Alain Gresh Afganistan’ı yazdı: Bozgun bozgun üstüne

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Kâbil düştü ve ABD’nin yirmi yıl boyunca finanse edip eğittiği Afgan ordusunu Taliban’ın silip süpürmesine birkaç hafta yetmiş oldu. Hatırlatmak gerekirse, Kızıl Ordu’nun çekilmesinden sonra komünist rejim üç sene kalmıştı. Ama Afgan felâketi, noktasal bir bozgunun ötesinde, “terörizme karşı savaş”taki fiyaskoyu gösteriyor. Alain Gresh’in ORIENT XXI’deki yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

1988 ilkbaharında Kâbil’de bir toplantıdaydık. Komünist Parti Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un ağzından, Sovyetler Birliği’nin Aralık 1979’da birliklerini sokmuş olduğu Afganistan’dan tektaraflı olarak çekildiği açıklanıyordu. Rejim ilk kez çoğunluğu Batı’dan gelmiş olan ve Afganistan’ın tarihi ve kültürü üzerine bilgileri tehlikeli bir biçimde sıfıra yakın 150 yabancı gazeteciye açılıyordu. Gazetecilerin bildiklerinin özeti ilkel bir önermeden ibaretti: Bu savaş, zafer hâlesine bürünmüş Mücahitler ile, 27 Nisan 1978’de iktidarı ele geçirmiş Sovyet kuklası bir komünist parti olan Demokratik Halk Partisi arasındaydı.

Akşam, sokağa çıkma yasağı başlamadan bir saat önce otele geldiğimizde, bizi davet eden Amerikalı maslahatgüzar elindeki genelkurmay haritalarını göstererek büyük bir zafer arifesindeki bir generalin kendinden eminliğiyle, son Sovyet askeri gider gitmez ayaklanmacıların Kâbil’i nasıl ele geçireceklerini ayrıntılarıyla anlatıyordu. Anlatılan kesinliklerden güç alarak bu “haber”lerden büyülenen gazeteciler, şehirdeki bir ırmağa devrilmiş bir tankın görüntüsü gibi, rejimin ayağının kaydığını tartışmasız bir biçimde ispatlayacak ve SSCB’nin bu tartışılmaz bozgununun simgesi olabilecek bir görüntü arayışıyla başkent sokaklarına dağılıyorlardı.

O dönemde Afgan kadınların geleceği hiç kimsenin umurunda değildi. Halbuki, başkentteki kadınların yarısı, ancak gözleri görülebilecek şekilde tepeden tırnağa çarşaflıydı (çador); bakanlıklar ve idare binalarında bu kadınlarla karşılaşılıyordu. O sırada en azından büyük şehirlerde eğitime erişimleri vardı.

İyilik ile Kötülük arasındaki bir Batı/Doğu yüzleşmesine indirgenen bu çatışma, İki Büyük’ten başka aktörler içermekteydi yine de. Çok bölünmüş olan ve içinde bir sürü akım bulunan Afgan Komünist Partisi’nin etkisi sınırlıydı, ama “modern” katmanlarda –bilhassa subaylarla askerlerde– ve azınlıklar arasında gerçekten etkiliydi; alaşağı edilen devlet başkanı Muhammed Davud Han’la kusursuz ilişkileri olan Sovyetler’in olurunu almadan iktidarı fethetmeye partiyi iten de bu olmuştu. O dönemde hareketin bazı kadrolarıyla tanışmış ve iktidarı dövüşmeden bırakmama yönündeki azimlerini görmüştüm.

“Rus kanı akıtmak”

Afgan direnişi bir sürü gruba bölünmüştü ve radikal eğilimler (o sırada henüz cihadcı denmiyordu onlara) savaşla ve Kızıl Ordu’nun cinayetleriyle günden güne kuvvetlenmişlerdi. Fakat ABD Başkanı Reagan ve Batılılar’a göre, “Kötülük İmparatorluğu’na kafa tutan özgürlük savaşçıları”ydı bunlar; şövalyelerin tüm meziyetlerini hâizlerdi, geleneksel giysileri içinde ne kadar heyecan vericiydiler.

1995’te yayımlanan bir kitapta (1), Amerikalı gazeteci Selig S. Harrison ile Birleşmiş Milletler’in Afganistan’daki arabulucusu, Ekvador’un eski dışişleri bakanı Diego Cordovez şöyle yazıyorlardı: “Her ne kadar kötü adam Moskova idiyse de, bu hikâyede kahraman yoktu”. Oysa Washington’a göre, “Rus kanı akıtmak için, kalan son Afgan’a kadar dövüşmek” gerekmekteydi. Bu strateji 1980’de, daha sonra Başkan Ronald Reagan’ın yönetim kadrosuna katılacak olan genç bir araştırmacı, Francis Fukuyama tarafından, henüz Tarihin Sonu ve Son İnsan (çev: Zülfü Dicleli, Profil Kitap, 2016; The End of History and the Last Man, 1992) adlı kitabıyla meşhur olmadığı bir zamanda tanımlanmıştı. Ak-karacı bir mantık adına, yıllar boyunca ABD, Kızıl Ordu’nun Afganistan’dan çekilişinin barışçıl bir geçiş süreciyle gerçekleşmesini sağlamak için girişilen çabaları boşa çıkaracaktı.

Amerikalı strateji uzmanlarının –sadece onların da değil– Afganistan’a Sovyet müdahalesini önüne geçilmez bir yayılmacılığın –dünyanın fethinin bir basamağı olarak sıcak denizlere erişim arayışının– kanıtı gibi yorumladıkları doğrudur. Gözünden hiçbir şey kaçmayan filozof Jean-François Revel, “totalitarizmin tamama ermiş modeli ve güncel varyantı olan komünizme, iç düşmanların o en amansızına” karşı mücadele etmekten âciz demokrasilerin sonunu ilan etmekteydi.

CİHADCILIK FABRİKASI

Oysa o “tamama ermiş model”in birkaç yıllık ömrü vardı ve Kızıl Ordu tanklarının Şanzelize’ye sökün edecek hâli kalmamıştı (2). Washington tarafından finanse edilen savaşın, zaten can çekişen bir sistemin çöküşünde çok ağırlığı olmamıştı; ama ABD ile Pakistan’ın öncelikli biçimde mâlî kaynak sağladığı, isyancıların en aşırılık yanlısı fraksiyonlarına umulmadık bir kuvvet vermişti: En iyi dövüşenler onlar değil miydi? O uzun ve câniyâne çarpışmanın uzantısı olarak Afgan ve Arap bir cihadcı kuşağı yetişecek, daha sonra da 11 Eylül 2001 saldırılarıyla göreceğimiz gibi ABD’ye karşı dönecekti. Kimilerinin inanmak istediği gibi El Kaide’yi Washington yaratmamışsa da körlüğüyle katkıda bulunmuştu ona (3).

O 1988 ilkbaharındaki Kâbil’e dönelim. Amerikalı diplomatın yanılgısının aksine, rejim Kızıl Ordu’nun gidişinden sonra üç yıl yerinde kaldı ve Washington tarafından yerleştirilen Afgan iktidarından daha iyi direndi. Rejimi devirebilmek için, Sovyetler Birliği’nin mirasını devralan Rusya’nın dünkü müttefiklerine artık silah vermeme kararı alması ve bugüne kadar savaşın bütün evrelerinde yerini koruyan Özbek kökenli General Abdül Raşid Dostum’un ayrılması gerekmişti. Sonuç, yıllarca süren bir iç savaş ve büyük ölçüde ABD müttefiki Pakistan tarafından finanse edilip desteklenen o “din öğrencileri”nin, Taliban’ın güç kazanmasıdır. Taliban farklı mücahit grupları arasında süren iç savaşa son verir, 1996’da Kâbil’i ele geçirir, bir taassup rejimi yerleştirir ve Usame Bin Ladin’e güvenli bir üs sağlar. Fakat Washington için, Soğuk Savaş da bittiğine göre, Afganistan artık bir öncelik olmaktan çıkmıştır bile. Bazen Amerikan istilâsını haklı göstermek için zikredilen Afgan kadınların yazgısı ise çabucak unutulmuştur (4).

BOŞA DÖNEN ÇARK: “Terörizme karşı savaş”

Bununla birlikte, 11 Eylül’den sonra ABD yeni bir haçlı seferine, “terörizme karşı savaş”a atıldı ve ülkeyi istilâ etti. Ama Amerikalılar da Sovyetler gibi ne sonu ne zafer umudu görünen bir çatışmaya batacaktı. “Nokta saldırıları”nda, Talibanlar’ın yanında çok sayıda masum öldürülüyordu; saldırıların kışkırttığı misillemeler sivilleri esirgemiyordu; “ortalığın yatışması” ise git gide daha fazla Afgan’ı sürgüne ya da büyük şehirlere itiyordu.

Demokrasiyi yeniden kurma vaatleri ise kâğıt üzerinde kalıyordu. 2002’den itibaren İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rigths Watch) yazdığına göre, “ABD’nin Taliban’ı Kasım 2001’de kovmasından itibaren, Afganlar’a yeni bir demokrasi çağı ve kişi haklarına saygı sözü verilmişti… Oysa besledikleri umutlar boşa çıkmıştır” (5).

Yurtdışından dayatılmış, aralarında bölünmüş ve yolsuzluk peşinde, işledikleri insan hakları ihlâlleri geniş ölçüde belgelenmiş (6) milislere bağımlı olan yeni yöneticilerin ABD yardakçıları olduğu çabucak belirmiş, önce ilk dirençlere, sonra da ilk baskılara yol açmıştı. Kızıl Ordu’nun yaşamış olduğuna benzer bir sonsuz çarktı bu.

İmparatorlukların sonu ve kazananı olmayan savaşlar

Sovyet ve Amerikan müdahalelerinden hayli önce, 1969’da bir Afgan akademisyen ülkesini takdim eden ufak bir broşür yazıyordu: “Afganlar’ın en önemli özelliklerinden biri, gemlenemeyen bağımsızlık sevgileridir. Afganlar başlarına gelen bahtsızlıkları ya da yoksulluğu sabırla kabul edeceklerdir, ama ne kadar aydınlanmış ve ilerici olursa olsun hiçbir yabancı güçle barıştırılamazlar.” Yakın tarihte üç kez, 1842’de, 1881’de ve 1919’da, Britanya İmparatorluğu bunun feci tecrübesini yaşayacaktır. İlk ikisinde, Kraliyet’in mücevheri Hindistan’ı tehdit eden Çar’ın Asya’daki ileri hamlelerinin “önüne geçmek”; üçüncü defada ise bu ülkedeki sömürgecilik karşıtı milliyetçi hareketin gelişmesinin önünde durmak söz konusu olmuştur. SSCB “emperyalist entrikalar”ın önüne geçmek için şansını daha sonra deneyecektir; bugün ise, terörizmin ezilmesinin gerekmesi adına tarihinde giriştiği en uzun savaşın sonrasında, çekilen ABD’dir.

19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başında imparatorlukların yaşadığı aksiliklerin, yeryüzünde hâlâ onların tahakkümü geçerli olduğu için müstesna bir tarafı vardı; peşinden gelen bozgunlar ise özellikle bizatihi imparatorluk fikrinin ölümünü ve vaktiyle “rüştünü ispat etmemiş halklar” diye nitelenen o halkların ulusal bağımsızlığının zaferini teyit ederler.

Kısa süre önce Washington’daki saygın Center for Strategic & International Studies tarafından çıkarılan bir dökümde, kurumun baş analistlerinden Antony Cordesman’ın tespiti şudur: “Savaşın maliyeti ve bunun açık ve tutarlı hiçbir stratejik gerekçesinin bulunmadığı göz önüne alındığında, ABD’nin yirmi yıl sürecek bir çatışmaya girmeyi haklı gösterecek hiçbir stratejik önceliğine dahil olmayan bir çatışmaya neden kaynak harcadığı hiç belli değildir” (7).

Halbuki Afganistan’a müdahaleyi iyi makyajlayan bir “stratejik öncelik” olmuştur: “Terörizme karşı savaş” — ve bununla, Fransa hükümetinin de içinde bulunduğu çok sayıda hükümet ittifak etmiştir (baştaki tereddütlerden sonra). Bu “yirmi yıl savaşı” (8) yeryüzünün dört bucağındaki her çatışmayı, her ayaklanmayı, her îtirâzı, Kötülüğe karşı, ele geçirilemeyen ve yok edilemeyen bir hayâlî varlığa karşı bir âhir zaman mücadelesi kapsamında görmektedir: Terörizme karşı. Oysa bu bir “düşman” değildir, tarihi katetmiş olan bir eylem biçimidir — anarşizm, Siyonizm, İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA), Bask ETA’sı ya da El Kaide gibi muhtelif hareketler tarafından, ama aynı zamanda devletler (Cezayir’de Fransa ya da Ortadoğu’da İsrail) tarafından da –ki bunlardan çok daha az bahsedilir– kullanılmıştır. Bunun yakında ortadan kalkacağı da kuşkuludur.

Dolayısıyla ABD’nin Afganistan’daki bozgunu, her şeyden önce, şu kazananı olmayan savaşlardan birinin fiyaskosunu tescil etmektedir; ve de o savaşların, Sahel’den Kürdistan’a kadar, Filistin’den Yemen’e kadar, çarpıştıklarını iddia ettikleri güçleri besleyen farklı tarzlarını… Bundan dersler çıkarmamız için ne kadar zaman gerekecek?

NOTLAR:

1. Out of Afghanistan. The Inside Story of the Soviet Withdrawal, Oxford University Press, 1995.

2. Pierre Antilogus ve Philippe Treticak, Bienvenue à l’Armée rouge, Lattès, 1984. Bu kitapta, kuşkusuz mizahî bir yaklaşımla, Sovyet tanklarının kaçınılmaz gelişine ve elbette “işbirlikçiler”e hazır olmaya çağrılıyordu Fransa.

3. Alain Gresh, « La guerre de mille ans », Le Monde diplomatique, Eylül 2004.

4. Bkz. Christine Delphy, « Une guerre pour les femmes afghanes ? », Nouvelles Questions féministes, 2002/1 (c. 21), s.98-109.

5. «All Our Hopes Are Crushed », Human Rights Watch (HWR) raporu, Washington, Kasım 2002.

6. Bkz. Laurence Jourdan, « Crimes impunis en Afghanistan », Le Monde diplomatique, Aralık 2002.

7. Learning from the War : “Who Lost Afghanistan ?” versus Learning “Why We Lost”, Washington, 9 Ağustos 2021.

8. Bkz. Marc Hecker ve Élie Tenenbaum, La Guerre de vingt ans. Djihadisme et contre-terrorisme au XXIe siècle, Robert Laffont, 2021. Şu yirmi yıl boyunca uygulamaya konulan stratejilerin titiz ve berrak bir hatırlatması; yazarların tüm analizlerini paylaşmak zorunda olunmasa da, hayli dengeli ve nüanslı bir çalışmadır.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus