Afganistan: Dokunanı yakan ülke

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Taliban 20 yıl sonra Afganistan’da tekrar iktidara geldi. Bu, ABD başta olmak üzere NATO’nun çok büyük bir başarısızlığı. Zaten bu ülke 1979’dan beri, Sovyetler Birliği, ABD, Suudi Arabistan, Pakistan gibi kendisini kontrol etmek isteyenlerin başını yakıp duruyor.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Dünyanın gündeminde Afganistan var. Ama Afganistan bizim gündemimize daha önceden de geldi; biliyorsunuz, Van’dan, özellikle yasadışı yollarla Türkiye’ye giriş yapan çoğu genç erkekler, Afgan genç erkekler üzerinden zaten Türkiye’nin gündemini ciddi bir şekilde belirlemeye başlamışlardı; ama şimdi dünyanın gündeminde Afganistan var. Zira Taliban, 20 yıl sonra tekrar ülke yönetimini hiç de zorlanmadan, kolaylıkla, ânında ele geçirdi, geri aldı. Kabil’e kadar geldiler. Evet, şu anda fotoğrafta görüyorsunuz, Cumhurbaşkanlığı Sarayı olduğu söyleniyor, burada Taliban’ın tekrar zaferi. Bu fotoğrafa daha sonra tekrar geleceğiz; çünkü burada ilginç bir ayrıntı var, onu da yayının sonlarına doğru tekrar dile getireceğim.

Aslında, Afganistan bazılarımızın gündeminde yıllardır var. Şahsen benim Afganistan olayıyla ilk tanışmam 1978’de –Nisan ayıydı galiba– o tarihlerde bir darbeyle Afganistan’da krallık rejimi devrilmişti ve iddiaya göre Sovyetler Birliği’nin desteğiyle komünist bir rejim inşa olacaktı. O tarihte, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, Sovyetler Birliği yanlılarıyla karşıtları –sol içerisinde tabii ki, sağı katmıyorum– arasında çok ciddi bir tartışma konusuydu Afganistan. Maocular diye bilinen Çin yanlıları işgale karşı çıkarken, Moskova yanlıları da bunun çok iyi bir şey olduğunu, burada kapitalist olmayan bir kalkınmanın inşa edileceğini iddia ettiler. Daha sonra o yönetim kendi içerisinde çatıştı, bir buçuk yıl sonra bir iç darbe oldu, ama yürümedi ve Sovyet Kızıl Ordusu Afganistan’ı işgal etti — yani o yönetimi koruyabilmek için. Çünkü ülkede çok ciddi bir direniş başlamıştı. 

Afgan direnişi olarak yerleşti bu; kabîleler üzerinden, aşîretler üzerinden giden bir şeydi; ama İslâmî bir tonu vardı ve bu İslâmî ton o tarihlerde dile getirilen “Yeşil Kuşak Projesi” –yani özellikle Ortadoğu’da ve Asya’da, ve bir ölçüde de Afrika’da, denetimli bir İslâmîlikle, İslâmî örgütlerle, hareketlerle Sovyetler Birliği’nin yayılmasını engelleme projesi olarak kabaca söylenebilir. O kapsamda çok büyük bir koalisyon oluştu Sovyet işgaline karşı. İşin içerisinde Amerika Birleşik Devletleri tabii ki vardı, CIA tabii ki vardı, Suudi Arabistan vardı. Özellikle Suudi Arabistan olayın finansmanını çok ciddi bir şekilde üstlenmişti. Pakistan ve Pakistan gizli servisi vardı ve hatta Sovyetler Birliği’yle arasındaki stratejik kavga nedeniyle aleni olmasa da Çin’in de bu koalisyonda yer aldığı söylendi; Sovyetler Birliği Afganistan’a çok ciddi bir yatırım yaparken, ABD liderliğindeki diğer güçler de ona karşı yatırım yaptı ve orada o söylenen büyük oyun oynandı; ama baktık ki, ilk başta Sovyetler Birliği çok ciddi bir şekilde kaybetti.

Afganistan’a dokunan yandı derken –öncelikle Sovyetler Birliği’ni kastediyorum–, Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve dağılmasında Afgan savaşının, Kızıl Ordu’nun Afganistan’a girmesinin ve orada yaşadıklarının çok önemli olduğu, hatta belirleyici olduğunu iddia edenler de var; o kadar mıdır emin değilim, ama çok ciddi, çok travmatik bir etkisi oldu. Sovyetler Birliği’nin ve daha sonra yerini alacak olan Rusya’nın ağzı Afganistan’da çok kötü bir şekilde yandı. Daha sonra sıraya diğer ülkeler girdi. Sovyet işgalini sonlandırmak için oraya yatırım yapanların her biri, ayrı ayrı, Afganistan’da çok büyük sorunlarla uğraşmaya başladılar. Şöyle açalım: Sovyet işgaline karşı Afgan mücahitlerinin tek başına yeterli olmayacağı düşünülerek oraya yabancı savaşçılar yollandı — özellikle Arap dünyasından. 

Suudi Arabistan bu olayın başını çekti ve Usame Bin Ladin de zaten en büyük kariyerini böylece inşa etti. Arap dünyasından, ama başka ülkelerden de savaşçılar gitti. Türkiye de vardı bunun içinde; Türkler’in sayısı Araplar’a kıyasla çok yüksek değildi, ama Türkiye’deki İslâmcı hareketler de oradaydı –ki tam da benim İslâmî hareketler çalışmaya başladığım zamana denk düşüyor–, 80 ortalarından itibaren, İslâmî dergilerde orada hayatını kaybetmiş gönüllülerin öyküleri yayılmaya başladı. Arap dünyasından ve diğer İslâm ülkelerinden çok kişi savaştı, döndü, kimisi hayatını kaybetti, kimisi yaralandı, kimisi orada kaldı ve daha sonra oradan bir El Kaide çıktı. Bu arada çok önemli bir ayrıntı var. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki üniversitelerde okuyan Müslüman öğrencilerin Afganistan’ın savaşa gönüllü olarak devşirilmesi için turneler düzenledi Amerikan İstihbarat Teşkilatı, Amerika Birleşik Devletleri, değişik üniversitelerde, kampüslerde… Sonra çoğu ABD tarafından terörist ilan edilen, hatta tutuklanan birtakım İslâmcı şahsiyetler buralarda dolaşıp gençleri cihâda çağırdılar ve bir kısmını iknâ ettiler. 

Sonra ne oldu? Burada yetişen cihadcılar El Kaide üzerinden Suudi Arabistan’ı çok ciddi bir şekilde vurdu. Buradaki savaşı hep destekleyen Pakistan, kendi içerisinde çok ciddi bir istikrarsızlığa tanık oldu ve kendi içerisindeki İslâmî hareketin çok daha güçlenmesine, radikalleşmesine ve mevcut düzeni tehdit etmesine yol açtı ve en önemlisi tabii, Amerika Birleşik Devletleri 11 Eylül 2001 saldırısında –ki daha önce de ABD hedeflerine Ortadoğu’da, Afrika’da saldırılar olmuştu, ama en büyüğü El Kaide tarafından 11 Eylül 2001’de Amerika Birleşik Devletleri topraklarında yaşandı– aslında ana kumanda merkezi Afganistan’dı. Hep Afganistan’da yetişmiş, bir şekilde orada cihad yapmış insanlar, ama daha önemlisi orada ABD destekli, CIA destekli cihad üzerinden kendine bir kariyer inşa etmiş olan insanlardı — “cihad kariyeri” diyelim, Usame Bin Ladin ve arkadaşlarının düzenlediği bir olay. 

Sonuçta bu bir bumerang oldu. Hepsini teker teker vurdu; Sovyetler Birliği’nden sonra herkes sıradaki yerini aldı ve ABD’nin meşhur 11 Eylül saldırısının ardından ilk yaptığı iş Afganistan’ı işgal etmek oldu. Bunun görünürdeki gerekçesi, 11 Eylül saldırılarını yapanları cezalandırmak, yakalamaktı; ama yakalayamadılar. Uzun bir süre, Usame Bin Ladin’i yakalayamadılar. El Kaide’ye çok ciddi darbeler indirdiler; ama El Kaide’ye darbe indirebilmek için Afganistan’daki Taliban rejimini devirdiler. Taliban demişken; Taliban, Afgan iç savaşının ürettiği ilginç bir yapılanma ve tamamen Pakistan organizasyonu bir yapılanma. Şöyle ki, Sovyetler Birliği ülkeyi terk ettikten sonra Afganistan’da değişik mücahit gruplar kimi zaman birbirleriyle çatışarak, kimi zaman ittifak yaparak ülkeyi yönetmeye kalktılar; ama ülkenin ekonomisinin de çok zayıf olması nedeniyle bu hükümetler çok kalıcı olamadı ve bu arada Pakistan’daki birtakım medreselerde örgütlenmiş olan Peştun ağırlıklı –çünkü Afganistan’da çok ciddi bir etnik bölünme de var, ülkenin her yerinde, ülkenin değişik bölgelerinde değişik etnik gruplar öne çıkıyor; Peştunlar daha merkezi olan yerde ve Pakistan’la bir yakınlıkları var– bunlar, o karışıklıkta önce 1994’te Kandahar’da, ardından 96’da Kâbil’de ülkedeki yönetime çok ciddi bir şekilde el koydular ve ülkede bir İslâmî emirlik ilan ettiler. 

Bu İslâmî emirliğe El Kaide yöneticileri de bîat ettiler, onu da biliyoruz; fakat ülkede iç savaş sürdü, Taliban yönetimine rağmen iç savaş sürdü. Özellikle kuzeyde, Peştun olmayan yerlerde, çok ciddi bir direnişle karşılaştılar. Kuzeyde bir ittifak kuruldu ve bu ittifakın en önde gelen isimlerinden Ahmed Şah Mesud, 11 Eylül’den iki gün önce kendilerini Fransa’da yaşayan gazeteciler olarak tanıtan kişiler tarafından, El Kaide militanları tarafından suikasta uğradı ve öldürüldü. Çok detaylara girdiğimin farkındayım; ama acayip bir süreç, bütün bu süreçte sürekli çatışmalar var ve bir yoksulluk var ve değişik güçler tarafından kontrolü ele geçirmek için buraya yapılan yatırımlar var. Bu yatırımların en büyüğü tabii ki, 11 Eylül sonrasında, Ekim’de ABD işgaliyle birlikte oldu. Taliban yönetimine son verildi, burada Hamid Karzai yönetimiyle yeni bir döneme girildi ve bir taraftan Afgan ordusu yeniden inşa edilmeye çalışıldı; ama daha önemlisi, Afganistan’da bir devlet oluşturulmaya çalışıldı –kurumlar vs. –, ama bir yandan Taliban varlığını hep sürdürdü ve bu devlet oluşamadı. 

Bu devletin oluşamamasının en önemli nedenlerinden birisi tabii ki, birincisi, taşıma suyla değirmenin dönmeyeceği; ikincisi, ülkenin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak bir ekonomik hareketliliğin orada olmaması ve çok eski, geleneksel yapıların hâlâ ağırlıklarını çok ciddi bir şekilde sürdürmeleri ve tabii ki bir de çok muazzam bir yolsuzluk, kokuşmuşluk. Devleti inşâ etme sürecinde bile bu yolsuzluklar çok ciddi bir şekilde gündemde oldu ve inşâ bir türlü edilemedi ve nihayet NATO güçleri Afganistan’daki hükümetleri esas olarak Taliban’dan korudu. Türkiye de buna dâhildi; ama daha çok Amerikan ordusu tabii ki ve 14 Nisan 2021’de NATO, 1 Mayıs’a kadar çekileceğini ilan etti, çekilme oldu, Biden yönetimi çekildi, çekilmeyi kabul etti ve Amerikan istihbarat raporları iktidarın altı ay dayanabileceğini söyledi, altı ay bile dayanamadı; yıkıldı, gitti. 

Burada görüyoruz ki, Amerika Birleşik Devletleri ikinci kez bir tokat yedi. Bu kadar 20 yıllık yatırım, üstüne harcanan paralar vs. tam anlamıyla Taliban’ın neredeyse eliyle koymuş gibi devleti geri almasıyla ortaya çıktı ki bütün bunların hepsi; o ordular, şunlar, bunlar, eğitim vs. hepsi boşmuş. Bir çırpıda çöpe gitti. Aslında Biden yönetiminin bundan çok fazla şikâyetçi olduğu söylenemez; bir nevi “benden sonrası tufan” şeklinde bir politika izliyorlar, fakat bu olayın ABD’ye ve müttefiklerine vurduğu bir son darbe de tabii ki şu oldu: İlkin, bu global güç olma iddiasına çok ciddi bir darbe indirdi; ikincisi, onların ipiyle kuyuya inilmeyeceğini gösterdi. Artık Amerikan yönetimi ya da onların işbirlikçilerinin, müttefiklerinin dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir yerel unsurla işbirliği yapabilmesi öyle kolay olmayacaktır. Burada görüyoruz: Yıllarca, mesela en son 20 yıl boyunca ABD’yle, İngiltere’yle, Almanya’yla, orada var olan güçlerle işbirliği yapmış kişilerin büyük bir kısmı, Taliban yönetimi altında, haklı bir şekilde can güvenliklerinden emin değiller, başlarına gelecekleri kestiremiyorlar ve dolayısıyla bu güçlere sığınmaya çalışıyorlar; fakat gördüğümüz kadarıyla –Kâbil Havaalanı’ndaki görüntüler de onu doğruluyor–, seçilerek alınıyor bu kişiler, seçilerek alınıyor, herkes alınmıyor ya da Türkiye gibi üçüncü ülkelere işaret ediliyor; fakat en son Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nihayet yaptığı açıklamaya bakarsak, Türkiye de artık Afganlılar’ın göçüne karşı — ki sayıları iyice artacak ve artık sadece genç erkekler değil; çoluk çocuk, kadın, yaşlı… herkesi kapsayabilecek bir göç söz konusu. Buna karşı Türkiye’nin önleyici tedbirler alacağını Cumhurbaşkanı ilan etti: Duvarlar örülüyor vs.. Böyle bir olay söz konusu. 

Bu tam bir fiyasko, fiyaskonun da ötesinde. Dünyaya çekidüzen verdikleri sanılan, parayla her şeyleri yapabilecekleri sanılan emperyal güçlerin aslında çok da kolay yenilebileceklerini bize gösterdi. Bunun gösterdiği bir diğer husus da, İslâmcılık ve onun değişik tonları, değişik varyantları, değişik eğilimleri, Batı tarafından çok kolaylıkla yönlendirilebilecek, şekil verilebilecek bir tür hamur olarak görüldüler. Değişik yerlerde bu oldu ve sonunda baktık ki belli bir andan itibaren bu güç kendi ayakları üzerinde duruyor, durmaya başlıyor ya da durmaya çalışıyor ve ilk olarak da kendisini buralara getirenlere savaş açıyor. Afganistan bunun çok bâriz bir örneği olarak kayıtlara geçti tekrar tekrar. Dediğim gibi, ilkin 1979’daki Sovyet işgaliyle başlayan ve 90’ların başlarında çekilmesiyle sonlanan bir büyük dönem; ikinci olarak İslamcı mücahit grupların kendi içlerinde ülkeyi yönetir gibi yaptıkları dönem; sonra, Taliban’ın ülkeyi ele aldığı, yönetimi ele geçirdiği dönem; sonra Taliban’sız dönem, şimdi yine Taliban’lı dönem. Burada tabii ki en çok kaybedecek olanın kadınlar olacağını maalesef biliyoruz ve bu konuda şimdiden haberler gelmeye başladı, önümüzdeki günlerde herhalde Afganistan’da en acı haberleri Afgan kadınları hakkında duyacağız gibi gözüküyor ve bunun sorumlusu da her şeyden önce Afganistan’ı bu şekilde kullanıp –aslında kullanamayıp da–, sonra atanların olduğunu görüyoruz. Bu olayın Türkiye’ye ekstradan faturaları da olacağa benziyor — ki tarihsel olarak birtakım şeyler olabilir ama coğrafi olarak Türkiye’nin normal şartlarda Afganistan’la bir ilgisi yok; fakat şimdiden göçlerle bu başladı ve hâlâ masada olan Kâbil Havaalanı’nın korunması meselesi var — açıkçası onun ne olacağını çok bilmiyorum. 

Tekrar şu fotoğrafa dönecek olursam: Eski asker Metin Gürcan, bugün sosyal medyadaki hesabından bu fotoğrafı kullanarak şunu söyledi: Orada diyor ki: “Asker, silahını komutanına ya da şefine, liderine tutmuş.” Daha silahın tetik ya da neyse artık şimdi unuttum, bunu bile bilmeyen bir yapı söz konusu. Normalde askerlikte böyle şeyler olmazmış. Böyle bir yapı aldı ve Afganistan’ın şimdiye kadarki tarihine, yakın tarihine baktığımız zaman, birbirleriyle çatışan, neden çatıştıkları da çok belli olmayan bir yapı söz konusu. Yıllar önce, hiç unutmuyorum, Türkiye’den gitmiş olan bir İslâmcı genç Afganistan anılarını yazmıştı. Orada neye uğradığını şaşırmış. İki Afgan mücahidin birisinin, diğeri köpeğine vurdu diye, tekmeledi diye onu öldürdüğünü anlatıyordu ve kendisi de büyük, ulvî amaçlarla oraya gitmiş, mücahitlere yardımcı olmaya gitmiş birisi olarak neye uğradığını şaşırmış. Orada bambaşka bir şeyin yaşandığını, İslâmcılığın da olduğunu, ama bambaşka bir olayın yaşandığını, bambaşka bir kültürün ve geleneğin olduğunu görmüş. 

Şimdi, böyle bir ülke dünyanın gündemini daha bir süre meşgul edecek; ama sonra ne olacak? Bir şekilde insanlar, “Bâri Taliban biraz ılımlılaşsa, bâri kadınlara az zulmetse” vs. diyerek bir şekilde bunu kabullenecek. Pakistan bu olaydan herhalde memnun; çünkü zamanında Taliban Kuzey İttifakı’na karşı zor durumdayken ona yardıma gitmiş olan bir ülkedir Pakistan. Çin bir şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nin orada tam rezil olmasından –kelimenin gerçek anlamı bu–, rezil olmasından son derece memnun, öyle anlaşılıyor; hatta Türkiye’deki Çin yanlılarının da bu konuda zil takıp oynadıklarını görüyoruz. Sonuçta ne ABD kaybetti diye üzülecek, ne Taliban kazandı diye sevinecek bir durumdayız. Olan Afganistan’ın insanlarına oluyor, bugüne kadar olduğu gibi, bugün de ve bundan sonra da öyle olacağa benziyor ve insanlığın bir ortak utancı ve ayıbı olarak bu olay kayıtlara geçmiş durumda. Kısa, orta vâdede Afganistan için iyi şeyler düşünmek pek mümkün değil; ama burada bir iç savaşın, büyük ölçüde de etnik nedenlere dayalı, etnik farklılıklara dayalı bir iç savaşın ve bölgedeki farklı ülkelerin, farklı hedeflerine de dayalı bir iç savaşın yaşanacağını da kestirmek çok zor değil. Tabii bir başka soru, tıpkı dün olduğu gibi bugün de Taliban yönetiminde yine El Kaide benzeri yapılanmalar burada kendilerine güvenli bir üs bulabilecekler mi? Orada küresel cihad arayışlarının hazırlıklarını yapacaklar mı sorusu da önümüzde duruyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus