Türkiye’nin Osman Kavala’ya borcu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Osman Kavala 1400 gündür özgürlüğünden mahrum. Türkiye’de hukukun üstünlüğü değil de üstünlerin hukukunun geçerli olduğunun bu bariz ve acı örneği kamuoyunun büyük kısmı tarafından kanıksanmış durumda. Halbuki o ve onun gibi mağdurların özgürlüklerinden çalınan her gün tüm toplumdan çalınmış oluyor.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler. Bu sabah kötü, acı bir haberle güne başladık hepimiz. Ferhan Şensoy 70 yaşında, tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Birçok kişi onun hakkında çok güzel şeyler söyledi, söylüyor, söyleyecek. Hepimizin hayatında ayrı yeri olan birisi. Benim kuşağımın, özellikle biz Galatasaray Lisesi’nde okurken, Beyoğlu’nda yatılı okurken, bizim için apayrı bir yeri vardı. Bir kere her şeyden önce bizim mektepliydi, ağabeydi; ama onun dışında, dönem arkadaşımız Rasim Öztekin’in ustasıydı. Rasim’in üzerinden de ayrıca tanır, severdik, bilirdik. Ondan çok şey öğrendik; oyunlarından, televizyonda yaptığı programlardan, kitaplarından, filmlerinden çok şey öğrendik; ama her şeyden önce onun dik bir duruşu vardı. Bugün gördüm, birçok kişi onun sözlerinden de hareketle, “eğilip bükülmediğini” söylemişler, gerçekten öyle birisiydi; Türkiye’nin gurur kaynaklarından birisiydi ve de aynı câmiada yetişmiş bizler için apayrı bir yeri vardı ve şu anda görüyorsunuz, bizim Rasim’den kısa bir süre sonra o da hayatını kaybetti. Rasim’e devretmişti kavuğu, Rasim de ölümünden kısa bir süre önce devretti kavuğu Şevket Çoruh’a ve bu sene Mart ayında, 8 Mart’ta önce Rasim’i kaybettik, ardından abisini, ustasını kaybettik, gerçekten çok acı bir olay; ama Ferhan Şensoy sâhiden çok iyi bir isim bırakıyor ve hep bir şekilde hatırlanacak, bilinecek. Keşke insanlar böyle veda edebilseler ülkelerine, sadece ülkesine değil aynı zamanda genel olarak tüm insanlığa katkılarıyla…, sanat böyle bir şey. Ferhan Şensoy bunu en iyi yapanlardan birisiydi. Rahmet diliyorum, orada, demin fotoğrafta vardı; Münir Özkul, Rasim ve diğerleri, hepsi birlikte bulmuşlardır birbirlerini diye, evet burada görüyorsunuz, Erol Günaydın da var. Çok güzel bir fotoğraf, ne diyelim, üzücü, çok üzücü; ama işte bunu engelleme imkânı yok. Evet, güle güle gitsin Ferhan abimiz, orada Rasim kardeşimize de bizden selam söylesin.

Bugün Osman Kavala konuşacağım; sanatla ilgisi yok ama o da sanata kültüre çok destek vermiş bir iş insanı ve bugün cezaevinde 1400. günü, 1400… Dile kolay. 18 Ekim 2017’de gözaltına alınıp, 1 Kasım 2017’de tutuklanıyor, hükümeti devirmek veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs gibi suçlamalarla. Bir yılan hikâyesi de değil artık bu; bambaşka bir şey. 2017 olduğuna göre neredeyse 4 yıldır cezaevinde, 1400 gün oldu ve Türkiye’nin en önde gelen ayıplarından birisi olarak kayda çoktan geçti. Şu günlerde tekrar tutukluluk hâlinin görüşüleceğini öğrendim; ama Osman Kavala’nın yaşadığı sürecin şöyle bir özelliği var biliyorsunuz: Osman Kavala bir yerden beraat ediyor, bir yerden tahliye oluyor; ama başka bir yerden hemen hızlı bir şekilde bir şeyler uyduruluyor, davaları sonuçlanıyor, başka davalar açılıyor, o açılan davalar başkalarıyla birleştiriliyor — karman çorman bir olay. Elimde dört sayfa var Osman Kavala’nın 2017 Ekim’inden bugüne yaşadığı süreçlerle ilgili: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, Anayasa Mahkemesi kararları, yerel mahkemelerin kararları diye gidip duran bir süreç; casuslukla da suçladılar, Gezi’yi organize etmekle de suçladılar vs.

Bütün bunlar, aslında biliyoruz ki, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel bir meselesi. Ne meselesi var Osman Kavala’yla? Bunun açıkçası tam detaylarını bilmiyorum; ama Osman Kavala’nın bir şekilde, Türkiye’deki iş insanlarının neredeyse ezici bir çoğunluğunun –belki de hepsine yakın sayıda kişinin– yapmadığı bir şeyi yapması: Ülkesini umursaması, ülkesinin sahici sorunlarıyla dertlenmesi ve bu konuda, imkânları ölçüsünde; hem maddî imkânları hem de kişisel olarak kendi zamanından, emeğinden, enerjisinden vererek bir çaba içerisinde olması. Bu anlamıyla Osman Kavala gerçekten, benim tanık olduğum, sahici anlamda sivil toplum insanlarından birisi. Sivil toplum kavramını biz, 1980 Darbesi’nden kısa bir süre sonra duyduk. Murat Belge’nin ve arkadaşlarının Türkiye’yle tanıştırdığı ve hızla benimsenen bir kavramdı. Sonra sivil toplum kuruluşları kavramı geldi. Birçok kurum, kuruluş ve şahıs bu konuda ortaya çıktı ve kendini gösterdi. Bunların içerisinde, diyelim ki 40 yıl, 80’den bu yana 40 yıllık bu süre içerisinde sivil toplum denince akla gelen kuruluşlardan ve şahıslardan bir liste yapılacak olsa, benim ilk aklıma gelen tabii ki İnsan Hakları Derneği’dir, onun yeri apayrıdır, Cumartesi Anneleri’dir, onların direnişi apayrıdır; şahıs olarak da çok kişi var tabii, ama özellikle bu yaşadığı, kendisine yaşatılan 1400 günlük mağduriyetiyle Osman Kavala’dır. 

Osman Kavala’yı tanırım, daha önce de bahsettim. Birlikte çok işler de yaptık; benim TESEV’de araştırmacılık yaptığım dönemde Osman Kavala TESEV’in yönetimindeydi. Orada birlikte bir şeyler de yaptık, çok da tartıştığımızı hatırlıyorum. Daha sonra değişik meselelerle birçok kez karşılaştık. Açık Toplum Vakfı’nın yöneticisiyken, ben de Açık Toplum Vakfı’nın danışma kurulunda uzun bir süre çalıştım gönüllü olarak, bir karşılık almadan çalışıyor danışma kurulu üyeleri. Bütün bu süreçte ve tabii ki eşi Ayşe Buğra, onunla da ayrı bir tanışıklığımız ve dostluğumuz var. Bütün bu süre içerisinde farklı düştüğümüz çok şey oldu, tartıştığımız çok şey oldu; ama her zaman takdir ettiğim bir isimdir. Bugüne kadar onun tutukluluğu boyunca beş yayın yapmışım, belki daha fazladır, ama benim saptadıklarım bunlar; mesela, “Kavala Olayı ve Türkiye Burjuvazisinin Hâli” diye bir yayın yapmışım, bir başka yayın yine burjuva meselesinden, “Osman Kavala’ya Sahip Çıkmayan, Çıkamayan Türk Burjuvazisi” diye bir yayın yapmışım — ki bu gerçekten, Kavala olayı başlı başına Türkiye’deki burjuvazinin ne olduğu ve ne olamadığının sınandığı çok önemli bir eşiktir. Hâlâ öyle, hâlâ, Osman Kavala’ya sahip çıkmama, açıkça sahip çıkmama gibi bir şeyi yapmakta ısrar ediyorlar. Büyük bir ihtimalle Osman Kavala çıktıktan ve Türkiye normalleştikten sonra, kendisi için ne kadar üzüldüklerini falan ayrı ayrı anlatacaklardır; ama tarih bu 1400 günü yazıyor. 

“Hukukun Değil Siyasetin Üstünlüğü” diye bir yayın yapmışım, 24 Aralık 2019’da. AKP iktidarının, AKP’nin kurulduğu andan itibaren “üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü” diye bir sloganı vardı; hâlâ kullanıyorlar mı bilmiyorum, kullanmıyorlardır herhalde, kullanmasalar iyi olur. O söyledikleri şeyin, yani üstünlerin hukuku; burada üstünden kastedilen AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tabii ki esas olarak. Üstünlerin hukukunun yaşandığı en çarpıcı örneklerden birisi Osman Kavala meselesi. Şimdi, bu yayınların ardından; yaptığım yayınların, açık söyleyeyim: Bu yayınların çok büyük ilgi gördüğünü falan sanmıyorum. Normal şartlarda eğer, reyting derdi olan, izlenme derdi olan bir kurum, yani Medyascope ve bir gazeteci, ben olsaydık, bu yayınları bu kadar ısrarla yapmazdık. Çok fazla ilgi görmüyor; hatta çok sayıda da “Yine mi Osman Kavala? Nedir, niye savunuyorsunuz bu adamı?” gibi tepkiler de geliyor. Tam da buna inat olarak zaten, Osman Kavala’yı sürekli gündemde tutmak lâzım. Bugün Türkiye’de otoriter rejimin yaptığı en iyi şey –yani “en iyi” derken, kötü bir şey yapıyor, ama en iyi becerdiği şey–; insanların birtakım haksızlıkları, hukuksuzlukları kanıksamasını sağlaması. Yani, şu duyguyu vermesi: “Yani, söylüyoruz da ne oluyor? Îtiraz ediyoruz da ne oluyor? Sesimizi çıkarıyoruz da ne oluyor” duygusunu çok ciddi bir şekilde yerleştirmesi. Osman Kavala meselesinde de böyle bir inadı var siyasi iktidarın ve özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın. 

Nasıl olsa unutulur; ama unutulmuyor, özellikle Türkiye’de belki unutuluyor ama Batı’da unutulmuyor. Batı’daki kişilerle, meslektaşlarıyla, muadilleriyle yaptığı görüşmelerde en çok karşısına çıkartılan konulardan birisinin Osman Kavala olduğunu biliyoruz; Avrupalı yöneticilerin, Avrupa Birliği’nin ya da Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin yöneticilerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sürekli olarak Osman Kavala’yı hatırlattığını, masaya koyduğunu biliyoruz ve bunun Erdoğan’ı daha da bilediğini anlıyoruz. İlginç bir şey, bir yayında söylemiştim; daha önce, Türkiye’deki birçok kişi, başka ülkelerin vatandaşları oldukları için pazarlıklar sonucunda Erdoğan tarafından serbest bıraktırıldı. Bunlardan en çarpıcısı, mâlûm, Rahip Brunson’dı, Amerikalı rahip Brunson’dı; ama onun dışında bazı, Türk asıllı olmakla birlikte Alman ya da Fransız, başka ülkelerin vatandaşı olan kişiler de oldu ya da genç bir Fransız gazetecilik öğrencisi, Suriye’nin kuzeyinden giriş yaptıktan sonra tutuklanan öğrenci olayında da olduğu gibi, bunları bir tür rehine pazarlığı yaparcasına, Erdoğan’ın Batı’yla yaptığı birtakım pazarlıklar sonucunda bırakılmıştı. Osman Kavala’nın belki de en önemli kusuru Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması. Dolayısıyla burada, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osman Kavala’ya sahip çıkması gerekiyor; işte bunun tam anlamıyla olmaması nedeniyle Osman Kavala 1400 gündür boşu boşuna cezaevinde tutuluyor. 

Ortada çok büyük bir borç var. Kendisi çıktıktan sonra geçmiş olsun dileyerek telâfi edilmeyecek bir borç; ama şunu da özellikle vurgulamak lâzım: Kavala’nın cezaevinde olduğu her gün, ondan çalınan, onun özgürlüğünden çalınan günler olmakla birlikte, aslında bir bütün olarak Türkiye’den çalınan bir şey; bunu idrak etmemizde çok ciddi sorunlar yaşıyoruz ve de demin söylediğim gibi kanıksamış haldeyiz. Yani, şöyle diyoruz: “Gezi Davası’nda zaten beraat etti; ama sonra gördük, bu oldu, bundan da beraat etse, yeni bir dava açarlar” falan gibi bir yaklaşımla, olay tamamen Erdoğan’ın insafına terk edilmiş durumda. Ama bütün bunlara rağmen eğer ülkeyi yönetenler bu haksızlıkta ısrar ediyorsa, inat ediyorsa, sivil toplumun da kendisi için çok çaba sarf etmiş bir kişi adına benzer bir şekilde inat etmesi gerekiyor, ısrar etmesi gerekiyor. Dolayısıyla, benim elimden gelen bu, 1400 günde beş yayın yapmışım, altıncı yayını yapmak ve tekrar tekrar, bu yapılanın haksızlık olduğunu, Osman Kavala olayının o mâlûm, bilinen, “Türkiye’de hiçbir iyilik cezasız kalmaz” gibi o kötü yerleşik durumun bir kanıtı olduğunu ısrarla tekrarlamaktan başka yapabileceğimiz, şu anda, en azından benim yapabileceğim bir şey yok; ama bunu ısrarla söylemek lâzım; ille de ille de bu konuda ısrar etmek lâzım. Tabii ki Türkiye’de hukuksuzluktan mustarip olan, bunun mağduriyetini yaşayan tek kişi Osman Kavala değil; ama Osman Kavala üzerinden Türkiye’deki hukuksuzlukların hepsine birden karşı çıkma imkânımız var, fırsatımız var, bu fırsatı kaçırmamamız gerekiyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus