakır: Bir toparlarsak, sonuçta yeraltı dünyasının bir ismi, muhtemelen kişisel ya da bir çıkarıyla ilgili veya bir iktidar savaşının sonucunda birtakım ifşâlarda bulunuyor. Kendini de, kardeşini de, akrabalarını da işin içine katıyor. Biz de bunlar üzerine düşünüp konuşuyoruz, birileri de siyaset yapıyor. Bu anlatılanlar “doğru mu?” tartışması var. Özellikle iktidar yanlıları, “Mafyacıya mı düştünüz?” tavrındalar. Halbuki düne kadar kullandıkları bir kişi bu.

Şık: Bu sorunun yanıtı kendilerinde. Meclis’te kurulacak araştırma komisyonunu neden reddediyorlar o zaman? AKP eğer temizse, bir öncelik yapsın ve “Biz Meclis’te bir Araştırma Komisyonu kuralım. Türkiye’de, muhalefetin de dâhil olduğu, gerçekten bağımsız ve tarafsızlığına gölge düşmeyecek savcılardan oluşan bir hukuk heyeti ile bu iddialar soruşturulsun” desin. Onların deyimiyle, “Abdestinizden şüpheniz yoksa namazınızdan da şüphe etmezsiniz.” Tamam, buyurun size fırsat; kuralım komisyonu. Ama kendilerinin belirlediği savcılarla değil, Anayasa Mahkemesi üyeleri yapılanlar gibi değil. Ya da, beğenmediği kararları, “Ben böyle istemiştim” deyip başka yere naklettikleri gibi de değil. Birtakım komplo davalarında rol aldıktan sonra terfi ettirdiklerinden de bahsetmiyorum. Muhalefetin de adaylarına yer verileceği, eşit dağılımlı, gerçekten tarafsızlığından ve bağımsızlığından, hukuk normlarından uzaklaşmayacağından emin olacağımız hâkim ve savcılarla bu işi araştıralım. Böyle insanlar var Türkiye’de. Meclis’te de bir komisyon kurulsun, işin siyasî yanını ve iddiaları araştırsın. AKP kendine güveniyorsa, AKP bir suç örgütü değil ise, AKP Sedat Peker’in iddialarının yalan olduğunda ısrarcıysa, buyursun bunun yolunu açsın. Çünkü Meclis’te aritmetik güç onlarda. Ama bunu yapmıyor. Bu, ciddiye almamak değil. Ciddiye almıyorsanız, Murat Sancak’ından Soylu’suna, Cumhurbaşkanı’ndan iktidar ortağı Devlet Bahçeli’ye kadar, yanıt vermek için niye sıraya giriyorsunuz? Muhatap alıyorsunuz ki yanıt veriyorsunuz. Hakaret ederek de olsa muhatap alıyorsunuz.

Çakır: Hakaret deyince, Sedat Peker’in hakaretlerinin yanında diğerleri… Özellikle Süleyman Soylu için söyledikleri çok acayip. 

Şık: Mesela bugünkü videoda Süleyman Soylu için, “Türkiye’deki bütün holdinglerin, şirketlerin sigorta işi sende” diyor. Bunu daha önce Çiğdem Toker de yazmıştı; Türk Hava Yolları’nın sigorta işi onun şirketindeymiş. Bir kere burada bir ahlâkî sıkıntı yok mu?

Çakır: Var tabii.

Şık: Bunu AKP için kuruyorsak, zaten olmaz. Çünkü bahsedeceğimiz değerlerin yanından yöresinden geçen bir siyasal yapı değil. Türkiye’nin güvenlik bürokrasisinin başındaki bakan, kendi sigorta şirketi üzerinden şirketlere sigorta poliçesi imzalatıyor. Bu, “Para vermezsen çizerim arabanı!” diyen değnekçilere benziyor. Bir İçişleri Bakanı otopark değnekçisi gibi mi davranacak? “Benim şirketimle çalışmazsan arabanı çizerim” demektir bu. Hem ahlâkî olarak problemli, hem de meslekî olarak problemli. Gelin, buradan başlayalım araştırmaya. Soylu gibi birisinin, bu kadar iddia sonunda hâlâ yerinde kalması… Süleyman Soylu, Silivri Emniyet Müdürü’nün intiharında sorumlu olduğunu aslında Habertürk yayınında itiraf etti. Bu kadar, bitmiştir. Bir insan, bir tarafta Bakan bir tarafta Emniyet Müdürü ile, bir iktidar çekişmesinin aracı hâline getirilmeye çalışıldığı için intihar etti. Bir insan canından bahsediyoruz. Hiç mi kıymeti yok? Devletten daha mı az kutsal bir insanın hayatı; bunun yanıtını versinler. Ailesi var bu adamın, geride bıraktıkları var. Genç yaşta intihar etti. Neden? Emniyet Müdürü ile Bakan çekişiyor; ikisi de bir şey söylüyor. İkisinin arasında kalınca da intihar ediyor. Bu kadar. Hakan Çalışkan meselesinde Süleyman Soylu’nun sorumluluğu vardır. Bence, Mustafa Çalışkan’ın da vardır. İddiaya göre, Süleyman Soylu’nun koruma müdürü Mustafa Çalışkan’ı arayıp, “Bu adamı serbest bırakacaksın” diyor. Mustafa Çalışkan da, “Hayır. Sen hukuka uyacaksın” diyor. Ama “Hukuka uyacaksın” derken, orada da siyasî bir çatışmanın ürünü olarak bunu söylüyor. 

Çakır: Birtakım isimler var ortada: Mehmet Ağar, Pelikan, Berat Albayrak, Süleyman Soylu, Kıbrıs’taki Halil Falyalı. Olay, bir yandan da Alaattin Çakıcı, MHP… Böyle acayip bir tablonun içindeyiz. Türkiye’de tek adam yönetimi var derken, birdenbire, bir arı kovanının içinde olduğumuzu gördük.

Şık: O arı kovanına dâir çok güzel bir tanımlama yapardım ama… şimdi burayı hedef haline getirmeyeyim. 

Çakır: Yok, getirme. Bütün bu olanların yanında, bir de, iktidarın önünü görememesi var: ekonomik kriz, giderek artan yoksulluk, artan döviz kurları, işsizlik… Yakın vâdede nasıl bir gelişme bekliyorsun?

Şık: Sonuçta bu son süreç AKP’yi yaraladı. Zaten yaralıydı. Ama ben “İlk seçimde gidiyorlar” gibi bir sayıklamanın peşinden gitmemek gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar kendine şunu sormalı: İktidarın 2 ortağı var: AKP ve MHP. MHP Çakıcı’ya niçin sahip çıkıyor? Ya da geçtiğimiz günlerde Kürşat Yılmaz neden hapisten çıkarıldı? Veya bu iktidar, mafyacı olduğunu bildiğimiz insanlarla neden bu kadar iş tutuyor? Bunlardan birisi de Sedat Peker’miş, anlatıyor işte. Şunu söylemeye çalışıyorum: Olası bir seçimde, sandık güvenliğini kimlerin tehlikeye düşüreceğine dâir, insanların biraz kafa yorması gerektiğini düşünüyorum. Çakıcı’nın, Peker’in, iktidarla yan yana olan mafyanın, nerede sandıklara kritik müdahale edebileceğini bir yere not etmek gerekiyor. Bu, bir.  

İkincisi, seçimle gidebiliyorlarsa, buyurun seçime gidelim. Ama AKP bu şartlarda seçime gitmez. Seçime sadece AKP istediği zaman gideriz. Zaten onun da yapı taşlarını örüyor. Siyasî Partiler Yasası’nı değiştirmeye çalışıyor. Seçim Yasası değişecek. Birtakım yeni kriterler getirmeye çalışıyor. Yani, en az hasarla çıkabileceği bir seçim organizasyonunu yapıyor. Ona rağmen kaybederse ben sadece şu hatırlatmada bulunayım: 7 Haziran seçimi nasıl iptal edildiyse… — ki İstanbul seçimini iptal etmeye çalıştıklarında da gördük bunu; ama kendi tabanından doğru nabzı alamadıkları için bence vazgeçtiler. O arada da zaten Belediye’nin yolsuzluk evraklarını yok edecek bir zaman kazanma hamlesiydi. Biz bunu yaşadık. 7 Haziran 2015, iptal edilmiş bir seçimdir. İstanbul seçiminde denediler, bir sonraki seçimde neden olmasın? Ben, biraz kritik bir süreç yaşayacağımızı düşünüyorum. Herkes korkarak, “Bunlar malımıza çöker, canımıza çöker, paramiliter örgütlerini kurdular” filan diyor. Ama Türkiye’de silahlı bürokrasinin en büyük gücü ordu. Sanılanın aksine, ordunun tamamının bu iktidarın yanında olduğunu düşünmüyorum. Politik olarak birtakım kazançları olabilir. İçerisinde, AKP-MHP seçmeni olan çok ağırlıklı bir kitle olabilir. Ama ordunun üst kimliği NATO’culuktur. NATO, “Siz bu iktidarın yanında saf tutun” derse, evet, o da orada, onun yanında saf tutar. Bu kadar. Ama ben şu andan doğru bir değerlendirme yapıyorum. Niceliksel olarak daha çok silaha sahip olan ordunun –bunun içerisine Polis Teşkilatı’nı da katıyorum– bu iktidarın yanında durmayacağını düşünüyorum. Öyle olunca işin rengi değişir. 

Çakır: Yani yasal yolla…

Şık: “Malımıza çökecekler, kapımıza dayanacaklar” diyorlar ya? İşte İstanbul seçimi oldu, sadece ağlarken video yayınladılar. Bu kadar.

Çakır: Sedat Peker ilk videolarına başladığı andan itibaren, herkes, bir şekilde bu videoların kesileceğini düşündü.

Şık: Çok ilginç değil mi?

Çakır: Evet.

Şık: Neden engellemiyorlar?

Çakır: Neden?

Şık: Demek ki, AKP’deki iktidar savaşı açısından birilerinin işine geliyor bu videolar. Soylu, orada bir gücü temsil ediyor. Kendilerine “Cihannümâcılar” denen Milli Görüş kökenliler ayrı bir güç odağı. Sadece menfaati için orada olanlar başka bir güç odağı. Pelikan ekibi var. Yani, birkaç parçalı bir yapı. Herkes rakip azaltıyor. Ruhsar Pekcan’ın Ticaret Bakanlığı’ndan alınması bir tesadüf müydü? Ben iddia ediyorum, Ruhsar Pekcan’ın kendi bakanlığını dolandırdığının belgesi, AKP’liler tarafından dışarıya sızdırıldı. Bu, gerçekten böyle; bunu yapıyorlar. Çünkü adam eksiltiyorlar. Şimdi o bakanlığın el değiştirmesi, birilerinin güçlenmesi anlamına geliyor. Mehmet Muş’un Ticaret Bakanı olmasını, Beraat Albayrak’ın Kabine’ye girmesi olarak yorumlamanız lâzım. Zamanında Red Hack’in sızdırdığı Berat Albayrak’ın e-postalarında görülen Mehmet Muş yazışmalarına baksınlar; Berat Albayrak’la arasındaki samimiyeti, saygıyı görürler. Mesela şöyle bir e-postası var: “Abi, çok özür dilerim. Dünkü mailimde, sehven sadece isminizi yazmışım. Abi, tamamen yanlışlıkla olmuş, tekrar çok özür dilerim.” Bir önce gönderdiği e-postanın başında sadece “Berat” yazmış, onun için özür dileyen e-postası var Mehmet Muş’un. Muhtemelen aynı yaştalar.  

Red Hack deyince aklıma geldi. Sedat Peker’in son videosunda anlattığı, Suriye, Libya, ticaret filan gibi alengirli yerlerden para kazanma işini, Red Hack’in sızdırdığı Berat Albayrak e-postalarında gördük. Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin petrollerini taşıma işinin, “Powertrans” isimli bir şirket tarafından yapıldığı yazılıydı. O şirket, Çalık Holding’in. Çalık Holding’in olduğunu nereden biliyoruz? Berat Albayrak’ın e-postalarından. Çünkü Berat Albayrak, işçilere dağıtılacak gündelik yemeklere kadar karışan talimatlar veriyor o zamana dâir. Peki, Berat Albayrak o zaman hangi görevde? Enerji Bakanı. Enerji Bakanı olarak, bir enerji şirketinin işine dâhil olmak konusunda bir ahlâkî sorun var mı, yok mu?

Burada Tolga Tanış’ın birkaç yıl önce yazdığı Potus ve Beyefendi kitabına da referans yapayım. Okumayan varsa, mutlaka alsınlar. O kitapta, Tolga Tanış, bizatihi bölgeye giderek yaptığı görüşmelere dayanarak, 100 sayfadan fazla, bu ilişkileri anlatır. Berat Albayrak’ın Enerji Bakanı olduğu dönemde, bu legal görünümlü illegal ticaretteki rolüne dâir bir dolu şey anlatıyor. Hatta çok iyi hatırlıyorum, Tolga’ya dava açmışlardı. Tolga da, “Çok sevindim. Nihayet, iddia ettiğim şeylerin belgesini mahkemede görebileceğiz” diye bir ileti paylaşmıştı. Berat Albayrak davasını geri çekti.

Burada çok kıymetli bir şey söyledi. Kıymet verdiğimiz şey, bizim yıllardır savunageldiğimiz şey: “Siz bir yerde illegal bir iş yapmak istiyorsanız, bunun içerisine uyuşturucu kaçakçılığı da girer, silah ticareti de girer, her türlü alengirli iş girer. Önce çatışma çıkartırsınız.” Türkiye’de 40 yıldır bir çatışma bölgesi var. Oradan doğru bir sürü iş yapılıyor. Zaten, Türkiye kamuoyunun önüne serilen, bizim de daha önce iddia ettiğimiz şeyler, tamamen o savaşla bağlantılı olan işler. Eh, şimdi Libya’da da, Suriye’de de savaş var. Suriye’de, bir “Suriye petrolleri” meselesi var ve “DAEŞ petrolleri”, “IŞİD petrolleri” diye bir olgu var. Herkes buna dâhil oldu. Suriye ile 910 km sınırı olan Türkiye’nin, o petrollerin satışında rolü olmayacağını mı düşüneceğiz? Bence var. Bunu Rusya da bir iddia olarak dile getirdi ve zaman zaman sadece bir politik pazarlık mevzuu olarak öne çıkartıyor. Ama bence kaydı kuydu var. Çünkü o savaşta Suriye’nin parçalanmasında herkes kirli. Ben sadece Recep Tayyip Erdoğan ve iktidarını suçlamıyorum. İşin içinde Amerika da var, Avrupa da var. Ama ben Türkiye’de yaşayan bir yurttaş olarak, Türkiyeli bir gazeteci olarak, bu ülkenin iktidarının ve insanlarının yaptığı kiri teşhir etmekte kendimi sorumlu hissediyorum. Çünkü bizim, gelecekte yaşayacak insanlara verilmiş bir sözümüz var; iyi bir Türkiye’de yaşasınlar istiyoruz. Hepsi bu.

Çakır: Son bir konuyla bitirelim. Bir izleyicimiz şöyle bir e-posta atmış. Meâlen aktarıyorum: “Sedat Peker’in bu ifşâlarıyla, bu kadar büyük olaylar olurken, o dönemleri bizzat yaşamış Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan gibi AKP’den ayrılmış isimler de böyle şeyler söylese, çok şey değişmez mi?” Mesela en son, Süleyman Soylu’nun kendisini hedef alması üzerine, Ahmet Davutoğlu açık açık, “Bana şu şu şu isimler komplo yaptı” dedi. Geçen gün de şöyle bir açıklama yaptı: “Berat Albayrak, cahilin ta kendisidir. Zaten bu yüzden ekonomi battı. Soylu da güvenlik cahilidir. Kendisi de, ‘Bir güvenlik makalesi okumadan görevi aldım’ dedi”. Söz konusu olan bu yardımlar döneminin büyük bir kısmında, Ahmet Davutoğlu başbakandı. 

Şık: Evet. “Öfkeli çocuklar” diyordu.

Çakır: Gerçekten her türlü kopuşu yaşamış olmalarına rağmen, hâlâ konuşmuyorlar.

Şık: Orada şöyle bir sıkıntı var: O insanlar için Sedat Peker’in pozisyonu, hâlâ mahalleden. Yani, mahalleden biri konuşuyor. Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül, Ali Babacan gibi isimler ise, AKP-MHP tabanı nezdinde “hain”. Yanlış anlaşılmaması için özellikle tırnak içinde kullanıyorum bu kelimeyi. Dolayısıyla, onların söylediğinin ciddiye alınır bir yanı yok. Böyle bakıyorlar konuya. Ama bizler nezdinde ciddiye alınabilir. Bunu şöyle bir örnekle de anlatacağım. Biz Davutoğlu ve Babacan’ı nerede görüyoruz? Sürekli Tele1’de, Halk Tv’de görüyoruz. Buradan da kendilerine bir uyarı yapayım: Hata ediyorlar. Zaten oyunun rengi belli olan insanların izlediği bir televizyona çıkarmak, o insanları kendi mahalleleri nezdinde –ki muhalefet için kıymetli yanı, AKP’den oy koparmaktır– “hain” pozisyonuna düşürüyor. Bir de, oradaki nefreti büyütüyor. Dolayısıyla, bence oraya çıkmasınlar. Kendilerine bir YouTube kanalı açsın, ne diyeceklerse orada söylesinler. 

İkincisi: Bunu sıklıkla Ahmet Davutoğlu yapıyor. Ali Babacan ekibi, ilginç bir biçimde bu topa hiç girmiyor — ki Abdullah Gül gibi birisi var orada, AKP’nin kurucusu, “Kardeşim Abdullah”. Her şeye vâkıf her türlü pisliği bilen. Ama konuşmuyorlar. Ahmet Davutoğlu da, bu son yayına kadar sadece aba altından sopa gösteriyordu. Belgesi bilgisi var, çıkartsa ya ortaya. Eğer yoksa zaten, kayıt almadıysa, bence iyi ki başbakanlığa devam etmemiş. Kendi politik geleceğin için bile onun bir örneğini tutarsın — ki ben var olduğuna inanıyorum. Ama bunu anlatmıyor. Bu da, oradan kopan muhalefetin, Türkiye’nin toplumsal muhalefeti için bir şans ama Türkiye’nin geleceği için bir risk olduğunun kanıtıdır. Çünkü dertleri, “sopayı tutan el” olmaya, sistemin sahibi olmaya devam etmek. Türkiye’nin geleceği ile, Sedat Peker’in dediği gibi “Temiz toplum”la ilgili bir inançları yok. Varsa buyursunlar açıklasınlar. Ahmet Davutoğlu, 7 Haziran-1 Kasım 205 arası, o savaş konseptini, Türkiye’nin girdiği kan banyosundaki rolünü anlatsın. Sedat Peker’e bırakmasın. Mesela bugün o videoda, “Ben anlatırsam iş karışır” diyor. Danıştay Saldırısı’na atıf yapıyor. Çünkü Alparslan Aslan bunların tarlasında büyümüş bir adam. Bunların hepsi, AKP’nin Cemaat’le iş tuttuğu dönem. Hepsine dâir bir bilgisi var. Ahmet Davutoğlu gelsin Medyascope’ta anlatsın. Burası açıktır ona. Çıkabileceği başka bir mecra, yayın yok. Neler yaşandığını burada anlatsın. Biz 7 Haziran-1 Kasım arasında, o kan banyosuna neden girdik? Bu ülkenin yoksul çocukları neden öldürüldü? 3 ayrı katliamda, yüzlerce insan nasıl katledildi? Gelsin, bunları bize anlatsın. Ama anlatmazlar. O yüzden, Sedat Peker daha itibarlı bir yerde duruyor.

Çakır: Bu, iyi bir final cümlesi oldu. Ahmet, çok teşekkür ederim.

Şık: Ben teşekkür ederim. 

Çakır: Ahmet Şık’la, Sedat Peker videoları sonrası Türkiye’yi konuştuk. Çok güzel bir yayın oldu. Kendisine teşekkür ediyoruz. Size de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi akşamlar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus