Ankara Altındağ’da yaşananlar neyin habercisi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ankara’nın Altındağ ilçesinde dün akşam saatlerinde Suriyeliler’e ait olduğu düşünülen ev, işyeri ve araçlara yönelik saldırıları, ne zamandır tırmanan sığınmacı karşıtı atmosferin nelere yol açabileceği yolunda ciddi bir uyarı olarak görmek gerekiyor. Vatandaşların kontrolsüz göçten duydukları kaygı ve eleştirileri kullanarak siyaset yapmaya çalışanlar Türkiye’yi çok daha kötü yerlere taşıyabilirler.

Yayında sözünü ettiğim Sevilay Çelenk yazısı: Adresini şaşırmış öfke

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı 

Merhaba, iyi günler. Türkiye’de bir mülteci ya da sığınmacı ya da göçmen sorunu var. Kavramlar bir yerden sonra çok da anlamlı değil. Neyi kastettiğimizi herkes biliyor; Başta Suriyeliler geliyor; Afrika’dan gelenler de var, ama onlar çok gündemde değil. Afganistan’dan gelenler zaten vardı; ama son dönemde, hemen hepsi genç erkek olan yüzlerce, binlerce kişi Türkiye’ye gelmeye devam ediyor. Bunların hepsinin yarattığı çok ciddi bir tartışma var ve bu tartışmaların sonucunda dün akşam Ankara’nın Altındağ ilçesinde yaşananlar var. 

Bir-iki alıntı yapmak istiyorum: Provokatör bir internet sitesi, haber sitesi iddiasıyla –ki göçmenleri, mültecileri, sığınmacıları artık ne derseniz deyin, günlerdir hedefe koyan bir yayın organı bu– görüntüler paylaşıyor. Mesela şöyle diyor: “Altındağ’da Suriyeliler’e ait olduğu düşünülen bazı araçlar kullanılamaz hale getirildi.” “Altındağ’da AK Parti’ye oy verdiğini söyleyen iki vatandaş, ‘Ya bizi gönderin, ya bunları’ dedi”. Ve: “Altındağ’dan korkutan görüntüler gelmeye devam ediyor, ilçenin birçok farklı noktasında Suriyeliler’in oturduğu evler taşlanıyor”. Şimdi, “korkutan görüntüler” diyorsanız, istemediğiniz görüntülerdir bunlar; fakat yangına körükle gidiyorsanız, hatta ortada bir yangın yokken bir şeyleri ateşe vermeye, kundakçılık yapmaya çalışıyorsanız, ondan sonra, “korkutan görüntüler” dememeniz lâzım. 

Türkiye’de bir süredir bazı kesimler göçmen meselesini ya da sığınmacı meselesini çok ciddi bir şekilde, provokatif bir şekilde suiistimal ediyorlar. Bazı siyasetçiler var ki, bazı yayın organları var ki, buradan bir gerginlik yaratmak istiyorlar. Gerginlik yaratmak istemelerinin bir karşılığı var; çünkü Türkiye’de çok ciddi bir şekilde, yüz binlerce, hatta milyonlarca kişinin, belli bir zaman dilimi içerisinde, –özellikle Suriye’de iç savaşın başlamasıyla beraber olan bir husus bu– milyonlarca kişinin Türkiye’de yerleşmiş olması ve Batı ile yapılan antlaşmalar sonucu iktidar tarafından bunların başka yerlere gitmelerinin de engellenmesi çok ciddi bir şekilde eleştiriliyor, bundan kaygı duyuluyor. Bu kaygıların hepsinin sosyal, ekonomik, politik, kültürel karşılıkları var ve bunların hepsi ciddiye alınabilecek, ciddiye alınması gereken kaygılar.

 Gerçekten bir ülkenin –ne kadar büyük olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun–, bir ülkenin bu kadar çok sayıda kişiyi bu kadar kısa süre içerisinde kabul etmesi akıl alır bir şey değil; üstelik bu ülke büyük olmakla beraber, artık eskisi kadar da güçlü değil; zaten kendi çok ciddi sorunları var; ekonomik sorunları var, siyasî sorunları var, sosyal sorunları var. Kendi içerisinde zaten bir dizi çatışma potansiyeli var, hatta yer yer yaşanan çatışmalar var, kutuplaşmalar var ve buna bir de bu olay ekleniyor ve bu olay tabii ki dolayısıyla birçok kişiyi kaygılandırıyor; fakat “Bu kaygıları nasıl tartışmalı? Bu kaygıları gidermenin yolunu nerede? Nasıl aramak gerekiyor?” sorularını ciddi bir şekilde sormamız gerekiyor. 

Gazete Duvar’da, aynı zamanda Medyascope yorumcusu olan Sevilay Çelenk çok güzel bir yazı yazdı, onu özellikle tavsiye ederim. Yazının zaten başlığı başlı başına çarpıcı, keşke bu başlığı ben bu yayına atabilmiş olsaydım, o önce davranmış, tebrik ediyorum: “Adresini şaşırmış öfke”. Evet, olay tam da bu. Burada, bu yaşanan sorunlarda, bu sorunların muhatabı Türkiye’ye şu ya da bu nedenle ve şu ya da bu şekilde sığınmış, yerleşmiş ve burada kalan –belki kalmak istemiyor; ama mecburen, başka yerlere gidemediği için kalan– ya da gerçekten burada yaşamayı tercih ettiği için kalan Suriyeli, Afganistanlı ya da başka bir ülkeden, Iraklı ya da Afrika’nın herhangi bir ülkesinden olan insanlar değil. 

Burada bir sorun varsa –ki var, çok sayıda sorun var–, bu sorunun birinci derece sorumlusu siyasî iktidar. Suriye meselesini tekrar, hızlı bir şekilde hatırlayacak olursak: Orada bu sorunun çok hızlı bir şekilde çözüleceği ve Suriye’de Esad rejiminin devrileceği düşünüldü, Şam’da namazlar kılınacağı söylendi ve ardından hüsran yaşandı. Bir de bu arada çok önemli bir husus var, onu ısrarla hatırlatmakta yarar var: Batı’nın müdahale etmesi için belli bir sayıda mültecinin Türkiye’ye ya da başka yerlere gitmesi gerektiği düşünüldü –ki bu politikanın mimarı da o tarihlerde hatırlanacaktır, Ahmet Davutoğlu’ydu– ve bir anlamda teşvik edildi; ama o sayı çoktan aşılmış olmasına rağmen, Batı, o tarihlerde özellikle , Amerika Birleşik Devletleri’nde Obama yönetimi olaya doğrudan müdahil olmadı ve sonuçta bütün fatura Türkiye’ye kesildi. Olayın bir diğer boyutu da şu: Bu kişilerin, sığınmacıların Batı’ya gelmesi, yani Avrupa’ya doğru gitmesi –ki takdir edilecektir ki bunların büyük bir kısmı Avrupa’nın büyük bir yerine gitmeyi tercih eden insanlar–, bunların Avrupa’ya gitmesi Avrupa’yı çok ciddi bir şekilde tedirgin ettiği için, Türkiye’yle pazarlıklar yapıldı ve Türkiye de bu pazarlıklar sonucunda, belli birtakım yardımlar karşılığında, bunların Türkiye’de kalmasını kabul etti. 

Normal şartlarda, Türkiye yıllar önce düştüğü muhalefet şerhiyle kendisinin doğusundan gelen sığınmacılara otomatik olarak mültecilik vermeyi kabul etmiyor, zaten Suriyeliler’in de büyük bir kısmı misafir olarak, geçici olarak, öyle bir statüyle geliyorlar. Ama Türkiye, Batı’dan gelen baskıdan ziyade pazarlıkla, bu kişilerin Türkiye’de kalmasını benimsedi. Burada, özellikle altını çizmemiz gereken husus şu — şu anda Afganistan meselesinde olan da o: Gerek Kabil Havaalanı’nı üstlenme meselesinde, onun güvenliğini ve işletmesini üstlenmeye bu kadar talip olma meselesinde, gerek Afganlar’ın, özellikle genç erkeklerin İran üzerinden Türkiye’ye gelmesinde, bir kayıtsızlık içerisinde davranıyor ve belki de bunun önünü açıyor — bu konuda değişik iddialar var; muhalefet partileri özellikle dile getiriyor, bunların hepsinde temel husus şu: Türkiye’nin artık ne Avrupa Birliği’yle ne de Amerika Birleşik Devletleri’yle, pazarlık ederken elinde çok fazla bir koz kalmadı, hatta hiç kalmadı. Dolayısıyla bu kişiler, bu sığınmacılar, mülteciler –artık adını ne koyarsanız koyun– Türkiye’nin kozu haline geliyorlar ve bunların üzerinden Avrupa Birliği’yle ya da Amerika Birleşik Devletleri’yle, genel olarak Batı’yla ya da daha da genişletirsek dünyayla bunları kullanarak, masaya bu kişileri sürerek pazarlık ediyor, tartışıyor ya da onlara, “Bizim şu, şu, şu yönlerimizi görmeyin, biz de bu kişileri Türkiye’de tutalım” şeklinde çok ciddi pazarlık ediyorlar. Türkiye’nin otoriter bir rejimi bu kadar hâkim kılmasına Batı’nın ses çıkartmaması ya da çıkartıyor gibi yapıp aslında çok da bir şey yapmamasının temelinde, Türkiye’yi mülteciler konusunda, sığınmacılar konusunda rahatsız etmemek var. 

Dolayısıyla burada, Sevilay’ın söylediği gibi adres esas olarak iktidar. İktidara yönelik eleştirilerde, genellikle, bizim daha önce başımıza geldi biliyorsunuz; Medyascope’a ve bana yönelik olarak çok ciddi bir şekilde saldırılar oldu ve bunun gerekçesi, sanki o Afganistan’dan gelenleri biz buraya davet etmişiz, kapıların açılmasını, kontrolsüz göçün olmasını alkışlamışız, desteklemişiz gibi yapıp, bize yönelik çok ciddi saldırılar, hakaretler, küfürler vs. geldi ve gelmeye de devam ediyor. Üzerine bir de yeni bir şey bulmuşlar gibi, halbuki bizim daha ilk günden duyurduğumuz, yurtdışından aldığımız fonları da ekleyerek, sanki biz o fonları alıyor ve bunun karşılığında bunu yapıyormuşuz gibi bir şâibeyi yaydılar ve hâlâ yayanlar var. Mesela, sağda solda çıkan haberler, Afganistan’dan ya da Suriye’den gelenlere atfedilen, büyük bir kısmının yalan ya da abartma olduğunu bildiğimiz haberler… Mesela beni ya da Nevşin Mengü’yü –ki anladığım kadarıyla o da kara listede– etiketleyerek, “Hadi bakalım, memnun musunuz?” diyorlar. 

Bunlar ne derece doğru haberler bilemiyorum — ki çoğunun yalan olduğu, birçok görüntünün başka yerlerde başka zamanlarda kaydedilmiş olduğu çıkıyor, çok ciddi bir dezenformasyonla karşı karşıyayız ve o söylenen şeylerden memnun olmanın hiçbir şekilde mümkün olmadığı da ortada; ama bir başka husus da var ki, o da şu: Tek tek bireylerin –mesela Altındağ’da olduğu gibi– yaptığı birtakım kötülükler, işledikleri birtakım suçlar eğer varsa, bunlar bir gruba dâhilse, diyelim ki Altındağ’da yaşanan bir olayda Suriyeli bazı gençler birilerini bıçakladıysa ve birilerinin ölümüne neden olduysa –iddialar bu yönde–, bu Türkiye’deki tüm Suriyeliler’i suçlu kılmıyor. Aynı şekilde yıllardır buraya gelen, sığınan Suriyeliler’e yönelik olarak yaşanan her türlü istismar, cinsel istismar da var; genç yaşında kadınların evlendirilmesi, ikinci üçüncü eş olarak alınması da var, yok pahasına çalıştırılmaları da var; Bütün bunların, bu yapılan kötülüklerin sorumluları tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olmadığı gibi, bazı sığınmacıların yaptığı yanlışlar da tüm sığınmacılara, göçmenlere atfedilemez. Bunu özellikle vurgulamak lâzım. 

İşte, ayar burada kaçıyor ve Altındağ olayı bizi bu konuda çok ciddi bir şekilde uyarıyor. Pireyi deve yapan çok kişi var; bazı siyasetçiler var, işleri güçleri bu olan, sadece bu konuda konuşan, başka hiçbir şeyi olmayan, bunun prim yaptığını düşünen ve insanların sahici kaygıları üzerinden sörf yapmaya çalışan siyasetçiler var ve bunların sürekli gündeme getirdiği birtakım olaylar var. Bunlar ne derece doğru, ne derece onların resmettiği kadar sahici olaylar, bu apayrı; ama bunu doğrudan bir milletvekili kimliğiyle ya da belediye başkanı kimliğiyle dile getirdiğiniz zaman inandırıcılığınız çok fazla oluyor. Bu olayı, Altındağ olayını ciddiye almak lâzım, çok ciddiye almak lâzım ve burada esas olarak iktidara bakmak ve ona seslenmek lâzım. 

Geçenlerde Kadri’yle bir yayın yaptık biliyorsunuz, izleyenler vardır. Orada mülteciler, sığınmacılar konusunda kentli orta sınıfların kaygılarını dile getirdiklerini söylediğimde, Kadri çok önemli bir şeyin altını çizmişti: Esas tepki aslında AKP-MHP tabanında var; ama onlar çok kendilerini ifade etmedikleri için görülmüyor. Kentli orta sınıflar sosyal medya üzerinden bunu ifade ettikleri için daha görünür oluyor demişti ve bunu da şöyle açıklamıştı: “Bu kişiler, büyük ölçüde AKP-MHP gibi partilerin, iktidar partilerinin daha güçlü olduğu, diyelim ki ekonomik olarak daha geri ilçelerde, mesela İstanbul’un daha varoş tâbir edilen ilçelerine yerleşiyorlar,  Ankara’da da gördüğümüz olayda olduğu gibi –Altındağ’da mesela–, bunlara buralarda daha fazla bir tepki var; ama bu tepkiler sosyal medyaya ve genel olarak medyaya yansımadığı için görülmüyor demişti. Altındağ bize işte bunu gösterdi. Altındağ son yerel seçimde AKP-MHP ortak adayının yüzde 65 civarında oy aldığı bir ilçe ve burada o tepkiyi –tepki demek doğru değil aslında, kendimi düzeltiyorum–, o saldırganlığı yapanların içerisinde herhalde AKP’ye ya da MHP’ye oy vermiş insanların sayısı hayli çoktur; ama şunu da özellikle vurgulamak lâzım: Bu tür konularda siyasî parti ayrımı çok kolaylıkla ortadan kalkabiliyor; işte esas tehlikeli husus da bu. Böyle bir olay üzerinden, yabancı karşıtlığı –tam yabancı karşıtlığı lafı buna ne derece uyar bilemiyorum, çünkü Türkiye’de diyelim ki Batılı yabancıya karşı böyle tepkiler olmuyor–, daha çok ülkenin doğusundan gelen yabancılara karşı oluşan, değişik nedenlerle oluşan alerji, rahatsızlık, partiler-üstü bir rahatsızlık ve dolayısıyla birçok kişiyi, birbirine benzemeyip birçok konuda anlaşamayan kişiyi, kurumu bir arada tutabiliyor. 

Ama bir diğer husus da şu: Sedat Peker’i hatırlayın, Sedat Peker sürekli olarak Türkiye’de iç karışıklıktan bahsetti ve insanları uyardı; “Sokağa çıkmayın” dedi ve orada, esas olarak Kürt meselesi ve bir anlamda da Alevi meselesi akla geldi ve İzmir’de HDP’ye yönelik saldırı bu olayı tekrar gündeme getirdi ya da Konya’da bir Kürt aileye yönelik olarak işlenen katliam aynı şekilde yine bunu akla getirdi. Şimdi, bunların hepsi maalesef Türkiye’nin hep, öteden beri var olan çatışma potansiyelleri. Buralardan karışıklık çıkartmak, yani çok kolay değil ama imkânsız da değil. Değişik tarihlerde bunu Türkiye yaşadı; Türkiye’ye bunu yaşattılar. Şimdi, şu haliyle bakıldığı zaman bu, yabancılara, ülkenin doğusundan gelen yabancılara; Suriyeliler’e, Afganlar’a yönelik tepkiler üzerinden, pekâlâ Türkiye tekrar, zaten istikrarlı olmayan Türkiye iyice güvenlik açısından istikrarsız bir hâle gelebilir. Bunu, hiç akıldan çıkartmamak gerekiyor. Şu anda, görüldüğü kadarıyla, kamuoyu araştırmalarına baktığımız zaman, Türkiye’de yapılacak ilk seçimde Cumhur İttifakı’nın tekrardan kazanması çok mümkün gözükmüyor, hatta hiç mümkün gözükmüyor. Ekonominin durumu başlı başına yeterli; ama onun ötesinde Erdoğan iktidarı Türkiye’ye hiçbir vizyon sunamıyor ve sorunlara çözüm üretemiyor; peş peşe yaşanan felâketler, orada gösterilen acziyet, orman yangınları, sonra seller ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, aynı zamanda tabii ki öncelikle AKP lideri Erdoğan sürekli yayınlara çıkıyor, prompter’dan okuyarak, çanak sorularla, şike sorularla kamuoyuna bir şeyler söylemeye çalışıyor; ama hiçbir heyecan yaratamıyor. Böyle bir ortamdayız. 

İşte böyle bir ortamda, Türkiye’nin bir değişime doğru gittiği bir ortamda, bu tür olayların, Altındağ’da yaşanan türde olayların yaygınlaşma ihtimali, Türkiye’yi nihayet yaşamak üzere olduğu, yakında yaşayacağını düşündüğümüz normalleşme yolundan pekâlâ alabilir. Bunu akılda özellikle tutmak gerekiyor. Var olan kaygıları, şikâyetleri, endişeleri dile getirmek, bunlar üzerinden tartışma yapmak tabii ki çok doğal; herkesin, her vatandaşın hakkı ve keşke bunların özgür bir şekilde, sâkin bir şekilde, çoğulcu bir şekilde tartışılabildiği ortamlar Türkiye’de olabilse. Türkiye’de AKP iktidarı bu ortamı uzun bir süredir tüm Türkiye vatandaşlarının elinden aldı. Büyük ölçüde sosyal medya kaldı ve dünkü yayında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tekrar vurguladığı gibi, iktidar sosyal medyaya da gözünü dikmiş durumda. Bütün bunları düşünerek, olabildiğince serinkanlı, soğukkanlı hareket edip bu konulardaki şikâyetleri, endişeleri, kaygıları dile getirmek gerekiyor; fakat öncelikle buradan hareketle, bu kaygıların üzerinden kotarılmak istenen siyaset yapma yaklaşımlarının tuzağına düşmemek gerekiyor bir yandan; bir diğer yandan da iktidarın Türkiye’nin gerçek sorunlarının konuşulmasını engellemesine ve Türkiye’nin gelmekte olan normalleşmesini geciktirmesine ya da önünü kesmesine imkân sağlayacak yerlere doğru olayların, tepkilerin, rahatsızlıkların gitmemesine çalışmak gerekiyor. Bunun arasındaki ayrımı çok iyi yapmak gerekiyor. 

Yani olay öyle kaba tâbiriyle –mesela bana atfedilen– “Suriyeli sevici ya da Afgan sevici” meselesi değil. Herkesi seviyorum, bunda ne var yani? Afganistanlı’yı da Suriyeli’yi de, insan olduğu için herkesi seviyorum; ama bu, Türkiye’de düzensiz göçün, kontrolsüz göçün doğru olduğunu savunmamız anlamına gelmiyor. Bu konuda eleştireceğimiz kişilerin, kurumların iktidar olduğunun altını çizmemiz gerekiyor; ama iktidarın kapıları sonuna kadar açıp, hatta onların her yere dağılmasını teşvik ettiği, belki de birileriyle anlaşarak bunu bir organizasyon içerisinde yaptığı bir ortamda, gelip de iktidarı bypass edip ya da iktidara kısaca bir değinip, ondan sonra bu kişileri hedef almak… İşte bundan sonra aynı hususta karşı karşıya oluyoruz demektir. 

Bu olaydan rahatsızlık duyan her kişi, kurum ırkçı veya faşist değil; ama bunun üzerinden siyaset yapmaya çalışanların, sürekli bu konuyu gündeme getirip her vesileyle yaşanan her türlü tatsızlık üzerinden çok ciddi büyük çıkışlar yapıp bağıra bağıra konuşarak insanları böyle bir yere teşvik etmeye çalışanların ırkçı ve faşist olduğundan hiçbir şüphem yok. Çoğunu da tanıyorum, onlar da beni tanıyorlar; birbirimizi biliyoruz, yıllardır bu böyle. Buradaki ayrımı herkesin çok iyi yapabilmesi gerekiyor. Dünyanın değişik yerlerinde bunun değişik versiyonlarını yaşadık. Türkiye’de yeni bir versiyon sahneye konulmak isteniyor; tabii ki Batı’da yaşananlarla Türkiye’de yaşananlar aynı değil, ama benzerlikleri çok var, özellikle benzerliklerin en öne çıkanı, aşırı sağcıların ya da ırkçı ya da faşistlerin gündeme ağırlıklarını koymasıyla beraber, merkezde olanların da onlara göre kendilerine ayar vermeye çalışmaları. Buna özellikle dikkat etmek gerekiyor, buna dikkat edilerek yapılan eleştiriler, kaygı ifadeleri, çözüm tartışmalarının hepsi, Türkiye’nin olmayan demokrasisine –diyelim– birer katkıdır. Her vatandaşın böyle bir hakkı vardır; ama bunların üzerinden çıkartılacak olan her türlü hedef gösterici, olayla doğrudan ilgisi olmayan birilerini, sorumluluğu olmayan kişileri hedef alan saldırgan çıkışları hiçbir şekilde kabul etmek mümkün değil. 

Yarın, Kemal Can’la “Haftaya Bakış”ta bunları da konuşacağız; bir de yarın, “Haftaya Bakış”tan önce, saat 14.00’te, Bekir Ağırdır’la ne zamandır yapmadığımız yayını yapacağız, genel olarak Türkiye’yi tartışacağız ve onun içerisinde de tabii ki bu konu da önemli bir yer tutacak. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus