Ekolojik borcun kapatılması

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ekolojik borç nedir? Dünya ölçeğindeki tahakküm ve sömürü mekanizmalarının anlaşılıp hesaba çekilmesinde nasıl bir yardımı olabilir? Renaud Duterme’in Silence dergisine yazdığı yazıyı Haldun Bayrı çevirdi.

Ekolojik borç fikri 1990’lı yıllarda Güney Amerikalı STK’lar tarafından ortaya atılmştı. Bu fikre göre, Kuzey ülkeleri Güney’i sadece toplumsal değil ekolojik bakımdan da sömürerek zenginleşmişlerdir. Bu borcun simgesel başlangıcı, Kristof Kolomb’un Amerika’ya ilk yolculuğunun tarihi olan 1492’dir.

O tarihten itibaren, bölgelerin tamamı zorla yeni kapitalist merkezlerin lehine olacak şekilde bir tahakküm ve yağma sistemiyle bütünleştirilecektir. Bunun sonucunda, esasen Amerika Yerlisi ve Afrikalı on milyonlarca insan ölecek (katliamlara, bulaştırılan hastalıklara, tükenmişliğe ve zorla çalıştırmaya bağlı olarak) ve köleleştirilecektir.

Ama bu tarih, aynı zamanda, özellikle tropikal bölgelerde büyük bir mülksüzleştirmenin ve doğa tahribatının da başlangıcını oluşturacaktır. Bu tahribat bilhassa sömürgecilerin başkentlerini tropikal ürünlerle beslemeye yönelik tek tip tarımın/monokültürün (ormansızlaştırılan yerlerdeki yaşam çeşitliliği çöküşünün) dayatılmasıyla, ayrıca da toprağın derinliklerinden kazınan cevher ne olursa olsun ekosistemleri harap eden madencilikle gerçekleştirilecektir.

Bu tespiti, sömürgecilerin dayattığı şekerkamışı ekiminden söz eden Eduardo Galeano’nun kaleminden de okuruz: “Şeker Brezilya’nın kuzeydoğusunu harap etti. Bu tropikal bölge savanaya dönüştü. Doğasıyla gıda üretimine elverişli olan bu yerler, bir kıtlık bölgesi haline geldi. Her şeyin taşkınlıkla boy verdiği yerde, tahripkâr ve mütehakkim latifundio (ilkel yöntemlerle ve düşük verimle işletilen geniş tarım alanları), ardında sadece kıraç kaya, tükenmiş zemin ve aşınmış topraklar bıraktı. […] Şekerkamışı tarlalarına alan açmak için kullanılan ateş, faunayla (yaban hayvanları) beraber florayı da (yaban bitki örtüsü) kırıp geçirdi: Geyik, yabandomuzu, tapir, tavşan, benekli sıçan ve armadillo ortadan kalktı. Tek tip şekerkamışı ekimine her şey feda edildi” [1].

Doğaya aykırı bir borç sistemi

Dolayısıyla ekolojik borç kavramının kuvveti, 16. yüzyıldan itibaren Avrupa’daki kapitalist dinamiği atılıma geçirmiş bir zenginlik birikimi zemininde, aynı sistemin iki yüzünü oluşturan ahalilerin ve doğanın sömürülmesini birleştirmesidir.

Bağımsızlığa erişimden sonra, yağma her şeye rağmen başka yollarla, özellikle de serbest ticaretin dayatılmasıyla sürecektir; bu da yerleşik sanayiye sahip zengin ülkelere avantaj sağlayacak ve kimileri asırlık olan zanaatkârlık kollarını mahvedecektir.

Borcu da unutmayalım. Bu mekanizma üzerinden, borçlu ülkeler (kimileri sömürgeci güçlerle imzaladıkları sözleşmeler sonucunda aldıkları borçların dayatması altında) alacaklılarına (esas olarak bankalara ve devletlere)[2] borçlarını ödemek için döviz girdisi sağlamak maksadıyla doğal kaynaklarını haraç mezat satmaya itileceklerdir. Endonezya diktatörü Suharto, “borçları kafaya fazla takmak gerekmediğini, ülkede borcu ödeyecek ormanların hâlâ bulunduğu”nu [3] beyan etmeye kadar vardıracaktır işi.

Bu ekolojik borç günümüze kadar artarak gelecektir. Endonezya’daki palmiye yağı, Brezilya’daki soya ya da Fildişi Sahilleri’ndeki kakao ekim alanlarının, maden ve petrol sanayilerinin, ya da en yoksul ülkelerde parçalanan atıkların (eski şilepler, bilgisayarlar, plastikler, vb.) ihracının sebep olduğu tahribata bakmak yeterlidir.

Birkaç yıldır, ekolojik borç kavramının, iklimsel ısınmayı da içeren küresel ekolojik krizde Güney ülkelerinin zayıf tarihsel sorumluluk duygusunu vurgulamak için gözlere sokulmakta olduğu da kayda geçirilmelidir — oysa bu krizden en çok çekecek olan yine o ülkelerdir.

Ya ekolojik borcun sonrası?

Bu tespitler ışığında, o ekolojik borç kavramı neye yarayabilir? Hayat memat konusu tartışmalarda kafaları fazladan karıştıran yeni bir unsur mudur bu? Cevap kesinlikle olumsuzdur. Bu yeni terim daha ziyade ekolojik sorunu tahakküm ilişkileri bakımından tasarlamamızı, böylelikle de hakiki bir çevre adaletine ulaşmamızı mümkün kılıyor. Somut olarak, şunları gerektiriyor:

  • En zengin ülkeler eski sömürgelerinde işlenen doğa cinayetlerinin sistemli bir mantığı olduğunu kabul etmelidir. Bu sayede Kuzey ile Güney arasında bir işbirliği politikasına sağlam temeller atılabilecektir.
  • Hem simgesel (resmen özür dileme, sanat eserlerinin iadesi, göçmenlerin insanca ağırlanması, sömürgeleştirme üzerine hafıza çalışmaları), hem de mâlî (gayri meşru borçların iptali; sağlık, eğitim ve ekosistemleri koruma politikalarına destek fonları; patent ve yeni teknoloji transferi; kalkınmaya gerçek yardım; üniversiteler arası işbirliği, vb.) onarım yolları bulunmalıdır.
  • Sorumlular tespit edilmelidir. Vicdan azabının çok şey yazdırdığı bilinir. Bu yüzden, somut bir öneri getirme bakımından, günümüzde Güney ülkelerinin içinde bulundukları durumun sebepleri ve günümüzdeki sorumluları teşhis edilebilir. Elbette büyük çokuluslu firmalar (madencilik, tarımsal gıda, petrolcülük vb. şirketleri), ama aynı zamanda IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kurumları da aklımıza getirelim. Bu kurumlar, çevreye hiç değer vermeyen hammadde ihracatına dayalı bir kalkınma modelini teşvik edip yüreklendirmişlerdir aslında; fakat aynı zamanda, borçların ödenmesi adına toplum karşıtı ve çevre karşıtı politikaları dayatarak onlarca ülkeyi yoksullaştırmışlardır da.

Kuzey-Güney kavramının ötesi

Kuzey-Güney şablonu halen isabetli olsa da; bununla birlikte ekolojik borç kavramı bunu aşmalıdır — özellikle de buna sınıfsal bir boyut katarak. Her ülkede, sürekli daha fazla sömürülen ve hükmedilen bir çoğunluğun aleyhine biçimde zenginliklere el koyan yerleşik sistemden yararlanmakta olan toplumsal kategoriler (siyasî temsilciler, büyük servetler, şirket yöneticileri, paralı askerler) vardır. Bu bakımdan, fabrikası başka ülkelere taşındığı için Kuzey’de işini kaybetmiş bir işçinin, kendisiyle aynı ülke vatandaşı bir spekülatörden ziyade, bir çokuluslu şirket tarafından Güney’de topraklarından çıkarılan bir köylüyle daha çok ortak noktası olacaktır kesinlikle.

Kaynak bakımından zengin, fakat ekonomi bakımından yoksul ülkelerde, ahalinin kaydadeğer bir kısmının içinde bulunduğu darboğaz durumunda yönetici sınıfların ezici bir sorumluluğu olduğunu ileri sürenler çıkacaktır haklı olarak. Ama bu yöneticilerin çoğu zaman Batı tarafından desteklendiklerini; hem de bu desteğin çoğu zaman felaket düzeyindeki insan hakları bilançosuna rağmen verildiğini hatırlatmak gerekir. Daha beteri ise, çağımız tarihinin, anti-emperyalist bir özerklik yolu izleme arzusundaki ilerici yönetimlerin alaşağı edildiği[4] ve/ya da çoğu zaman yabancı servisler (özellikle CIA) desteğiyle bu yönetimlerin temsilcilerinin katledildiği [5] vakalarla dolu olmasıdır.

Sonuç olarak, ekolojik borç kavramı, küreselleşmiş kapitalizmin üzerindeki örtüyü sıyırmakta ve insanlığın bir kısmının bu kapitalizmin bağrında gerçekleştirdiği sosyo-ekonomik ilerlemelerin ancak çoğunluğun sırtından ve hafriyatçı/ekstraktivist bir mantık uyarınca yapılabilmiş olduğunu hatırlatmaktadır[6]. Bu sayede halklar arasında para güçlerine karşı dayanışma eylemlerini teşvik eden küresel bir yaklaşım geliştirilebilir.

Öte yandan iyi bir bilinçlendirme aracıdır da. Suçluluk duygusunun ötesinde, üretim ve tüketim biçimlerimizin, çoğu bizden uzak olan ülkeler üzerindeki etkilerinin bilincine varmamızı hedeflemektedir. Zaten kapitalizmin kuvvetli olduğu bir husus, yarattığı etkileri kendi dışına çıkarmak, böylelikle de onları görünmezleştirmektir.

Bunları açığa çıkarmak, hâlihazırdaki ve gelecekteki dengesizlikleri aşabilmek için bir ilk adım olacaktır kuşkusuz.

[1] Zikreden Eric De Ruest ve Renaud Duterme, La dette cachée de l’économie, Paris, Les Liens qui Libèrent, 2014, s.49.

[2] Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde durum böyledir. Bu örnekler arasına, bağımsızlığını kelimenin gerçek anlamında satın almak durumunda kalmış olan Haiti’yi de katabiliriz. Daha fazla bilgi için bkz.: Gayri Meşru Borçları Sildirme Komitesi’nin çalışmalarına bakılabilir (www.cadtm.org).

[3] Zikreden Franz Broswimmer, Une brève histoire de l’extinction en masse des espèces, Agone, Marseille, 2010, s.192.

[4] Çok sayıda örnek arasında, İran’da Musaddık, Guatemala’da Arbenz, Endonezya’da Sukarno sayılabilir.

[5] Çok sayıda örnek arasında, Şili’de Allende, Kongo’da Lumumba, Togo’da Olympio sayılabilir.

[6] Hafriyatçılığın/Ekstraktivizmin farklı tanımları arasında, biz şu tanımı tutuyoruz: “Toprakla beraber yaşama değil de, hammaddeler gibi yeraltında bulunan varlıklarını sınâî ölçekte çıkararak kullanma programı. Kaynakların bulunduğu yerler ile tüketim yerlerinin hesabını tutmakla yetinir ve bölgeleri, halkları, kültürleri, insanî değerleri dikkate almaz”. Zikreden Anna Bednik, Extractivisme, Paris, Le passager Clandestin, 2016, s.23.

Facebook linki için tıklayınız.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus