İktidar içi iktidar savaşları ve tutmayan Afganistan hesapları

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Erdoğan iktidarı, Batı ile ilişkilerindeki en önemli iki kozunu birden kaybetti ve muhalefetin dediği noktaya geldi: Afganistan’daki askerlerini çekmek zorunda kaldı ve Afganistan’dan geleceklere sınırlarını kapatma kararı aldı. Bu gelişmelerin iktidar içinde giderek tırmanan iktidar savaşlarını ciddi olarak etkilediği de açık.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler. Afganistan’daki Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları geri dönüyor, dönüş başladı. Orada, özellikle Kâbil’deki Hamid Karzai Havaalanı’nın güvenliğinin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kalması düşünülüyordu. Bu plan iptal oldu ve askerler dönmeye başladılar. Baştan beri bunun yanlış bir karar olduğunu söyleyenler sonuçta sevinçliler, ben de bunlardan birisiyim. Birçok kişi –sağduyu diyelim–, “Ne işimiz var Afganistan’da?” sorusunu soruyordu. Herkesin terk ettiği, NATO’nun tüm güçlerinin terk ettiği bir yerde, “Türkiye, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, Türk askerleri ne yapacak? Niye yapacak? Orası çok riskli değil mi?” şeklinde bir dizi soru vardı ve sonuçta bu riskler gözetilerek, Taliban’ın kesinlikle buna izin verilmeyeceğini söylemesinin ardından geri dönüş hızlı bir şekilde başladı, birkaç gün içerisinde de sonlanacağı düşünülüyor. Şimdi, bu iyi bir haber, sevindirici bir haber; ancak iktidar için aynı şekilde sevindirici olduğunu hiç sanmıyorum, çünkü iktidarın, ülkeyi yönetenlerin Afganistan üzerindeki hesaplarının bir ayağında ciddi bir şekilde, orada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin havaalanı üzerinden Afganistan’da varlığını sürdürmesi, bir nevi Batı’nın Afganistan’daki çıkarlarını ya da ilişkilerini, personelini koruma gibi bir görevi, misyonu benimsemesi vardı. 

Bunun en önemli nedeni de artık Türkiye’nin Batı’yla pazarlıklarında elinde çok fazla bir koz kalmamış olması. Dolayısıyla Afganistan böyle bir koz olarak yaratıldı ve en son NATO Zirvesi’nde, biliyorsunuz, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, Amerikan Başkanı Biden ile görüşmesinde en önemli koz olarak bunu ortaya sürdü, NATO’ya böyle bir talepte bulundu ve bu prensip olarak kabul edildi; fakat işler çok hızlı gelişti, Taliban çok hızlı bir şekilde iktidarı devraldı, doğru dürüst savaşmadan devraldı, yani kendisine tepside sunuldu iktidar ve bu hızlı gelişmenin ardından Türk Silahlı Kuvvetleri de hızlı bir şekilde çıkıyor. Şimdi, 16 Ağustos’ta Devlet Bahçeli’nin yazılı bir açıklaması vardı; benim çok önemsediğim bir açıklama, ama kamuoyunda Devlet Bahçeli’nin açıklamalarına karşı bir kayıtsızlık var, bence doğru değil. Burada, Devlet Bahçeli açık bir şekilde Afganistan’daki Türk askerî varlığının altını çiziyordu ve savunuyordu. 

Hatırlatmakta yarar var, diyor ki: “Türkiye’nin Afganistan’daki varlığı meşrûdur, dostânedir, barışçıdır, bu ülkenin istikrar ve güvenliğine destek mâhiyetindedir. Bu nedenle, askerî unsurlarımızın Afganistan’ı terki düşünülemeyecektir.” 16 Ağustos’ta Bahçeli’nin kesin bir şekilde bağlayıcı bu açıklamayı yaptığı sırada, Erdoğan’dan Afganistan’la ilgili herhangi bir bağlayıcı açıklama gelmemişti ve Bahçeli bir nevi ön almıştı; iktidar koalisyonunda Afganistan politikasını bir anlamda dikte etmişti, etmek istemişti en azından. Şimdi, Bahçeli bu açıklamasında, Afganistan’da asker bulundurulmasına karşı çıkan Kılıçdaroğlu’na çok sert sözler ediyor ve “korkaklık” diyor Kılıçdaroğlu’nun yaptığına; “Ya cehaletin ya da cüretkâr korkaklığının sonucudur” diyor ve ardından şöyle devam ediyor: “Afganistan’dan dönmek demek”, ki şu anda yaşanan o, “Anadolu coğrafyasını tehlikeye atmak demektir.” Çok net bir cümle. Yani: “Anadolu’nun savunması Afganistan’dan başlar”. Bunu değişik zamanlarda değişik yerleri zikrederek başka insanlar da söylüyorlardı, Devlet Bahçeli bunu Afganistan’dan başlattı ve şimdi Afganistan’dan çıkıldığına göre, Anadolu coğrafyasını da tehlikeye atmış oluyoruz. 

Çok büyük bir hesabın kısa bir süre içerisinde tutmaması örneği olarak, Türkiye’de ülkeyi yönetenlerin başarısızlıklarına, bir şeyi uzun süreli ve istikrarlı bir şekilde hayata geçirememelerine yeni bir örnek olarak kayda geçmek lâzım bunu. Çok mânîdar bir olay yaşandı. İşte, 16 Ağustos’taki bu kadar vurgulu bir açıklama üzerine, 10 gün bile sürmeden tam burada söylenenin tersi yapıldı ve iktidar muhalefetin dediğine geldi. Bu da neden oldu? Birçok nedeni var tabii, ama artık Taliban orada uluslararası kamuoyu tarafından, devletler tarafından –kamuoyu demeyelim, devletler tarafından– artık bir şekilde kabulleniliyor ve artık Taliban’ın dediği oluyor Afganistan’da. Eskiden şöyle bir hesap yapılmış olabilirdi: “Taliban gelse bile orada Batı, NATO bir baskı unsuru olarak varlığını sürdürecek ve Türk Silahlı Kuvvetleri de bu bağlamda orada varlığını sürdürebilir” şeklinde bir yaklaşım vardı herhalde; ama o yaklaşım kısa süre içerisinde suya düştü. 

Şimdi, Türkiye’nin havaalanını işletmesi, yani sivil olarak Afganistan’da varlık göstermesi söz konusu. Zaten Taliban yönetimi de Türkiye’yi ve başka ülkeleri yatırım için çağırıyor, altyapı yatırımları için çağırıyor. İşin içerisine bir para boyutu, ekonomik boyut giriyor; fakat ortada şöyle bir soru var: Afgan iktidarı, şu hâliyle Taliban bu paraları nereden bulup ödeyecek? Çünkü Afganistan’ın ekonomik olarak durumu çok çok kötü; uzun bir süre, 20 yıl boyunca, başta ABD olmak üzere Batı’nın sübvansiyonlarıyla bir tür, komadaki bir hastanın yaşatılması gibi bir olaydı. Şimdi ne olacak? Taliban bu mâlî yardımları kimlerden nasıl bulacak? Bulabilecek mi? Çok ciddi bir soru işareti bu. 

Bunu bir kenara koyalım, asker meselesini; bir diğer husus da Afgan mülteciler, göçmenler meselesi. Biliyorsunuz, daha Taliban iktidara gelmeden önce Afganistan’dan yüzlerce, binlerce genç erkek –daha çok erkek, tabii ki kadınlar ve yaşlılar da vardı, çocuklar da vardı; ama en çok dikkat çeken, ezici bir çoğunluğunun genç, orta yaşlı erkekler olmasıydı–, kabaca söyleyecek olursak eli silah tutan, tutabilen erkekler olmasıydı ve bu olay Türkiye’de öteden beri varlığını bildiğimiz mülteci rahatsızlığının su yüzüne çıkmasına ve kamuoyunun gündeminde en üst sıralarda yer almasına yol açtı. Milyonlarca Suriyeli mültecinin, sığınmacının geldiği dönemlerde bu tür bir kampanya yürütülmemişti. Çok ilginç, Afganistan olayından sonra, Afganistan’dan gelenlerle birlikte çok ciddi bir kampanya başladı ve toplumun değişik kesimlerinde, siyasî yelpâzenin değişik yerlerinden insanlar bu kampanyada bir ölçüde birleştiler ve tabii ki Afganlar üzerinden başlayan bu kampanya her türlü sığınmacıya yönelik bir kampanyaya dönüştü. Normal şartlarda siyasî iktidar… ki dün bunu “Adını Koyalım”da uzun uzun konuştuk; özellikle Kemal Can, Türkiye’de iktidarın sığınmacılar konusunda, burayı siyaset dışı bir alan olarak tanımlamış olduğunu ve siyasetin buradan yürümesine izin vermediğini söyledi, ama artık Afgan sığınmacılarla birlikte işin rengi değişti ve sığınmacılık meselesi, mülteciler meselesi Türkiye’nin çok ciddi bir şekilde gündemine geldi ve iktidarı çok ciddi bir şekilde sarsacak boyuta geldi. 

Buradaki sorun, Afganlar’ın iktidarı zor durumda bırakıyor olması değil, Afganlar’ın gelmesiyle beraber, sığınmacı meselesinin farklı siyasî kesimlerden kişiler, ama özellikle de kendilerini milliyetçi olarak, Türkçü olarak tanımlayanlar –ki bunların en çarpıcı örneği Öfkeli Genç Türkler– bunlar çok ciddi bir şekilde gündemi belirlemeye başladılar ve iktidarın elindeki çok önemli bir kozu da alıverdiler. Şöyle ki; bir yandan iktidar Afganistan’da asker tutarak Batı’yla ilişkilerini sağlıklı bir şekilde yürütmek isterken, diğer yandan, daha önceki örneklerde olduğu gibi kendi topraklarına mülteci gelmesini istemeyen Batı’nın, özellikle Avrupa Birliği’nin bir tür “güvenli üçüncü ülke”si olmaya hazırlanıyordu — ki Afgan krizi patlak verdiğinde Avrupa’nın bütün önde gelen yöneticileri bunu dile getirdiler ve Türkiye’yi işaret ettiler; Merkel olsun, Macron olsun, Avrupa Birliği temsilcileri olsun, sözcüleri olsun, hep bir şekilde, normalde Türkiye’nin Afganistan’la sınırı olmamasına rağmen, İran’la yapamayacakları şeyi belki Pakistan’la, ama Türkiye’yle de yapmayı kafalarından geçirdiler ve bu da Türkiye’nin, Erdoğan iktidarının son dönemdeki Batı’yla müzâkerelerinde masada en sık kullandığı mülteci kozunu bir kez daha kullanabilme imkânını gündeme getirdi; fakat burada da hesaplar tutmadı, bunun iç politikada çok ciddi bir şekilde gündeme gelmesi, baskın bir hâle gelmesi üzerine siyasî iktidar çok ciddi geri adımlar attı. 

Demin sözünü ettiğim Bahçeli’nin 16 Ağustos tarihli yazılı açıklamasında, bir diğer bölüm askerleri orada tutmayı savunurken, Afganistan’dan gelen, gelmek isteyen, girmek isteyen sığınmacılara izin verilmemesi ve girmiş olanların da tespit edilerek geri yollanması çok vurgulu bir şekilde, net bir şekilde söyleniyordu. İktidarda ilk fireyi Bahçeli verdi, ardından AKP sözcüleri bu konuda konuşmaya başladılar ve AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da çok açık bir şekilde, “Artık daha fazla sığınmacı alamayacağız, alamayız” diye söyledi. Bu da ikinci bir planın suya düşmesi oldu; çünkü birincisi, dış politika gerekleri nedeniyle asker tutulamadı, iç politika gerekleri nedeniyle de Afganistan’dan gelmesi söz konusu sığınmacılara Türkiye’nin kapıları kapatıldı. Nasıl yapılacak? Duvarlar örülüyor, belli ki sınırda çok daha sıkı denetimler olacak ya da ülke içerisinde çok ciddi taramalar olacak ve Afganistan’dan gelenlerin Türkiye’de kalmalarına izin vermeyecek ya da mümkün olduğunca vermemeye çalışacak. Burada iki ciddi başarısızlık söz konusu; özellikle iktidarın Batı’yla ilişkilerinde güvendiği iki silahı birden kaybetmesi söz konusu. 

Şimdi burada başlığa koyduğum iktidar içindeki iktidar savaşları meselesine gelmek istiyorum. Bütün bu olayları biz, iktidarın Batı’yla ilişkilerini idâme ettirebilmesi bağlamında bakıyoruz –ki esas açı tabii ki bu–; fakat bir diğer açı da, iktidar içerisinde ve iktidar çevresinde iyice kızıştığı anlaşılan iktidar savaşları, köşe kapmacalar var ve bunun da en önemli nedeni, tabii ki kamuoyu yoklamalarında Cumhur İttifakı’nın seçim kazanma ihtimâlinin her geçen gün azalması. Dolayısıyla önde gelen ilk seçenek tabii ki Cumhur İttifakı’nın seçimi nasıl kazanabileceği üzerine çalışmak. Birincisi bu; ama bu pek başarılı olabilecek gibi gözükmüyor. Daha önemli bir husus, seçim sonrası, daha doğrusu Erdoğan sonrası dönemde kimin ne olacağı, kimin ne yapacağı, kimin nerelerde duracağı, kimin güçlü bir şekilde ayakta kalabileceği, kiminse siyâseten tasfiye olacağı meselesi söz konusu ve bütün bu olaylar, özellikle Afganistan meselesi, birilerinin güçlenmesine, birilerinin de yıpranmasına neden olabilecek bir olaydı. Şöyle düşünelim: Afganistan’da Türk askerlerinin varlığı… 

Normal şartlarda şöyle düşünülebilir: Orada askerin varlığı, askeri orada tutanın güçleneceği anlamına gelir; bu tabii ki teorik olarak böyle, fakat Afganistan’da Türk askerini barındırıp, orada bulundurup ve o askerin başına bir şeyler gelmesi durumunda, bu faturanın kesileceği yerler de doğrudan o askerlerden birinci derecede sorumlu olanlardır. Dolayısıyla bu olayları, Afganistan’da asker bulundurma ya da Afgan göçmenleri Türkiye’de kabul etme ya da kapıları kapama meselesini sadece dışa yönelik politikalar olarak değil, belki yüksek sesle yapılmayan içerideki tartışmaların, ama bir tür –iktidar içerisindeki “saray oyunları” diyelim– saray oyunlarının birer yansıması olarak görmek gerekir. 

Son dönemde iktidarın birçok konuda attığı ve atamadığı adımları ve özellikle de geri adımları, büyük ölçüde iktidar içerisinde güçlenenler, güç kaybedenler bağlamında değerlendirmek gerekiyor. Geçen bir yayında Abdullah Gül’ün Erdoğan yerine Cumhur İttifakı için aday olması spekülasyonu üzerine yaptığım yayında bunu bir şekilde yorumlamaya çalıştım ve önümüzdeki günlerde bu tür yorumları, analizleri daha fazla yapacağa benziyoruz; çünkü artık bu geminin gitmediği, geminin içerisindeki mürettebat tarafından da artık iyice anlaşılmış durumda ve daha sonrası için hesaplar yapılıyor. İlk akla gelen isimlerden birisi tabii ki Süleyman Soylu; ancak ısrarla söylüyorum –beni yanıltırsa kendisine yanıldığımı da söylerim–, ama artık Süleyman Soylu’nun önümüzdeki dönemde ister Cumhur İttifakı bir sonraki seçimi kazansın –ki bence mümkün değil–, özellikle de seçimi kaybetmesi durumunda oluşacak olan karışıklıkta Süleyman Soylu gibi isimlerin çok da fazla etkili olacağını sanmıyorum; çünkü onların yıpranmışlıkları çok daha fazla göze batacak ve şu anda iktidar içerisinde yer alanlar arasında, önümüzdeki dönemde hâlâ siyâseten etkili olabilecek kişiler, genellikle çok fazla öne çıkmayan, çok fazla yaralanmamış, yıpranmamış kişiler olacak. Dolayısıyla şu anda o kişilerin yıpratılmak istendiğini, rakipleri tarafından –ki rakipler derken muhalefeti kastetmiyorum; kendi, iktidar içerisindeki rakipleri tarafından– yıpratılmak istendikleri kanısındayım. 

İşler çok karışacak; iktidar içindeki iktidar savaşları, muhalefet içerisindeki iktidar savaşları ve iktidar ile muhalefet içerisindeki farklı farklı aktörlerin birbirleriyle savaşları ya da yakınlaşmaları önümüzdeki döneme, Türkiye’de ne zaman olacağını bilmediğimiz o seçim ânına kadar çok daha kafa karıştırıcı ve sürpriz şekilde cereyan edeceğe benziyor. Afganistan olayını da bu anlamda düşünmek gerekiyor. İktidarın en büyük avantajı, Batı’ya kendisinin hâlâ işe yarar bir ülke olduğunu, yönetim olduğunu gösterebilmekti. Bu da özellikle mülteci meselesinde kendini gösteriyordu ve Afganistan’a tâlip olmada da, ordusunu Batı’nın birtakım çıkarları için seferber edebilme imkânıyla kendini gösteriyordu; ama Afganistan’da ikisinde de çok büyük bir hesap hatası yapıldı, hesaplar hayata geçirilemedi. Sonuçta şu anda Erdoğan iktidarının Batı nezdindeki gücünün ya da potansiyelinin iyice zayıflamış olduğunu görüyoruz ve bunu neyle ikame edeceklerini açıkçası şu anda kestiremiyorum. Ekonomisi de güçlü olmayan bir Türkiye, birçok açıdan Batı’ya bağımlı olan Türkiye’nin ve Erdoğan iktidarının önümüzdeki dönemde bu krizleri nasıl aşabileceğinden çok emin değilim ve bu bağlamda da Birleşik Arap Emirlikleri’yle denenen yakınlaşma gibi, birtakım düşmanlarla barışma yoluna gireceğini, bunlarla belli ölçülerde telâfi etmek isteyebileceğini düşünebiliriz. Buna bir şekilde Suudi Arabistan ve hatta Mısır da eklenebilir; çünkü Erdoğan iktidarı ve dolayısıyla tabii Türkiye bunun faturasını ödüyor. Erdoğan iktidarı bu konuda çok ciddi bir şekilde ısrar etti; bazı ülkelerle kapışmakta, sertleşmekte ısrarcı oldu ve şimdi onun faturasının artık ne derece katlanılamaz olduğunu görüp geri adımlar atmaya başlıyor. 

Tekrar, başta değindiğim Bahçeli’nin bu açıklamasını, yani diyor ya, “Afganistan’dan dönmek demek Anadolu coğrafyasını tehlikeye atmak demektir” sözünü tekrar hatırlatmakta yarar var. Askerler döndüğüne göre, Bahçeli’nin bundan sonra nasıl bir pozisyon alacağını, bu konudaki ısrarını sürdürüp sürdürmeyeceğini de göreceğiz ve bunun da Bahçeli-Erdoğan ilişkilerine nasıl yansıyacağını da önümüzdeki dönemde göreceğiz. Bu akşam Amerika Birleşik Devletleri’ndeki akademisyen Halil İbrahim Yenigün’le Taliban üzerine ve Taliban’ın İslamcılık, dünyadaki İslamî hareketler üzerine ne tür etkileri olabileceği konuşacağız, onu da izlemenizi öneririm; çünkü Halil İbrahim gerçekten, İslamcılık konusunda, İslamcı düşünce konusunda ve İslamî hareketler konusunda çok ciddi bir otoritedir. Onunla da buluşmayı temenni ediyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus