Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş: Erdoğan’ın Amok koşucusu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş, Yargıtay binası açılışındaki görüntüyü eleştirenlere “İnanç insan ile Allah arasında olsun, ticarete, siyasete, yargıya yansımasın diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar!” diye cevap verip laikliğe açıkça meydan okudu. Prof. Erbaş’ın bu ve benzeri çıkışlarını Erdoğan iktidarının krizinden bağımsız değerlendirmek mümkün mü?

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı 

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Diyânet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş’tan bahsedeceğim ama; aslında iktidardan, Erdoğan iktidarından bahsetmek istiyorum. Daha önce de defalarca bu konuyu, Diyânet’i ve Ali Erbaş’ı ele aldım. Aslında normal şartlarda bakıldığı zaman, Ali Erbaş, Türkiye’de benim tanık olduğum, çoğunu da şahsen tanıdığım son dönemin Diyânet İşleri başkanları içerisinde bence en zayıfı, en düşük profillisi; ama hepsinden daha fazla öne çıkan bir isim oldu — ilginç bir olay. Mehmet Nuri Yılmaz’ı hatırlarım; o, AKP öncesi dönemlerde devletin en güvendiği isimlerden birisiydi, ama bayağı etkili bir şekilde Diyânet’i kontrol ederdi. Ardından, AKP iktidarıyla beraber gelenlerden Ali Bardakoğlu ve Mehmet Görmez’in ikisi de profesör; bunların ikisinin de apayrı bir özelliği vardı: Konularına çok daha hâkim kişilerdi ve siyasî konulara çok fazla girmemeye çalışırlardı. Ali Erbaş bu konuda hayli iddialı, öne çıkıyor. Sürekli birtakım açıklamalar yaparak gündeme giriyor. Onun gündeme girme halleri, aslında din adına konuşma iddiasındaki değişik birtakım şahısların sosyal medya üzerindeki paylaşımlarını hatırlatıyor — ilginç bir olay. 

Koca Diyânet’in başındaki kişinin; binlerce insanın çalıştığı, bütün câmileri kontrol eden, acayip bir bütçesi olan bir kurumun başındaki kişinin yaptığı açıklamalar, herhangi bir yerde, en fazla çevresinde yüz kişi, beş yüz kişi –diyelim ki on bin kişi– olan, kendi kendilerine sıfatlar atfeden birtakım insanların çıkışlarıyla aynı şekilde tepki alıyor. Yani Diyânet İşleri Başkanlığı’nın eski tâbirle “bir ağırlığı vardı”; ama Ali Erbaş o ağırlığın üzerinden bu makamı bayağı ciddi bir şekilde hafifletiyor. 

En son açıklamasına baktığımız zaman, ne oldu? Bir Yargıtay binasının açılış fotoğrafı yansıdı, görüyorsunuz: Orada Diyânet İşleri Başkanı var, Yargıtay Başkanı var ve Erdoğan var. Bu fotoğraf üzerine bayağı bir lâf edildi; aslında çok lâf edilebilecek bir fotoğraf. Sosyal bilimlerde din-devlet ilişkisi üzerine çalışma yapan ve yapacak olan kişilerin kitaplarına, Türkiye üzerine, hatta dünya çapında da olabilir, İslâm ve devlet ilişkisi üzerine çok güzel kapak fotoğrafı olabilecek bir şey. Benim de yıllardır üzerinde çalıştığım bir konu olduğu için, açıkçası böyle her şeyi özetleyen bir fotoğrafla uzun zamandır karşılaşmadım; gerçekten çok çarpıcı ve bu fotoğraf üzerine söylenenlerden hareketle Ali Erbaş yine birtakım çıkışlar yaptı, itirazları ya da eleştirileri eleştirdi. 

Ne diyor? Hızlıca okuyayım: “Îtikadî açıdan Batı merkezli din anlayışlarının sonucu olarak neşet eden ve dünyayı etkileyen deizm, ateizm ve nihilizm gibi akımların îtikadî alanda yaşanan kaotik olayın da etkisiyle İslam dünyasında, coğrafyasında karşılık bulması, üzerinde durulması gereken hususlardandır. Bu sorunu tetikleyen en önemli olgu, dinin yaşanan hayatta irtibatının bilerek zayıflatılmasıdır.” Yani diyor ki Ali Erbaş, dinin yaşanan hayatla ilişkisi koparılınca gençler deist, ateist, nihilist vs. oluyor ve devam ediyor: “Hani inanç sokakta olmasın, mahallede olmasın, insanın içinde olsun diye bir anlayış var ya; inanç işte insan ile Allah arasında olsun, evine yansımasın, ticaretine yansımasın, siyasetine yansımasın, adaletine, yargısına yansımasın diyorlar. Görüyorsunuz ya, ortalığı ayağa kaldırıyorlar, inançtan ayıklansın oralar, âdeta bu düşünce insanlığı bu noktaya getirmektedir.” Yani, şunu söylüyor Ali Erbaş: “Din Allah’la insan arasında olsun, siyasete yansımasın” vs. diyenler bunu başardıkları ölçüde, gençler deizme, ateizme, nihilizme kapılıyorlar. Dolayısıyla bizim tekrar dini sokağa, siyasete, yargıya, her yere yansıtmamız lâzım ki insanlar deizmden, ateizmden ve nihilizmden uzak dursun. 

Bir kere, öncelikle bu, olayı tam tersine çevirmek… Bugün Türkiye’de deizm, ateizm, nihilizm gibi konular bu kadar çok konuşuluyorsa, bundan doğrudan Türkiye’de dindar nesil yetiştirme iddiasındaki bir iktidarın bulunması ve bu iktidarın da dini yukarıdan aşağıya devlet eliyle hayatın her alanına yaymaya çalışması ve bunu yaparken de Ali Erbaş gibi isimleri öne koşmasıyla oluyor. Yani, din hayattan çekildiği için insanlar, gençler özellikle, deist, ateist, ya da nihilizme yönelmiyorlar; tam tersine, dinin bu kadar her yere, her şeye müdâhale etmesine; daha doğrusu devletin dini kullanarak müdâhale etmesine tepkilerin bunda çok daha etkili olduğu kanısındayım. Tabii ki bu arada sosyal medyanın gelişmesi, küreselleşme vs. gibi birçok boyut var; fakat Diyânet İşleri Başkanı aslında bir özeleştiri vermesi gerekirken, örneğin en son ne yaptı? “Kabuklu deniz ürünleri yenemez, haramdır” dedi ve birçok insan da, “Hangi çağda yaşıyoruz?” diye başlayan cümleler kurdular. Diyânet İşleri Başkanı’nın perspektifine göre, midyenin, istiridyenin vs. yenmeyeceğini söyleyerek gençleri deizmden, ateizmden ve nihilizmden uzak tutmaya çalışıyor. Buna, “Ya, ne alâkası var? Bu konuların artık geride kalması gerekir” diyenler de, insanları deizme, ateizme, nihilizme sevk ediyorlar. Olay böyle bir basitlikte seyrediyor. Tam anlamıyla gerçeği ters yüz etme çabası aslında Ali Erbaş’ın yapmaya çalıştığı. Bu Diyânet olduğu müddetçe, bu perspektif olduğu müddetçe, Türkiye’de gençlerin dinden uzaklaşması vs. gibi olgulardan daha çok şikâyet edilir. 

Hatırlanacaktır; Türkiye’de ve dünyada, ama özellikle Türkiye’de dinî hareketlerin yükselmesi, İslâmî hareketlerin yükselmesi, cemaatlerin güçlenmesi, her türden İslâmcılığın yükselmesi, daha çok devletin din alanına müdâhalesine tepki olarak gelişti. Yani devletin, devlet eliyle dini sokaktan, kamusal alandan çıkartma çabasına tepki olarak gelişti. Örneğin bir başörtüsü yasağı, imam-hatiplere yapılanlar büyük ölçüde ters tepti. Şimdi, bunun bir başka versiyonunu yaşıyoruz; devlet eliyle dinin yukarıdan aşağıya topluma dayatılması, enjekte edilmesi çabası var ve bunun tepkisinde de, özellikle gençlerde birtakım arayışlar çıkıyor. Dolayısıyla, öncelikle olayı böyle tanımlamakta yarar olduğu kanısındayım. Diyânet İşleri Başkanı, Türkiye’de kendisinin de birinci derecede sorumlu olduğu ve rahatsız olduğu bir olgudan kendini de ayıklayarak –tabii adına hareket ettiği devleti de ayıklayarak–, başka bilinmeyen birtakım güçleri sayıyor. 

Ne diyor? “Batı merkezli din anlayışlarının sonucu olarak” diyor — hiç alâkası yok. Batı merkezli din anlayışları Türkiye’de hep vardı; hatta büyük ölçüde devlet eliyle bu topluma da dayatılıyordu; ama tam tersine Türkiye’de, bir zamanların tâbiriyle “dinî uyanış” denen olaylar yaşandı. Şimdi, dinî uyanışın yerini başka bir şey alıyorsa, burada özellikle sorgulanması gereken toplum değil, gençler değil, devletin dini bir sopa gibi kullanma anlayışında olanlara bakmak gerekiyor; ama işin bir diğer boyutu da şu: İşin doğrudan siyasî boyutu da, işte, bu başlığa çıkardığım “Amok Koşucusu” hikâyesi. “Amok Koşucusu” tabii çok istisnâî bir terim. Malezya gibi ülkelerde, Asya’da olan bir olay, esas olarak kökeni orada. Stefan Zweig’ın bu konuda bir öyküsü var ve öyküsünde de uzun uzun bunu anlatıyor; “Bir çılgınlık hâli, bir tür kuduz gibidir, ölüm saçan bir salgındır. Basit bir alkol zehirlenmesiyle kıyaslanamayacak kadar anlamsız bir saplantıdır. Birkaç vaka incelemiştim” diye devam ediyor (Amok Koşucusu, çev: Gamze Varım, İş Bankası Kültür Yay., 2016). Biz bunu aslında, bir tür cinnet hâli olarak kullanıyoruz. Dünyanın birçok yerinde “Amok Koşucusu” bu tür bir benzetme olarak kullanılıyor. Artık ne yapacağını bilemeyen insanın çılgın bir şekilde sağa sola saldırması ve bunun sonucunda da kendisini kaybetmesi, yani yıkılıp kalması. Tabii, bu arada, o saldırıdan insanların etkilenmesi olayı söz konusu. 

Burada Ali Erbaş’ın yaptığı bir ölçüde, Türkiye’de artık mîâdını dolduran, tükenen bir siyasî iktidarı koruma amaçlı olarak siyasetin dilinin alabildiğine İslâmîleştirilmesi, dinselleştirilmesi çabası var — bu çılgınca bir şey. Yani şu anda Türkiye’de AKP iktidarının derdine derman olacak şey, dilini daha da İslâmîleştirmek, dinselleştirmek mi? Dindar insanlar AKP’yi seviyorlarsa, Erdoğan’ı seviyorlarsa zaten ona oy veriyorlar ve burada dindar insanların dinsel açıdan herhangi bir şikâyetleri olduğunu sanmıyorum. Burada esas olarak daha sosyo-politik birtakım meseleler var, ekonomik meseleler var ve bir tükenmişlik var: Erdoğan iktidarı artık tükeniyor, her geçen gün tükeniyor; fakat bu tükenişi engellemek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyor ve özellikle son dönemde din hususunun alabildiğine öne çıktığını görüyoruz: Ayasofya’nın câmi olarak ibâdete açılması, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması, şimdi de Yargıtay binasında verilen bu görüntüler ve ardından Diyânet İşleri Başkanı’nın ağzından, Diyânet İşleri Başkanı üzerinden açık bir şekilde laikliğe savaş açılması. Çünkü orada söylediği, tanımladığı şey: “İnsanlar din ve inanç adalete girmesin, yargıya girmesin, siyasete girmesin” diyorlar derken, laikliği eleştiriyor. 

Her şeye rağmen hâlâ laik olan bir devletin en önemli kurumlarından birinin başındaki bir kişi –kendi özelliği sadece atanmış olması, onu herhangi bir şekilde Türkiye’deki cemaatler seçmedi ya da ilâhiyatçılar seçmedi, Recep Tayyip Erdoğan tarafından atanmış bir kişi–,kendisine yönelik bir eleştiriye cevap verirken Türkiye’nin bunca yıllık bir laiklik deneyimini çok kolay bir şekilde harcadığını sanıyor. Halbuki burada yaptığı, aslında Erdoğan iktidarının gitmesini geciktirmek konusunda elinden geleni yapmaya çalışmak ve bu anlamda bir “Amok Koşucusu” gibi, Erdoğan adına koşuyor; çünkü Ali Erbaş bugün var yarın yok, büyük bir ihtimalle görevi bittiği andan itibaren insanlar adını unutacaklar. Hatırlanacaktır, ilk dönemlerinde, ben her seferinde, “Ya, Diyânet İşleri Başkanı’nın adı neydi?” diye Google’a bakardım ve bunu da yayınlarda söylemiştim; ama iktidarı koruma adına kendini o kadar cansipârâne öne attı ki, sonunda adını en azından öğrenebildik; ama baktığımız zaman, burada yaptığı tamamen siyasî iktidarı korumak için kendini bir tür savaşçı gibi ortaya atmak. 

Bu yaptıklarından dolayı AKP’nin oyu artar mı? Ayasofya’yı tekrar ibâdete açtığı için, İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığı için, laikliği böyle çok âmiyâne tâbirlerle şey karaladığı için ya da Yargıtay açılışında bu fotoğrafları verdiği için bu oylar artar mı? Hiç sanmıyorum, hem de hiç sanmıyorum. Bu, tam bir çâresizliğin ürünü. Tabii ki, bu olaylar nedeniyle Türkiye’nin laiklik deneyimine çok ciddi darbeler indirildiği muhakkak; ama Türkiye bunları bir şekilde tekrar atlatabilecek ve kendisini toparlayabilecek kadar güçlü bir ülke. Birçok kez bir tâbiri kullanmıştım: “İleriye doğru kaçış”. Aslında bu Fransızca bir tâbir. “İleriye doğru kaçış” lâfı, “la fuite en avant” diye kullanılan bir tâbir, hatta bundan Erdoğan’ın stratejisinden söz ederken bahsetmiştim ve bizim Haldun Bayrı bunu “el artırarak kaçış” diye çevirmişti, çok güzel bir çeviri. Burada da aslında el artırarak bir kaçma olayı var; ama burada esas aktör olan Recep Tayyip Erdoğan değil, onun bir bürokratının bunu yapmaya çalıştığını görüyoruz, yani elini artırıyor, ama kaçıyor; çünkü bu, artık bir çıkış olmaktan çıktı. 

Şöyle söyleyeyim: Bu din konusunun böyle ulu orta kullanılıyor olması, siyasetin alabildiğine dinselleştiriliyor olması– kimi zaman doğrudan Erdoğan tarafından, ama büyük ölçüde Diyânet İşleri Başkanı tarafından–, bunlar kesinlikle bir kazanmanın değil, kaçmanın göstergeleri ve bu cinnet hâlinden bir şey elde edebilme arayışı; aslında sağa sola saldırmak bu. Sonuçta insanlara diyor ki: “Size bu zamana kadar söylenenler yanlış, siz dini kendiniz böyle bir sınırlara soktuğunuz için aslında dinden çıkıyorsunuz” diyor. Halbuki birçok insanın deneyiminde, siyasete bulaştığı ölçüde dinden uzaklaşıldığını biliyoruz. Ya da şöyle söyleyelim: Genç kuşaklarda, dini ve siyaseti alabildiğine iç içe geçirmiş ailelerin çocuklarında, çok ciddi bir şekilde dine karşı bir soğukluk yaşanıyor. Sadece Türkiye’de değil; ama Türkiye’de böyle çok sayıda öykü var. Evet, bu bir el artırarak kaçış denemesi; ancak buradan elde edilebilecek hiçbir şey olduğunu sanmıyorum. Fakat tabii ki bunu laiklik üzerinden okumak, tartışmak her zaman için şart. Yarın “Adını Koyalım”da tam da bu konuyu konuşacağız. Burak Bilgehan Özpek, Ayşe Çavdar ve Kemal Can’la başlı başına “Türkiye’de laikliğin durumu”nu, Ali Erbaş’ın bu çıkışlarını ve Ali Babacan’ın en son yaptığı o garip açıklamayı da konuşacağız. 

Sonuçta şunu söylememe izin verin: Türkiye İslâm dünyası içerisinde din-devlet ilişkileri anlamında en zengin ve birbirinden farklı pratiklerin yaşandığı bir ülke ve bu ülke aslında burada, bir şekilde, her ne kadar dayatma olarak sunulmaya çalışsa da laikliği, adını böyle koymasa da içselleştirmiş bir toplum. Bundan tabii ki rahatsız olanlar var, olacaktır; ama büyük ölçüde laikliğin içselleştirildiğini görüyoruz. Artık kimi zaman, günümüzde bazıları laiklik sözcüğünün verdiği rahatsızlık nedeniyle “sekülerlik” demeyi tercih ediyor; en son Öfkeli Genç Türkler konusunda buna tanık olmuştum ve aktarmıştım. Laiklikle sekülerliğin aralarında fark var, ama biz bunları birbiriyle aynı olarak da telakki edebiliriz Türkiye açısından. Bu artık Türkiye’de çok ciddi bir şekilde yerleşmiş durumda ve bunu ortadan kaldırmanın çok mümkün olduğunu sanmıyorum. Siyaseten bunlara savaş açmanın da, bunlarla uğraşıyor görünmenin de herhangi bir siyasi partiye –iktidarda olsun, muhalefette olsun– pek bir şey kazandırabileceğini sanmıyorum. 

Türkiye’de gerek Refah Partisi gerek Adalet ve Kalkınma Partisi belli dönemlerde toplumdan belli bir ilgi görebilmişlerse, buradaki temel motivasyon bu partilerin din konusundaki duruşları, İslâm konusundaki duruşları değil, o günün Türkiye’sinin konjonktüründe ekonomik-toplumsal sorunları diğer merkez partilerinin çözememesi karşılığında bunların belki bir umut olabileceği beklentisiyle olmuştur. Esas olarak sosyo-ekonomik şartların sonucunda belli anlamlarda güç kazanmış hareketlerdir; ama şimdi, aynı hareketin, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, sosyo-ekonomik koşullar nedeniyle artık gücü kalmamış durumda ve gücünü toparlayabilmek için bence umutsuzca ve tam bir “Amok Koşucusu” gibi çılgınca dine sarılmaya çalışıyor; ama artık hem çok geç, hem de zaten Türkiye gibi bir ülkede dinin bu kadar aleni bir şekilde siyasete mal edilmesinin bence çok fazla bir getirisi yok — sanıldığının aksine. Tekrar söylüyorum: Millî Görüş Hareketi’nin ve AKP’nin sandıkta gösterdiği başarılardaki dinin çarpan etkisi bence çok çok azdır. Esas olarak, onların “Belki bunlar yemezler, belki bunlar daha iyi yaparlar; çünkü diğerlerini gördük, bir de bunları deneyelim” yaklaşımı; gerek 1994 yerel seçimlerinde, gerek 2002 genel seçimlerinde ağırlıkla öne çıkmıştı ve AKP ekonomide istikrarı tutturabildiği ölçüde seçimlerde başarılı olmaya devam etmişti; artık o istikrarı sağlayamayacağı anlaşıldığı için çâresizce din konusunu bir silahmış gibi kullanmaya çalışıyor; ama buradan bir şey elde edebileceklerini sanmıyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus