Sedat Peker’in sekizinci videosu: Sıra nihayet Suriye’ye geldi ve çıta iyice yükseldi

Sedat Peker, bu sabah 7. 30’da yayınladığı Fırtınalarla büyüyen fidanlar rüzgarlarla yıkılmazlar başlıklı sekizinci videosunda, daha önceden işaretlerini vermiş olduğu Suriye konusunda önemli iddialar ortaya attı ve çıtayı iyice yükseltti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisini tercih etmemesinden duyduğu rahatsızlığı yumuşak bir dille ifade eden Peker, bir sonraki videoda onu ele alacağını belirterek beklentiyi yine yüksek tutmayı becerdi.

Yayına hazırlayan: Sara Balıkçı

Merhaba iyi günler, iyi pazarlar. Evet, bir pazar günümüz vardı, onu da Sedat Peker birkaç haftadır bayağı ele geçirmiş durumda. En son geçen pazar evden yapmıştım, ama bu sefer önceden duyurduğu bu videoyu stüdyoda yorumlamaya karar verdim. Onun kâğıtları varsa, benim de kâğıtlarım var, notlarım var. Benim izlerken aldığım notlar, öne çıkardığım başlıklar ve muhabir arkadaşımız Zeynep Timurlenk’in baştan sona izleyip çıkardığı bir tür hızlı transkript, deşifreler var. Bayağı bir malzeme var ve bu malzemeden hareketle sekizinci videoyu değerlendirmek istiyorum. Gerçekten, adım adım tırmandırıyor. Bir de şöyle bakınca: İlk videosu 6 700 000 kez izlenmiş, sonra 6 000 000, sonra 5 800 000, sonra 7 000 000, sonra 8 000 000, altıncı video 10 milyonun eşiğine gelmiş, yedinci video da 16 milyonun. Bu yayına girmeden önce baktığımda, bugünkü 3 milyonun yakınındaydı. Youtube bazen rakamları daha sonradan veriyor. Tahminim, şu âna kadar 5 milyon civarında izlenmiştir.

Herhalde bu video rekor kıracak; zira burada birçok beklenti vardı. Öncelikle beklenti salı günü Bahçeli’nin çarşamba günü de Erdoğan’ın Süleyman Soylu’ya sahip çıkması ve Peker’i karşılarına almaları nedeniyle, bir de Süleyman Soylu’nun meşhur Habertürk yayını nedeniyle Sedat Peker’in ne diyeceği merakla bekleniyordu. Hatta, bazıları yeni video olmayabileceğini bile düşündüler, ama yaptı. Duyurmuştu, yaptı. Kollar koparmaktan, eller koparmaktan bahsetti. Kopardı mı çok emin değilim, ama başlarda dediğim gibi çıtayı iyice yükseltti. 

Şimdi, çarşamba günü Erdoğan’ın açıklamalarıyla beraber şu soruyu sormuştum: Bundan sonra Sedat Peker ne yapar? Birkaç seçenek vardı. Birincisi: Tamamen keser. İkinci seçenek: Hiçbir şey olmamış gibi eski minvalde gider. Üçüncü seçenek: Erdoğan’ı da doğrudan karşısına alır, yani “Reis iyi çevresi kötü” söylemini bırakır diye — buna az ihtimal verdiğimi söylemiştim. İkinci ihtimal, yani eskisi gibi, pek bir şey olmamış gibi devam etmesinin daha yüksek ihtimal olduğunu söylemiştim. Şimdi bu videoya bakınca, iki buçukuncu bir ihtimal varmış. Eskisi gibi gidiyor, ama Erdoğan’ı da karşısına alıyor. Bu videoda Erdoğan’ı doğrudan suçlayan, ama doğrudanmış gibi yapmadığı, fakat doğrudan ucu Erdoğan’a dokunan çok husus var. Özellikle Suriye meselesinde anlattıkları — ki Suriye’yi, biliyorsunuz, önceki videolarda hep dilinin ucuna geldi geldi anlatmadı ve ilk defa burada, videonun sonlarına doğru Suriye meselesinde iki olayı birden anlattı. Bir: Suriye’ye yollanan malzemeler, silah dahil. Bir de Suriye’den yapılan ticaretin parasının kimlerin kontrolünde olduğu meselesi. İkisi de birbirinden ilginç, uluslararası boyutları olan hususlar. 

Şimdi, Süleyman Soylu’yu artık zaten diline dolamış durumda ve Süleyman Soylu’nun ona kendi düzeyinde, üslûbunda cevap veremediğini de gördüğü için olsa gerek –çünkü o tasma meselesi çok vahimdi–, o minvalde tekrar Süleyman Soylu’ya yönelik suçlamalarında, daha doğrusu onu küçümseme, aşağılama modunda aynen devam ediyor. Soylu’yla ilgili söylediği yeni çok fazla bir şey yok; ama Soylu’ya yönelik, daha ilk başından itibaren, o meşhur yoklamasından itibaren yaptığı, aşağılama ve hakaretlerin giderek arttığını çok net bir şekilde görüyoruz. Habertürk yayınıyla ilgili söylediklerinde özellikle iki gazeteciyi, İsmail Saymaz ve Merdan Yanardağ’ı ayırdı, ama onların da bir şekilde tuzağa geldiğini söyledi. Bunlar aslında çok önemli hususlar değil; çünkü burada çok daha ciddi birtakım ilk defa gündeme getirdiği hususlar var; o da Suriye meselesi. Suriye meselesinde öncelikle kendisinin Bayır Bucak Türkmenleri’ne yaptığı ve medyada da yansıyan yardımları anlatıyor. Yine aynı milletvekilinin araya girmesi aracılığıyla olduğunu söylüyor bunun. 

O milletvekilinin kim olduğu konusunda iddialar artık bir kişiyle billurlaşıyor. Neyse, şu anda milletvekili olmayan ama AK Parti yönetiminde yer alan birisinden bahsediyor olması lâzım. Şunu söylüyor: “Ben bunu yaparken bana, bizim konvoyumuza birkaç aracı da SADAT’tan kattılar”. SADAT dediği, emekli birtakım askerlerin kurduğu, Erdoğan’a danışmanlık yapan birtakım askerlerin –ki İslamcı çizgide olduklarını değişik meselelerle görüyoruz–, onların kurduğu bir acayip şirket; ama dünyada başka örnekleri olan, paralı asker şirketlerini andıran, militarizm konusunda uzmanlaşmış danışmanlık yapan bir şirket. Bu şirket üzerinden bazı araçların katıldığını söylüyor Sedat Peker ve kendilerinin yaptığı yardımın Bayır Bucak Türkmenleri’ne gittiğini, ama SADAT araçlarıyla yapılan yardımların El Nusra’ya gittiğini öğrendiklerini söylüyor, bunu öğrenme yöntemlerini de anlatıyor. Şimdi, El Nusra deyince, basit bir şekilde, “Suriye’de rejim muhalifi bir İslâmcı örgüt” deyip geçilemez. El Nusra, Suriye’de El Kaide’nin değişmiş, yeni adı — öyle söyleyelim. Bir süredir El Nusra adını kullanıyor. Doğrudan uluslararası terör şebekesinin Suriye’deki uzantısı olarak kabul ediliyor. Bunu SADAT bağlamında gündeme getirmiş olması, zaten Türkiye’ye yönelik olarak yıllardır değişik çevrelerden, uluslararası çevrelerden, medyadan dile getirilen, “Türkiye’den Nusra’ya destek olunduğu” iddialarının ete kemiğe bürünmüş bir hâli. Sedat Peker, bizzat olayın içerisinde birisi olarak, kendisinin dahil olduğu bir süreçte bunun kendi konvoyuna katıldığını söylüyor. Daha sonra, kendisinden bağımsız devam ettiğini söylüyor. Birinci husus bu. 

İkinci husus, Suriye’deki ticaretin, birtakım madenlerin, ikinci el araç piyasasının, hurda piyasasının vs.’nin kontrol altına alındığını söylüyor ve burada, Ethem Sancak’ın yeğeni Murat Sancak –galiba Adana Demirspor’un da başındaydı, yanlış yapıyorsam izleyiciler düzeltir–, Murat Sancak ve Ramazan Öztürk’ten bahsediyor. Bir de Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı Metin Kıratlı’dan bahsediyor — doğrudan Külliye. Bunun Erdoğan’ı bir şekilde hedef almak anlamına geldiğini görmek lâzım. Bir de El Nusra’dan Ebu Abdurrahman isimli birisinden bahsediyor ve şunu söylüyor özetle: “Burada bir ticaret yapılıyor, tamam eyvallah, Türkiye Suriye’ye yatırım yaptı. Tamam, o da eyvallah, ben de destekliyorum. Biz buraya paralar akıtıyoruz, evet. Peki burada yapılan ticaretin parası nereye geliyor?” Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne değil de şahıslara gittiğini söylüyor. Devlet eliyle yapılan yatırımların karşılığında elde edilen rantın birtakım şahıslara gittiğini söylüyor. Bu olaya çok benzemiyor ama, Libya’yla ilgili söylediği bir husus var, orada da bir bakanı tanık gösteriyor. Bakanın bizzat kendisine söylediğini söylüyor — ki o bakanın kim olduğunu herhalde, ben anlamadım ama, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer ülke yönetimindekiler anlamıştır; tabii öncelikle bakanın kendisi anlamıştır. Libya’da Türkiye’nin desteklediği yönetime, Sarrac’a ihâlelerle ilgili bir liste verildiği, ihâlelerin bu şirketlere verilmesi gerektiği yolunda… Sarrac’ın da kendisine destek veren Libyalı iş çevreleri karşısında zor duruma düştüğü için istifa ettiğini söylüyor. Bu kadar acayip bir şey. Yine ortada tabii ki ne var? Suriye Esad rejimine karşı mücadele, şu bu, İslâm var, Türkiye’nin stratejik kaygıları var. Aynı zamanda ne var? Orada YPG’nin bir devlet yapılanmasına gitmeyi engellemek var, şu bu… Ama bir yanda da çok büyük paralar var. Bu paralar nereye gidiyor sorusunu soruyor ve sürekli bunu sorguluyor. Libya’da da aynı şekilde diyor ki: “Libya bizim için çok önemli, Mavi Vatan da bizim için çok önemli; ama niye bu ihâleler hep birkaç aileye gidiyor?” 

Buradan hareketle, zaten videoyu izleyenler görmüştür, dün benim yaptığım bir yayın vardı, “Sedat Peker’in sordurduğu: Hani devlet kutsaldı?” Şimdi yayın boyunca yine, her zamanki paradoksunu yaşıyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya saldırıyor, ama “Bakanlık makamı ayrı” diyor. Devletin değişik yerlerindeki insanları sorguluyor, ama “Devletime laf ettirmem” diyor, “Devletim kutsaldır” diyor, “Ben bunu devletime sahip çıkmak için yapıyorum” diyor. Sürekli bunu vurguluyor, ama bir diğer yandan da bize, Libya örneği, Suriye örneği, bütün bu vatan, millet, beka –ki bir yerde aynen bunu da söyledi– “beka” söylemlerinin aslında ne kadar kullanıldığını söylüyor. “Din devlet elden gidiyor, beka sorunu diyorlar ama öte yandan…” deyip yaşananları anlatıyor ve bu anlamda da içine düştüğü durumu anlatıyor. Dikkat edilirse, sürekli kendisine yönelik “ajan”, “uluslararası çevrelerle işbirliği yapıyor” gibi suçlamalara karşı hemen milli bir pozisyon alıyor. “Ben böyle bir şey yapmıyorum, devletime lâf söyletmem, asla böyle bir şey yapmam, yapacak olsam…”, bakalım — Zeynep’in notlarından okuyorum: “Ben Kutlu Adalı cinayetini anlatırken deseydim ki ‘Kıbrıs Rum kesimine Türk kesimini satmak için bu organizasyon yapılıp cinayet işlendi,’ o zaman devlet yargılanırdı. Ben istesem…” diyor, “devleti kitlerim” diyor, “ânında kitlerim” diyor, “üç dört cümleyle kitlerim, ama bunu yapmam” diyor. 

Bu arada geçen videoda arkadaki İran yazısı, bu videoda bir yerlerde gözüken yine İran yazısı, hâlâ heybede birtakım turplar olduğunu ve İran konusunun da sırada beklediğini bize gösteriyor ve çok uluslararası sularda dolaşıyor Sedat Peker. Uluslararası sularda dolaştığı için de, kendisinin yönelttiği suçlamalara da uluslararası bir komplo, operasyon olarak bakıyorlar. Erdoğan da bunu en son çarşamba günü söyledi. Zaten işte orada da Erdoğan’la bir dokuzuncu videonun anonsunu yaptı, baş başa Erdoğan’la helâlleşme anonsu. Kendi tâbiriyle: “Tayyip Abi’yle…” Diyor ki: “O kadar vergi, veri, belge varken, keşke Tayyip Abi müdahale edip çözseydi; ama nedense bana, doğruya değil, onlara inanmayı tercih etti.” Tercihini kendisinden yana yapmaması meselesinden çok ciddi bir şekilde rahatsız olmuş ve sonra da diyor ki: “Bulup getireceğiz dedi Tayyip Abi, bir uluslararası komplodan bahsetti. Devlet bulup getirir, orada bir sıkıntımız yok. Beni bulup getirmek gerçekleri değiştirecek mi Tayyip Abi?” diye soruyor. “Madem ben uluslararası komplonun parçası bir ajanım, Tayyip Abi o zaman bundan sonraki videoyu da oturup sizin karşınızda anlatacağım ve helâlleşeceğiz” diyor. Erdoğan’a yönelik söylediklerinin içerisinde çok ciddi bir hayal kırıklığı var, şikâyet var. “Hiç kimse yokken ben vardım” diyor. “Sen bu kadar güçlü değilken ben senin yanındaydım; bu kişilerin hiçbiri de senin yanında yoktu. Çevreni sarmışlar, bir sen bilmiyorsun. Saygısızlık içerisinde olmayacağım sana karşı, yaşadığım sürece abi, ancak ben vatan haini olarak anılmak istemem, ben vatan haini değilim. Bunu en iyi sen biliyorsun. Senin hiçbir gücün yokken ben vardım, onların hiçbiri yoktu. Alkış beklemedim, ön planda olmadım, elimden geleni yaptım. Bir dahaki videoda baş başa konuşacağız Tayyip Abi. Kardeşler, insanlar dinleyecek. Helâlleşeceğiz abi” diyor. Yani her videoda –buna ‘teaser’ mı diyorlar? – bir duyuruyor. Bir sonraki videonun konusunu… 

Bu dizi-filmlerde de böyledir; belli bir yerde çok şeyi yukarı çıkartırsanız, daha sonraki bölümlere ilgi azalır. Şimdi her bölümde daha sonraki bölümlere yönelik birtakım ipuçları veriyor. Bu arada tabii kendisine cevap vermeye çalışanların söylediklerine yönelik cevapları da eklenince, her videonun etkisi giderek artıyor. Şimdi burada söylediği, Erdoğan’dan bahsedecek olması meselesi bir sonraki videoyu çok daha ilginç kılıyor, çok daha merakları uyandırıyor. Peki o zaman şöyle bir soru var: Bu videoda ne olacak? Açıkçası burada söylediklerinin, şu anda bu sabah yayınlanan muhtemelen geceyarısı kaydedilmiş ve sabah 7.30’da yayınlanan videoda söyledikleri üzerine bayağı bir krizin gelmekte olduğu… daha doğrusu kriz zaten var da, krizin iyice büyümekte olduğu düşüncesi hasıl olmuştur ve bu videonun olmamasını tercih edeceklerdir diye düşünüyorum. Nasıl olur? Onu bilmiyorum, ama bir sonraki videonun, her videoda çıtayı yükselttiğini varsayarsak bir sonraki videonun çok daha gürültülü olacağını tahmin edebiliriz ya da ben öyle olacağını düşünüyorum. Şimdi onun dışında söylediği çok şey var; yani Kürt sorunu üzerine söylediği, Alevi sorunu üzerine söylediği, nasıl kendilerinin Karadeniz’de Kürt düşmanı olarak yetiştirildikleri gibi şeyler. Ben de Karadenizli’yim; ben öyle yetiştirildiğimi hatırlamıyorum, ama Kürt kimliğinin varlığı da bize anlatılmış değildi. Bir “öteki” olarak görüldüğünü biliyorum; fakat onun, Sedat Peker gibi içeriden birisinin, milliyetçi-muhafazakâr câmianın bir yönüyle sembol isminin bu Alevi meselesinden ve Kürt meselesinden tarihî göndermeler yaparak, referanslar vererek bahsediyor olması bence çok önemli. Bunun bir karşılığı muhakkak olacaktır — klişelerin ötesinde. 

Yani şöyle söyleyelim: Bu klişeler üzerinde sörf yapan birisiydi. Bütün bu milliyetçi-mukaddesatçılığın en sert yönlerini alıp onların üzerine kendine bir popülarite yaratan birisiydi. Yani en radikal çıkışları o yapıyordu. Mesela Barış Akademisyenleri konusunda, başka konularda… Ama şimdi bir bakıyoruz, şu ya da bu nedenle kendisini de sorguluyor. Kendisini sorgularken, kendisini ciddiye alan, dinleyen insanların da bir şeyleri sorgulamasına neden oluyor. Bunların çok ciddi etki yaratacağı kanısındayım. Yani benim gibi bir gazetecinin kalkıp yıllarca yaptığımız ve bundan sonra da yapacağımız gibi, “Kürt sorunu, Alevi sorunu aslında şudur budur” dememizden — ki nitekim bana Kürt sorunu üzerine yaptığım yayınlardan dolayı çok fazla izleyiciden çok sert tepki mesajları gelir, buna artık hiç şaşırmıyorum. Birçok yönüyle benim söylediklerime önem verdiklerini söyleyen, ama Kürt sorunu konusunda söylediklerime çok kızan çok insan var. Hatta “Kürt sorunu” lâfına bile kızan insan var. Ama şimdi Sedat Peker kalkıyor, Kürt sorunu diyor. Biz ne zaman Kürt sorunu desek, “Ne sorunu? Neden bahsediyorsunuz? Yok öyle bir sorun” diyen insanların düne kadar önemsediği bir insan çıkıyor, Kürt sorunu diyor, üstüne Alevi sorunu diyor — ki Alevi sorunu o kadar çok konuşulan bir mesele değil; var ama konuşulan bir mesele değil. Böyle ilginç bir boyutu da olduğunu özellikle vurgulamak isterim. 

Şimdi bir husus var, bu çok acayip: Erhan Tuncer. Erhan Tuncer, mâlûm, Hrant Dink cinayetinde adı geçen önemli bir isim ve Erhan Tuncer’i Süleyman Soylu bir şekilde Peker’le irtibatlandırdı ve nedense Erhan Tuncer’den bahsederken, Hrant’ın dışında bir de Danıştay saldırısını söyledi. Bu bir dil sürçmesi mi, karıştırdı mı çok emin değilim. Bunu bir soru işareti olarak düşmek lâzım ve tabii ki Sedat Peker’i izleyince bir kere daha Hrant’ı rahmetle anmak gerekiyor. Hrant, işte gerçekten Türkiye’nin çok önemli bir değeriydi ve o meşhur devlet, kutsal devlet, “Devlet tehlikede” vs. diye, devlet içerisindeki birtakım mekanizmaların faaliyetiyle kalleşçe hayatına son verildi Hrant’ın. Şimdi Sedat Peker’in anlattıklarına bakınca, Libya’ydı, Suriye’ydi, Kıbrıs’tı şu bu bakınca, zaten bunu üç aşağı beş yukarı tahmin ediyorduk, soruşturmalar da bu yönde ilerliyor, bunu bir kere daha görüyoruz: Muhtemelen Sedat Peker ilerideki videolardan birisinde Hrant Dink konusuna ayrı bir paragraf ayıracaktır diye tahmin ediyorum; çünkü o başlı başına, aslında Sedat Peker’in anlattığı o dünyanın Türkiye’de son dönemde yaptığı en acımasız, en önemli fiillerden, eylemlerden birisi olarak tarihe geçti. 

Burada, Berat Albayrak tekrar karşımıza çıktı. İlk başta Berat Albayrak’la başlamıştı. Mehmet Ağar, Pelikancılar, derken, daha sonra Süleyman Soylu’nun kendisine “pislik” demesiyle o bayağı bir öne çıktı. Şimdi tekrar Berat Albayrak’la karşılaşıyoruz. Berat Albayrak’ı Suriye’deki ticaretle irtibatlandırıyor, iddia ediyor. Ve de zaten o ticarette adını geçirdiği Murat Sancak’ın Hadımköy, Beylikdüzü tarafındaki evinde kaldığını söylüyor. Bu Berat Albayrak’la ilgili sosyal medyada benim gördüğüm, ortadan kaybolduğundan beri, bir rivayet çıktı: Kimisi Londra’da dedi, kimisi Los Angeles’ta dedi, kimisi kendi evinde dedi, kimisi tatil köyü gibi bir yerde kaldığını söyledi. Sedat Peker de yeni bir boyut kattı, Murat Sancak’ın evi diye söyledi. Berat Albayrak’ı tekrar, belli ki önümüzdeki günlerde daha fazla işleyecek. Süleyman Soylu’yla ilgili söylediği şeyi de bir not olarak düşmek lâzım. Son dönemde büyük şirketlerin onun sigorta şirketine nasıl müşteri oldukları yolunda bir iddiası da var. 

Biliyorsunuz Süleyman Soylu, daha önce de konuştuk, hakkındaki iddialara cevap verme iddiasıyla aslında hiçbir şeye cevap vermedi. Onun için önemli olan, kendisine iktidarın sahip çıkıp çıkmayacağıydı. İktidar sahip çıktı. Yani önce Bahçeli sonra Erdoğan sahip çıktı. Ama bu sahip çıkışların mutlak bir sahip çıkış olup olmadığı konusunda biraz kafalar… yani en azından benim kafam karışık. Anladığım kadarıyla Sedat Peker’de hâlâ o sahip çıkışın tam olmadığını düşünüyor, ya da benim o çok sevdiğim tâbirle: “Ummak istiyor”. Ve hâlâ oradan yürümeye devam ediyor. Şimdi, sivillere gazi/şehit maaşı bağlanmasının kendi fikri olduğunu söylemesi, yine kendi kaynakları üzerinden bunu çıkarttığını söylemesi, 15 Temmuz’da nasıl müdahil olduğunu söylemesi, o gece saklananların daha sonra nasıl tekrar olayı ele geçirdiğini ve buna öfke duyup onun anmalara gitmediğini söylemesi bize şunu anlatıyor: “Benim bir kitle desteğim var. Mobilize edebileceğim, harekete geçirebileceğim insanlar var” diyor Sedat Peker. Şu anda maddi gücünün çok olmadığını, ama hâlâ bir gücü olduğunu söylüyor ve ilginç bir şekilde videoyu bitirirken bu kişilere hitap etti, dedi ki : “Sakın! Sakın ha! Sokağa dökülmeyin!” Şimdi buna ne denir? Hiç ortada böyle bir şey yokken, birden ortaya böyle bir şey attı. 

Niye sokağa dökülmeyin diyor? Yapmayın, etmeyin, sakin olun… “Siz,” diyor, “Türkiye’nin gerçek sahibi sizlersiniz” diyor, onun meşhur 40 yaş altı meselesi… Burada da onu görüyoruz zaten. Sedat Peker’in en önemli dönüşümü, eskiden devletin içerisinde kenardan devlet ilişkilerine eklemlenmiş bir yeraltı dünyası insanı olarak orada bir şeyler yapan, arada da karizmasıyla, popülaritesiyle, imkânlarıyla topluma yönelen bir kişiyken, şimdi şunu yapıyor: Yani devlete sırtını verip topluma konuşan birisiyken, şimdi sırtını topluma verip devlete konuşmaya çalışıyor. En önemli dönüşüm bence bu ve videolarının milyonlarca izleniyor olması da bunun bir ölçüde başarılı olduğunu bize gösteriyor. Her izleyenin ona hak verdiği ya da onun yanında olacağı anlamına gelmez; ama çok ciddi bir şekilde onun söylediklerine insanların ilgi duyduğunu ve her videosunu büyük bir heyecanla beklediğini biliyoruz. Çok önemli bir fenomen olduğu kesin ve tam da bu çağımıza uygun birisi. Kendi tâbiriyle “bir kamera bir tripod, bir zekâ, bir de akıl”. Bu çok ilginç, iki kere söyledi. “Daha önce aklımı tatile çıkardım demiştim, şimdi geri çağırdım” diyor; çünkü iş iyice kritik bir hal aldı kendisi için de. Artık aklını geri plana itmek durumunda değil. Bir de şu söylediği çok çarpıcıydı: “İlk başta sinirlendim, sinirden yaptım bunu” diyor. “Ama şimdi,” diyor, “niye yaptığımı, niye devam ettiğimi inanın ben de bilmiyorum”. Artık iş sonuçta kendi kontrolünden de çıkıyor ve olabildiğince de bunu kontrolü altına almak istiyor. Onun için notları var, onun için onlara bakıyor, onun için videolarını önce çekip sonra yayımlıyor; çünkü canlı yapmıyor, istese yapabilir. Kaydediyor, hata varsa düzeltiyordur. 

Bilmiyorum burada bir “edit” olayı var mıydı? Bu işin profesyonelleri anlar; sanki yok gibiydi. Ama kazara bir şeyi yanlış yapmış olsa onu “edit” edebilir. Daha bir dikkatli çalışıyor ve elindeki malzemeyi peyderpey kullanan birisi var. Demin söyledim, insanlara, “Sakın kendinizi kullandırtmayın!” diyor. “Sakın bunu yapmayın!” diyor. Bunun da önemli bir mesaj olduğunu vurgulamak lâzım. MİT tırlarından bahsetti, Fethullahçılık’tan bahsetti. Bahsetmediği şey yok aslında, çok şeyden bahsetti. Bir de şöyle bir husus oluyor videolarında: İlk başlarda çok kişisel şeyler söylüyor, coşkuyla, öfkeyle, kişisel şeyler söylüyor; daha önceki birçok videosunda böyleydi ve diyorsunuz ki: “Ya, bu yine işi şeye sardı, kendisine sardı. Buradan pek bir şey çıkmayacak” diyorsunuz ve sonra sizi çok kötü şaşırtıyor. Bir saat on iki dakikaydı yanılmıyorsam bu video, yine kırkıncı dakikadan sonra, alabildiğine işin renginin değiştiğini gördük. Şimdi, notların hepsine baktım. 

Aslında çok şey var, çok ayrıntı var. Yine arkasında bir Mario Puzo kitabı, bu sefer adı Aile. Kutlu Adalı cinayeti, Binali Yıldırım’ın oğlu meselesi, kibrit kutusuna sokma meselesi, bütün bunların hepsi var. Tabii ki en önemlisi Erdoğan’ın kendisinde yarattığı hayal kırıklığı ve bunu olabildiğince usturuplu bir şekilde dile getirerek bir sonraki videoya taşıması var ve dünyanın artık onu takip ettiğini biliyoruz. Uzun bir süre, mesela yabancı medya bu konuya ilgi göstermedi. Ama son dönemde bayağı bir haberler çıkmaya başladı, şimdi çok daha artacaktır. Ne kadara çok artarsa, o kadar çok da onun hedef gösterdiği kişiler iyice telaşlanacaklardır. Peki bütün bunlar bize ne gösteriyor? Bu sabah ayrı ayrı evde izledik. Ali Deniz bir yerde, Müge bir yerde, ben bir yerde ve sonra tabii ki pazar sabahımızın muhabbeti Sedat Peker oldu. Müge’nin çok güzel bir sözü var, onu not ettim. 

Kendisi bilmiyor, onu söyleyeceğimi ama, evet: “Aynı dili konuşanlar ancak birbirlerini yok edebilir” dedi. Yani Kürt sorunu, Alevi sorunu üzerine benim söylediklerimle Sedat Peker’in söyledikleri arasında, ya da “Bu kutsal dediğiniz devlet aslında pek de öyle kutsal değil. Kutsallığı birileri kendi çıkarlarını korumak için ön plana çıkartıyorlar. Bu perdenin arkasında başka işler çeviriyorlar” dememle, ya da benim gibi insanların demesiyle, Sedat Peker’in demesi arasında dağlar gibi fark var ve o nedenle de çok büyük bir rahatsızlık yaratıyor, çok büyük bir şekilde ortalığı karıştırıyor. Var olan iktidar mücadelelerini alt üst etmiş durumda. Birtakım düşmanlar mecburen yan yana durmak ihtiyacı hissediyorlar. Bazı yeni düşmanlıklar ortaya çıkıyor; bu işin giderek tatsızlaştığını gören bazıları da kendi konumlarını gözden geçirmeye başlıyorlar. Belki de olaydan kendilerini sıyırmaya çalışıyorlar. Bu böyle sürerse… şu âna kadar sürdü: Milyonlarca izlenmiş sekiz tane video, tekrar bakalım: on iki, on sekiz, yirmi beş, otuz üç, kırk üç, elli dokuz… Toplamına bakarsak yetmiş milyona yakın. 

Bir de tabii bunun üzerine benim gibi başka gazetecilerin yorumlarının gördüğü ilgiyi de hesaba katarsak ya da Süleyman Soylu’nun çıktığı televizyon programlarına gösterilen ilgiyi de hesaba katarsak, bu arada tabii Fethullahçılar vs. bu işin ekmeğini yemek için çok ciddi bir şekilde kolları sıvamış durumda. Yalan yanlış yayınlarıyla onlar da bunlardan bir şeyler kapmaya çalışıyor. Tam bir kurtlar sofrasına dönmüş durumda. Sedat Peker şu âna kadar benim gördüğüm kadarıyla bu olayı kendi kontrolünde sürdürmeyi becerdi. Bundan sonra da şu âna kadar yaptıklarından hareketle becerebilirmiş gibi geliyor; ama ona çok farklı yönlerden farklı amaçlarla müdahaleler olduğunu ve olacağını tahmin edebiliriz. Kimisi susturmak, kimisi daha fazla konuşturmak için, kimisi “Şu şu konulara girme, şunları öne çıkart” demesi için vs., bir kuşatma altında olduğunu varsaymak hiç yanıltıcı olmaz. Ama sonuçta gerçekten ilginç bir süreç yaşıyoruz. Bunun 17-25 Aralık’la ya da daha sonra o Fethullahçılar’ın Fuat Avni benzeri operasyonlarıyla çok büyük bir farkı var. O fark da, içeriden birisinin kendisini de işin içerisine katarak, hatta Kutlu Adalı cinayetinde olduğu gibi kardeşini de katarak çıkıp içeriden konuşuyor olması… Yani “Ben iyiyim, bunlar kötü” değil, “Hep beraber yaptık birtakım şeyleri; sonra siz beni sattınız. Ben de o zaman bunun hesabını sorarım”. Yani ilk başta öfke… 

Ama artık olay öfkenin ötesine geçmiş gibi. Kendisi de diyor ya: “İlk başta öfkeyle yaptım, şimdi neden yaptığımı kendim dahi bilmiyorum” diyor. Böyle bir olayı yaşıyoruz ve bu olay bize bir kere daha medyanın, bağımsız medyanın önemini gösteriyor. Eğer bağımsız ve özgür medya olmasaydı Sedat Peker’in bu çıkışları birkaç video sonra sessizliğe mahkûm edilebilirdi. Ademe mahkûmiyet deniyor buna. Evet onu öğrendim sonunda. Ademe mahkûmiyet, sükûnete terk edilebilirdi; ama özgür medya sayesinde, bağımsız medya sayesinde konuşuluyor. Bu olay hak ettiği kadar tartışılıyor mu çok emin değilim, çünkü özgür ve bağımsız medyanın imkânları çok sınırlı. İşte bu sınırların genişlemesi de sizlerin katkılarına bağlı. Dolayısıyla Sedat Peker videoları gösteriyor ki Türkiye’nin gerçeklerle yüzleşmesi, gerçeklerin ışığında daha iyi bir ülke olabilmesi için olmazsa olmaz şeylerin başında bağımsız, özgür ve sorgulayıcı medya geliyor, lütfen sahip çıkın. Evet, bu akşam saat 19.00’da Ahmet Şık’la, “Sedat Peker videoları sonrası Türkiye” diye bir yayın yapacağız yine stüdyodan, onu da izlemenizi öneririm. Ahmet şu âna kadar zaten bu konuların pîridir, bilenler bilir; şu âna kadar Sedat Peker videolarıyla ilgili bayağı bir çalışılmış iki ayrı yazı yayınladı T24’te. Çok yakından takip ettiğini biliyorum, arada sohbet de ediyoruz bu süreçte. Evet, onunla da hem tabii ki son videoyu, öncelikle onu, ama bütün bunun neleri değiştirdiğini, neleri değiştirebileceğini, nelerin değiştiremeyeceğini saat 19.00’da konuşacağız, ona da bekleriz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus