Transatlantik: Erdoğan’ın dış politikada geri adımları, ABD’nin Afganistan diplomasisi & Teksas’ta kürtaj yasağının anlamı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Transatlantik”le karşınızdayız. Bu hafta sadece Ömer Taşpınar var, Gönül Tol yok. Ömer, merhaba.

Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Washington nasıl? Çok karışık diye duyuyoruz. Afganistan krizi hâlâ bitmemiş gibi.

Ömer Taşpınar: Valla, Biden’ın başı belâda gibi biraz. Yani ilk defa bu kadar zorlanıyor, popülaritesi düştü, güven oranı %50’nin altına düştü. Geçen hafta biraz bahsetmiştik. İki üç mesele var başında. Afganistan ikinci, üçüncü sırada geliyor. Bir tanesi bu Delta meselesi, Delta varyantı dedikleri bu yeni kriz. Yani yeni sağlık krizi özellikle Güney eyaletlerinde Cumhuriyetçi valilerin olduğu eyaletlerde hem maske takılmaması, hem de aşıya karşı kampanya oluşması nedeniyle aşılanma oranı düşük kaldı Amerika’da, %50 oranında. Yani halkın %50’si aşılanmadı. Dolayısıyla bir kriz var orada; konuşuruz birazdan bunu. İkincisi, yani Afganistan meselesi bayağı başını ağrıtıyor hâlâ. Üçüncüsü de ekonomide büyük hamleler yapıyor, büyük harcama paketleri bekliyor; bu altyapı harcamalarının Kongre’den geçmesi gerek. Burada enflasyon 3,5-4’e doğru çıktı ve halkta, “Bu kadar harcamanın sonucunda hem borç hem enflasyon artacak, acaba bunları nasıl ödeyeceğiz?” korkusu var. İşsizlik düştü gibi, ama iş piyasasından çok insan çıktı, yeterince insan iş aramıyor gibi gözüküyor. Dolayısıyla orada da bir yapay düşüklük var. Ekonomi de çok iyi gitmiyor gibi.

Ruşen Çakır: Burada şimdi Afganistan konusunda özellikle yoğunlaşalım. Dışişleri Bakanı Körfez ülkelerine onları yatıştırmaya gitti. Daha önceki yayınlarda çok konuştuk, Ortadoğu’yu boşlaması bekleniyor Amerikan yönetiminin, Biden yönetiminin. Körfez ülkelerinin de en büyük korkuları: “Afganistan’da olan bize de olur mu?” İran tehdidi değil mi? Çok basitleştirerek anlatıyorum, ama herhalde karmaşıktır. Neydi orada Körfez’deki mesele?

Ömer Taşpınar: Âcil mesele Taliban’dan kaçan bu mültecilerin, yani Amerika’nın almak istediği insanların bir kısmı henüz Amerika’ya gelmedi. Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’da Amerikan askeri üsleri var. Buralarda hâlâ binlerce Afgan var ve bunların vizelerinin process edilmesi gerekiyor. Bunların bir kısmı acele ile alındı, hepsi Amerika’ya alınabilecek mi tartışması var. 120 bin kişi son 10-15 gün içinde Kâbil Havaalanı’ndan aktarıldı, Almanya’ya aktarıldı, İtalya’ya aktarıldı, Katar’a aktarıldı, Birleşik Arap Emirlikleri’ne aktarıldı. Özellikle de Katar’a aktarıldı. Dolayısıyla bu gezinin âcil boyutu şu an Körfez’e biz hâlâ buradayız mesajı vermek falan değil. Âcil boyutu bu Afganistan kriziyle iki aşamada mücadele etmek. Bir tanesi: “Bu mültecileri ne yapacağız?” Yani hepsini alabilecek miyiz? İkincisi — bu daha da önemli: Katar biliyorsun Taliban’ın zaten temsilciliğinin olduğu bir yerdi. Doha’da Taliban’ın bir elçiliği vardı; yani Taliban tanınmıştı Katar tarafından. Türkiye de başka bir ülkeydi Taliban ile ilişki kurup arabuluculuk yapmaya çalışan; ama Katar buna zaten Türkiye’den iki-üç yıl önce başlamıştı. Ve Katar’la Taliban arasında bugün çok sağlam bir ilişki var. Yani hem geçmişe dayanan diplomatik bir ilişki var, hem de finansal bir ilişki var. Şimdi Taliban biliyorsun dün kabine kurdu ve bu Taliban kabinesinin içinde tabii ki kadın filan yok; ama daha önemli mesele azınlık yok. Yani karşı taraftan kimse almadılar. Yani daha geniş tabanlı bir kabine kuracaklardı. İsteniyordu ki Taliban biraz daha Afgan genelini temsil etsin. “1996-2000 yıllarındaki Taliban değil; söylemi değişti. Şehir onları değiştirecek” şeklinde çok yorumlar yapılıyordu, gördük ki yeni kabinede Kandahar Mafyası, yani Molla Ömer, ilk başkana sâdık kalmış medreseden gelen ağırlıklı sert bir ekip var. Birkaç da kozmetik Batı ile iyi geçinebilecek ekip var. Bu şartlar altında Taliban’ın Batı’dan maddi destek alması çok zor. Afganistan’ın on milyar dolar kadar parası –ki Merkez Bankası’nın parası bunlar– dışarıda dondurulmuş durumda, Amerika tarafından, Avrupa Birliği tarafından. On milyar dolar var şu anda; aslında Merkez Bankası’nın parası var Afganistan’da, fakat bu paraya erişemiyorlar. Şimdi bu paraya erişemeyince, Afganistan’da maaşlar nasıl ödenecek? Bürokrasi nasıl çalışacak? Ekonomi nasıl dönecek? İşsizlik %50-60 oranında… Buralarda Katar devreye girecek deniyor. Katar için Taliban’a 5-6 milyar dolar borç vermek hiçbir şey değil. Katar’ın Taliban’la bu tür bir ilişkiye girmesi, Taliban’a bir nevi bankacılık yapması Amerika’nın işine gelmez. Çünkü Amerika’nın Taliban karşısındaki asıl kozu finansman kozu, Katar’la koordinasyonlu bir şekilde borç verilmesi, belirli şartların getirilmesi de konuşuluyor — asıl mesele bu. Yani benim duyduğum kadarıyla Blinken’ın asıl mesajı: “Taliban’a açık çek vermeyin”. Katar Emirliği’ne verdiği mesaj bu. “Taliban ile Batı arasında şartlı ilişkiler kurulmasını istiyorsanız Taliban’a açık çek vermeyin. Birkaç milyar dolar sizin için hiçbir şey, ama onlar için Afganistan’ın dört beş aylık bütçesini oluşturabilir”. Amerika sadece üç dört milyar dolar verecekti bu yıl, onu hatırlayalım. Yani Amerika’nın muslukları da kapanmıştı. Afganistan zaten zor duruma geliyordu. Dolayısıyla finansal bir açmaz bekliyor Taliban’ı. Katar dışında kimden borç alabilir? Başka kim var? Çin var. Çin de devrede. Çin de aslında Afganistan’a yatırımlar yapmak istiyor. Afganistan’da belirli madenler var. Bu özellikle Çin ekonomisi için önemli olabilecek bu semi-conductor dediğimiz, yani enformasyon teknolojisi alanında kullanılan bazı madenlere ulaşım Afganistan’da böyle bir zenginlik olduğu için Çin açısından önemli. Aynı zamanda Çin’in o “one belt, one road” dediğimiz bütün o İpek Yolu alt yatırım yapısı üzerinden Pakistan ile ilişkileri açısından da önemli. Çin de bunu yapabilir, Çin de aslında para verebilir. Çin üzerinde Amerika’nın fazla bir ağırlığı yok. Çin istediği gibi Taliban’la diyalog kurabilir, ama Çin’in Taliban’la da ilişkilerinde bir mesele El-Kaide meselesi ve onların Uygurlar’a verebileceği desek. Yani El-Kaide üzerinden bir terör yaşanır mı? Burası sonuçta Çin’le sınırı olan bir yer. Çin’in biliyorsun Sincar’da Uygurlar üzerinde bir terörizm algılaması var. Ve Afganistan üzerinden gelebilecek herhangi bir terörist tehdit de Çin’i endişelendiriyor. O nedenle Çin’in ne kadar ekonomik olarak destek vereceği sorgulanabilir ama Katar çok kolay destek verebilecek bir ülke ve bu Amerika’nın işine gelmez ve bunun için de gitti diyebiliriz Blinken Körfez’e.

Ruşen Çakır: Peki Avrupa Birliği ile olan sorun ama bayağı bir… “Afganistan’dan bizden habersiz, bize sormadan çekildiniz” diye özetlenebilecek, daha önce bahsetmiştik ama, bu konuda Biden yönetimi ile birlikte transatlantik ilişkilerin düzeldiği ve bayağı bir merkezî bir rol oynayacağı düşünülürken ilk ciddi sınavda ciddi bir şey oldu, tökezleme oldu anladığım kadarıyla. Ve Avrupa’da bayağı bir güvensizlik var. Bu aşılabilecek bir kriz mi?

Ömer Taşpınar: Şimdi, Avrupa dediğimizde Henry Kissinger’ın o lâfı aklıma geliyor: “Bana bir telefon numarası verir misiniz, kiminle konuşacağım ben?” derdi Kissinger. Yani kimden bahsediyoruz? İngiltere mi? Almanya mı? Fransa mı? Temelde en büyük hayal kırıklığı bence Fransa’da yaşanıyor. Çünkü Macron NATO’yu ciddiye alan, NATO’nun içinde askerî gücü ciddi bir şekilde Afganistan’a da aktarma yapmış, Afganistan’da Amerika’dan sonra en çok asker kaybetmiş ülke Fransa. Ve Macron Trump’la sorunlar yaşadı, Biden gelince çok sevindi. Bu G7 Zirvesi’nde Boris Johnson’la beraber ev sahipliği yapıp, “Amerika geri geldi ve her şeyi beraber yapacağız Amerika ile” diyen Macron, bir bakıma Amerika’nın Afganistan’da yine kendi bildiğini yaptığını gördü. Ve Macron, bildiğiniz şekilde, şimdi gene “NATO alternatifi Avrupa Birliği’nin bir ordusu olmalı” sazını çalmaya başladı tekrar. Yani onu gündeme getirmeye çalışıyor. Daha otonom, Avrupa Birliği’nin kendi “Rapid Reaction Force” diyorlar buna; yani “Bir yerde bir kriz olduğunda bizim müdahale edebileceğimiz küçük bir ordumuz olsun ve NATO içinde Amerika’ya bağlı olarak hareket etmektense bunu Avrupa Birliği çerçevesinde düzenleyelim” diyor. Almanya buna devre devre sıcak bakıyor, devre devre korkuyor. Çünkü Almanya geleneksel olarak Amerika ile Fransa arasında seçim yapmak istemeyen bir ülke. Yani ikisiyle de iyi geçinmek isteyen bir ülke. Fakat Almanya da hayal kırıklığına uğradı. Özellikle Angela Merkel’in yerine gelecek olan Hıristiyan-Demokrat aday, “NATO’nun tarihindeki en büyük kriz” diye bir tanımlama getirdi Afganistan’da yaşananlara. Almanya’nın bir korkusu da, Afganistan’da bu tür bir fiyasko yaşanınca bir şekilde bu göçmenlerin Suriye örneğinde olduğu gibi Türkiye üzerinden Almanya’ya gelmek isteyecekleri. Yani Almanya’nın ikinci bir göç dalgasıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı. Bu çok korkutuyor Almanya’yı. Çünkü 2015 yılında hiçbir Avrupa ülkesi Suriyeli almazken, Almanya 2015 yılında Türkiye ile yaptığı anlaşma öncesinde, bir milyon kadar Suriyeli, Iraklı ve Afgan aldı. Ve bunun bedelini Angela Merkel yerel seçimleri kaybederek ödedi. Almanya açısından o nedenle baktığımızda nüfusun önemli bir kısmında göçmen artışı var. Dokuz milyon kadar yabancı var, bunların önemli bir kısmı vatandaş değil. Ve Almanya’da nüfusa baktığımızda seksen beş, doksan milyonun %10’u göçmenlerden oluşan, yabancılardan oluşan veya yeni vatandaş olmuşlardan oluşan bir toplum. Fransa’ya baktığımızda %10’u, hatta daha fazlası bile var. Bu ülkeler göçmenlerden korkuyor. Geriye bir İngiltere kalıyor. İngiltere Amerika’nın hep stratejik ortağı, özel ortaklık kurduğu asıl ortağı. Boris Johnson Biden’la iyi geçinmeye çalışıyor. Bence bana göre ideolojik olarak Trump’a daha yakın birisiydi Boris Johnson. Fakat Biden konusunda o da hayal kırıklığı yaşadı. Bu kadar çabuk çıkması, koordine etmemesi, bir bakıma, Biden’ın hep kullandığı, “Biz artık her şeyi Avrupa Birliği ile transatlantik ittifak içinde yapacağız” söylemini çökertti. Şu anda bir güven tazelemesi gerekir Biden’ın. O nedenle Blinken’ın veya Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın Brüksel’e gidip, Paris, sonrasında Berlin, Londra, bu ülkelere, “Bberaber hareket etmeliyiz, Afganistan konusunda belki daha iyi koordine edebilirdik” deyip biraz daha gönül alması ve zarar tespiti ve sonra kriz yönetimine girmesi lâzım. Zira Avrupa ve Amerika’nın beraber hareket etmediği bir Afganistan’da Batı’nın manevra alanı azalır. Batı’nın şu anda Taliban’ın üzerinde sadece bir ana manevra alanı var, o da maddi manevra alanı. Maddi konularda destek, diplomatik tanıma, Taliban açısından bunlar önemli. Bu konularda Biden’ın ciddi bir şekilde hasar yönetimine girmesi gerekiyor.

Ruşen Çakır: Ömer, bize gelelim. Mısır ile ilişkiler yavaş yavaş düzelme yoluna giriyor sanki. Mısır Türkiye’nin en ciddi sorunlu olduğu ülkelerden birisiydi, mâlûm, darbeden sonra Sisi yönetimiyle. Bunu daha önce de konuştuk, ama en son yapılan ikinci görüşmede normalleşme yolunda bir görüş birliğine varılmış ve bir şeyler yavaş yavaş değişecek galiba. Bunu daha önce konuştuğumuzda, Türkiye ile Mısır arasındaki esas olayın ticarî, ekonomik boyutunun çok önemli olmadığını sen söylemiştin. Ama çok ciddi bir stratejik boyutu var, değil mi? Bu nasıl olacak? Yani birbirlerine katılmadıkları görüşleri konusunda çok tavır geliştirmeyecekler belki ama, Sisi yönetimi ile Erdoğan yönetiminin Ortadoğu’da bölgede aynı aktörlerle birlikte hareket etmesi bana pek gerçekçi gelmiyor açıkçası.

Ömer Taşpınar: Şimdi, sorunlar o kadar birikti ki Mısır’la; yani gündeme baktığımızda, Libya başlı başına bir sorundu. Libya’da bir ara “Türkiye ile Mısır karşı karşıya gelecek” dendi. Öyle bir senaryo oluşmadı, fakat öyle bir tehlike vardı. Daha sonra, Doğu Akdeniz ve enerji konusu… yani Mısır sonuçta Türkiye’ye çok sert bir şekilde tepki gösterdi ve Yunanistan’la bir sürece girdi, İsrail’le hareket ediyor. Yani Doğu Akdeniz başlı başına bir sorun. Hamas meselesi… yani biz hep Müslüman Kardeşler diyoruz, sanki böyle ideolojik bir meseleymiş gibi; aslında Sisi için Müslüman Kardeşler ideolojik bir meseleden çok ölüm kalım meselesi. Türkiye için Fethullah Gülen meselesi neyse onun on misli Müslüman Kardeşler konusu; çünkü çok ciddi bir darbeyle geldi bin kişiyi öldürdü, hapishaneler Müslüman Kardeşler kaynıyor ve Mısır, tarihinin en otoriter dönemlerinden birinden geçiyor. Böyle bir dönemde Türkiye Müslüman Kardeşler’e destek veriyor durumdaydı. O ideoloji ötesi bir güvenlik tehdidi. Artı, Hamas Mısır açısından bir bakıma İsrail ile ilişkilerinde çok önemli. Hamas dediğimiz örgüt Filistin’deki Müslüman Kardeşler sonuçta. Filistin şubesi diyebiliriz Hamas’a. Orası üzerinde ciddi bir etki göstermek istiyor Sisi. Çünkü orası Mısır’ın etki alanı. Ve Hamas üzerinde etkisini kaybederse, Hamas bir şekilde Mısır’la diyalog yerine Türkiye ile diyalogu seçerse ciddi bir prestij ve manevra alanı kaybolacak. Bütün bunlar dışında, tabii manevra alanı kaybolacak. Yani genelde anlaşamadığı birçok başka sorun da var; “Bütün bunlara rağmen nasıl düzeliyor ilişkiler?” diye baktığımızda şunu görmek lâzım: Türkiye bir süredir geri adım atıyor. Türkiye Müslüman Kardeşler konusunda baktı ki artık Müslüman Kardeşler’in ne Tunus’ta ne diğer ülkelerde herhangi bir şekilde tutunabilme gücü yok, bu konuda biraz daha pragmatik olmaya karar verdi gibi geliyor Türkiye. Birleşik Arap Emirlikleri olsun, İsrail olsun, Mısır olsun, Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’e verdiği destek ortak bir sorundu. O konularda frene basınca birazcık önü açılmaya başladı zaten ilişkilerin. Artı, Türkiye Doğu Akdeniz’de zor duruma geldi. Yani Doğu Akdeniz’de ciddi bir cephe oluştu Türkiye’nin karşısında ve Türkiye yalnızlaştı. Ve bu içeride de sorunlar yaratmaya başladı. İçeride Erdoğan’ın TSK ile Mavi Vatan meselesi üzerinden kurmuş olduğu, giden meselede de, Türkiye’nin İsrail’le ve Mısır’la bu kadar sorunlu olması, Mavi Vatancılar’ın veya diyelim ki ulusalcı kesimin hoşuna gitmiyordu. Hani Yunanistan’la sorunlar yaşarsın, Yunanistan’la çok yapısal sorunlar var –adalardan kaynaklanan, Kıbrıs’tan kaynaklanan–, ama İsrail’le Mısır’la Müslüman Kardeşler üzerinden yaşanacak bir sorun, Erdoğan’ın içeride ulusalcılarla kurduğu ilişki konusunda da sorun yaratıyordu. O nedenle de bir frene basma oldu. Ve baktığımızda zaten istihbarat konusunda devam eden bir diyalog vardı. Yani Mısır istihbaratı ile Türkiye istihbaratı teknik konularda konuşabiliyorlardı. Fakat tabii ki üst seviyelerde Türkiye’de Sisi ile Erdoğan’ın bir araya geleceği bir zirveden henüz bahsetmek için çok erken. Ama ne oldu? Geçtiğimiz haftalarda Bağdat’ta bir zirve oldu. O Bağdat zirvesine Sisi geldi, Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu da gitti ve en üst seviyede orada hem Sisi’nin hem Mevlut Çavuşoğlu’nun başka ülkelerin katıldığı bir çevrede toplanmış olmaları –ki burada ev sahipliğini hem Bağdat hem de Paris yaptı, Fransa yaptı– bir ilerleme gösteriyor. Geçen programda dediğim gibi, İsrail ile ilişkilerin düzelmesi daha kolay; çünkü ticarî boyutu çok güçlü İsrail ile ilişkilerin, bir de Netanyahu yok. Netanyahu’nun olmayışı kolaylaştırıyor. Ama Mısır’la hem Sisi’nin görevde olması, hem de ticarî boyutun çok güçlü olmaması birazcık daha zaman almasını gerektirecek. Ben Türkiye’nin Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail ile daha çabuk toparlayacağını düşünüyorum. Mısır’la biraz daha zaman alacak gibi. En azından Sisi ile bir araya gelmesi. Ama Erdoğan önümüzdeki haftalarda, aylarda, eğer İsrail Başbakanı ile bir yerlerde veya Birleşik Arap Emirlikleri ile zaten telefonda konuştu emirler, Muhammed Bin Said ile başka bir yerde bir zirvede bir araya gelirse hiç şaşırmayalım. Ama Sisi ile Erdoğan’ın el sıkışacağı bir kare için henüz erken gibi geliyor bana.

Ruşen Çakır: Evet Ömer, bu söylediğin çok önemli; burada tabii dikkat çekici husus birçok konuda Ankara’nın geri adım atıyor olması ve bunların iç politikada konuşulmasına da yanaşmıyor olması. Böyle ilginç bir durum var. Aslında zamanında, peş peşe gelen bu sert çıkışları yaptığı zaman, mesela Mısır konusunda, biliyorsun, Rabia olayının yaşandığı o süreçte, bunu iç politikaya katıyordu; ama geri adım atınca hiç haber bile olmuyor, duyulmuyor vs.. Ya da İsrail konusunda; işte, çok sert iç politika malzemesi olarak kullanıyor, ama geri adımları çok fazla gündeme getirmiyor. En son olarak…

Ömer Taşpınar: Bunu da söyleyelim Ruşen, zayıflamış bir Erdoğan varsa eğer; hani normalde nedir alternatifler? Çok zayıflayan bir hükümetin iki alternatifi vardır: ya dış politikada saldırganlaşır, bir şekilde dış politikada milliyetçiliğe oynar –ki Türkiye bunu yaptı, Türkiye bunu Suriye’de yaptı, Doğu Akdeniz’de yapmaya çalışıyor, Libya’ya yaptı ve belirli başarılar kazandı–; fakat bütün bunların karşılığında içeride Erdoğan’ın popülaritesinde bir artış getirmedi. Sonuçta enflasyon yaşayan, işsizlik yaşayan, ekonomik buhran yaşayan bir gençlik için Türkiye’nin Azerbaycan’da, Libya’da, Doğu Akdeniz’de başarı kazanıyor olmasının bir anlamı yok. O nedenle frene bastı Erdoğan. Dış politikada baktı ki özellikle Biden döneminden sonra zorlanacağının farkına vardı ve Biden’a tepki göstermedi, Ermeni Soykırımı lâfına tepki göstermedi. Orada hepimiz şaşırdık. Ermeni Soykırımı’nda nasıl frene bastı diye. Ve o zamandan beri, Ermeni meselesinde Biden’ın sert tepkisinden bu yana, aslında Türkiye hep taviz veriyor. Yani bölgede taviz veriyor, fazla sertleşmiyor. En son Mevlut Çavuşoğlu “Patriot’ları da alabiliriz” dedi. Yani Türkiye bir şekilde Washington’daki bir grubun söylediğini haklı çıkarıyor. Bu grup neydi? “Türkiye ile sert oynarsan, Türkiye aslında sertlikten anlıyor, sert oynamamız gerekiyor, korkmamamız gerekiyor. Türkiye’ye süper güç olduğumuzu bazen hatırlatmamız gerekiyor” diyenleri haklı çıkarır bir konuma düştü Erdoğan, çünkü geri adım attı. Birçok konuda geri adım attı. Ve şu anda da Müslüman Kardeşler konusunda da geri adım atıyor oluşu, artık bir şekilde ideolojik boyutundan uzaklaşıp, pragmatik olarak, “Nerelere gidebiliriz? Nerelerden daha fazla destek alabiliriz? Batı ile ilişkilerimiz nasıl düzeltebiliriz?” diyen, çok zayıflamış ve elinde fazla da bir alternatif kalmamış bir Erdoğan var karşımızda. Buradaki mesele, hep konuştuğumuz gibi: Muhalefetin söyleyeceği bir iki lâf var mı? Yani muhalefet ne düşünüyor bu konularda? Yani muhalefet Mısır’la ilişkilerde ne düşünüyor? Muhalefet Amerika ile ilişkilerde, muhalefet Avrupa Birliği ile ilişkilerde ne düşünüyor? Bunu ne Batı tam olarak duyabiliyor, ne de Türk kamuoyu tam olarak duyabiliyor. O nedenle, hani herkes Erdoğan sonrası bir dönemden bahsediyor da, o dönemdeki partilerin ne izleyeceği, ne yapacağı konusunda tam bir soru işareti var Washington’da.

Ruşen Çakır: Evet, belki bir gün bir “Transatlantik”te buna daha yoğunlaşırız, Gönül’ün de olacağı bir “Transatlantik”te. Son olarak, ABD’nin içerisine biraz bakalım diyorum. Teksas’taki kürtaj yasağı Türkiye’de kısmen ilgi gördü. Şimdi, en son seçimlerde, Teksas’taki sonuçlarla çok sağ bilinen yerlerin Demokratlar’a kaydığı yolunda bir izlenim vardı. Ama tekrar sanki işin rengi değişiyor mu, özlerine mi dönüyorlar?

Ömer Taşpınar: Çok güzel bir soru, biz de dün bunu Gönül’le konuşuyorduk. Hava şöyle dedim Teksas’ta: Hispanik nüfus, Latinolar o kadar arttı ki, Teksas belki de yakında Demokratlar’a oy verecek. Bence tam da bu nedenle Cumhuriyetçiler’de, “Aman Demokratlar burada iktidara gelmeden geçirebileceğimiz bütün muhafazakâr yasaları geçirelim” havası var. Bir de şunu eklemek gerekiyor: Amerika’daki kutuplaşmanın önemli bir nedeni, seçim bölgeleriyle sürekli oynanıyor olması. Yerel yönetimler seçim haritasını belirlerken Cumhuriyetçiler’in kazanabileceği bölgeleri öyle bir çiziyorlar ki, Cumhuriyetçi bir adayın bir şekilde kaybetmesine imkân kalmadan seçimlere girebiliyor. O yüzden uzlaşmayı bu zorlaştırıyor.

Ruşen Çakır: Bunun bir tâbiri vardı değil mi? Bir İngilizce.

Ömer Taşpınar: Evet, iki tâbir kullanılıyor; bir tanesi, söylemesi zor:“geryymandering” denen bir şey, öbürü “redistricting”, yani o bölge ile oynanması, bir daha bölge oluşturulması. Bu geryymandering veya redistricting meselesi Amerika’da yapısal bir mesele ve Cumhuriyetçiler ile Demokratlar’ın kendi seçim bölgelerini, bir bakıma seçmenleri seçmeleri. Seçmenleri seçiyorlar ve kaybetmelerine imkân kalmayınca da en radikal politikalardan giriyorlar. Uzlaşma da kolay kolay oluşmuyor. Şimdi en radikal politika denilince bu, Cumhuriyetçiler’in, özellikle Evanjelist, muhafazakâr, dindar sağ dediğimiz Christian Right’ın politikalarında önemli rol oynayan mesele kürtaj meselesi. Kürtaj meselesi o kadar garip bir mesele ki… yani Amerika’da kürtaj meselesi, silah meselesi bu ülkeyi hiçbir şeyin germediği kadar geriyor. Böyle kürtaj konusu açıldığında aileler bölünüyor. Çünkü kürtaj meselesi nedir? “Bir kadının kürtaj hakkı onun kendi seçim hakkıdır, vücudunu kontrol etme hakkıdır” diye bakanlar var. Veya “Hayır, bir bebeği öldürüyorsun” diyenler var. O bebeği öldürüyorsun diyenler tabii ki dindar kesimden, daha Evanjelist kesimden geliyor ve Teksas’ta çok güçlü bu Evanjelist kesim. Onlar şimdi öyle bir yasa çıkardılar ki, zannediyorum dokuz hafta –yanılıyor olabilirim–, yani dokuz hafta sonrasında kürtaj yasak. Yasak olduğu gibi, kürtajı yapan doktor, kürtaja araba ile götüren arkadaş, yardım eden herhangi birisi de suçlu durumuna gelebiliyor. Öyle bir yasa çıkardılar ki, neredeyse bu böyle diktatörlük rejilerinde uygulanacak bir yasa. Buna ciddi bir tepki oluştu.  Bunun üstüne bir de silah yasaları var. Yani silah konusunda çok rahat Teksas. İçki satın almak mesela zor bazı yerlerde; ama silah satın almak daha kolay. Yani Amerika’nın bazı muhafazakâr bölgelerinde öyle bir yapı var ki anlaşılması zor gerçekten. Azınlıkların oy kullanmasını zorlaştırma konusunda adımlar attı Teksas son zamanlarda; oy kullanma hakkının bazı kesimlerin elinden alınma durumu var. Ve bunlar nasıl oluyor? İşte, özellikle Siyah veya Latino kesim bir yerden bir yere çok gitmişse, ellerinde eğer yaklaşık altı yedi aydan beri o bölgede oturduğunu kanıtlayacak bir belge yoksa oy kullandırmıyor. Ne bileyim ehliyetin tarihi geçmişse oy kullandırmıyor. Özellikle azınlıkları hedefleyen bazı oy kullandırmama projeleri var. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi; kürtaj, silahlanma meselesi yetmiyormuş gibi, bir de maske takma kuralına yasak getiren bazı okullar çıktı ortaya. Bu okullar diyor ki: “Maske takmayı bir kural haline getiremezsiniz, bu maske okullarda öğrencilerin tercihine bırakılmalı”. Şimdi böyle bir durum olunca, zaten Delta Varyantı denen mesele bu eyaletlerde almış başını gidiyor. Birazcık göreceli bir iyileşme oldu yazın başlarında, COVID oranı düştü ve aşılanma oranı yükseliyordu; fakat öyle bir noktaya gelindi ki Haziran ayında, COVID düşüyor, aşılama da zaten yükseldi, bir rehavete girdi Biden yönetimi. Artı, insanlar da “COVID bitti artık, ne diye aşı olalım?” diyen, zaten aşı olmamaya teşne bir kesim vardı; bu nedenle son rakamlara baktığımızda, Amerika halkının sadece %53’ü aşılanmış durumda. Şu anda hastaneye düşme ve ölüm oranının %100’ü –%99’u değil– aşılanmamışlarda oluyor. Bu artık aşılanmamışların yaşadığı bir kriz. Aşılanmamışların yaşadığı bir sağlık krizi. Burada da bu eyaletler, Teksas gibi, Florida gibi, Tennessee gibi, Alabama gibi Cumhuriyetçiler’in hâkim olduğu eyaletlerde maske takmaya duyulan alerji, hem aşılama konusunda doğru dürüst politikalarının üretilememesi, bunların yürütülememesi sonuçta ne oluyor? Biden’ın başarısızlık hanesine yazılıyor. Ülkeyi geriyor; yani Demokratlar ve Cumhuriyetçiler COVID üzerinden bir gerilim yaşıyorlar, maske ve aşı üzerinden bir baskı yaşıyorlar. Şimdi kürtaj, oy hakkı, silah meselesi üzerinden bir gerilim yaşıyorlar. Sonuçta Biden’a baktığınızda, Biden ne Cumhuriyetçiler’i memnun edebiliyor –çünkü Cumhuriyetçiler ne diyor? “Hani Biden uzlaşma arayacaktı? Uzlaşma filan aradığı yok; Biden bildiğini okuyor” diyorlar. Demokratlar da, “Hayır, Biden bildiğini okumuyor, Biden hep ortayı bulmayı çalışıyor, sert bir şekilde Cumhuriyetçileri eleştirmiyor” diyorlar. Ve Biden’ı iki taraf da beğenmediği için, şu anda ona güven oranı %40’lara %45’lere kadar düşüyor gibi gözüküyor. Bütün bunlar önümüzdeki yıl ara seçimlerde Demokratlar’ın bir hezimet yaşama ihtimalini güçlendiriyor. Hem Senato’yu hem Temsilciler Meclisi’ni kaybedebilirler; o zaman tam bir topal ördek haline gelir Biden. Ve zaten bir dönem başkanlık yapacak gibi gözüküyor. Şu son dönemde çok televizyon karşısına çıktı Biden, bir ara her akşam çıkıyordu, halk aslında Biden’ın ne kadar yaşlanmış olduğunu gördü. Yani kriz olmayınca başkanı çok görmüyorsun; ama kriz olunca her gün çıkıyor ve her gün de zorlandı konuşmakta, hatalar yaptı, gaflar yaptı. Biden’ın ne kadar yaşlanmış olduğu ortada. Başkan yardımcısı Kamala Harris’in de tecrübesiz olduğu ortada. Bütün bunlardan kim kazançlı çıkıyor? Tabii ki en sevdiğimiz insan: Trump. 

Ruşen Çakır: Tamam, tam Trump demiştin de, geçen gördüm, bir mitingde, “Aşı olun” demiş, yuhalamışlar Trump’ı. Doğru değil mi o?

Ömer Taşpınar: Evet, Trump şaşırttı milleti. Ya orada beklenmedik bir şekilde Trump, “Aslında aşı önemli” dedi. Birden, “Bu ne biçim Trump? Biz gerçek Trump’ı istiyoruz” diye bağırmaya başladılar. Çünkü Trump sonuçta bir “entertainer”, yani insanları eğlendiren bir insan. Yani Trump’ın bir toplantısına gittiğinde, bir Trump mitingi olduğunda insanlar oraya gidip sorunlara çözüm aramıyorlar, Cem Yılmaz’ı dinlemeye gidiyorlar gibi. Bir şekilde komik bir şeyler söyleyecek, gene komiklikler yapacak, saldıracak, hiç kimsenin söylemediği şeyler söyleyecek. Böyle ciddi bir şey söyleyince yuhalamaya başladı millet. “Bunun için mi geldik? Hadi eğlendir bizi” diye.

Ruşen Çakır: Ama bir de tabii aşıyı savunması… O belli ki potansiyel seçmenlerinin oy kullanabilmesini istiyor.

Ömer Taşpınar: Ölmelerini istemiyor belki de. Bir de şu var: “Aşıyı ben çıkardım” diyor. “Bütün bunlar benim sayemde oldu, aşı benim dönemimde oldu” diyor. “Bu Biden sanki aşı konusunda çok büyük işler yapmış gibi”… o bağlamda söylüyor. Her şeyin doğrusunu kendi yaptı, seçimleri de zaten o kazandı. Bütün bir yalan üzerine şu anda sistem ve bu “post-truth” yani gerçek ötesi, benim bir yazıda okuduğum: gerçek ötesi faşizm öncesi. Faşizm öncesi döneme getiriyor yani, gümbür gümbür gelebilir tekrar Trump. Ben onun korkusunu şimdiden yaşamaya başlıyorum. Çünkü Cumhuriyetçi Parti’ye baktığımızda, Trump’ın 2024’te aday olacağına sanki kesin gözle bakılıyor ve herkes kendi pozisyonunu Trump’a göre ayarlıyor.

Ruşen Çakır: Ömer, onu o kadar şey yapma; bak “Transatlantik”te biz Trump’ın gelişini gördük, yerini kaybedişini gördük, sonra Trump’ın gidişini gördük. Ne oluyor? Onlar yolcu biz hancı. Merak etme hiç; Amerika’da başkanlar değişir, biz burada aynen haftada bir bunları değerlendirmeye devam edeceğiz.

Ömer Taşpınar: Haklısın, ama burada yaşayınca… yani ben ders veriyorum okulda. Benim öğrencilerimin içinde Trumpçılar olunca neye uğradığımı şaşırıyorum. Birdenbire o kadar sınıf içinde Trumpçı ve Trump’a karşı askerin içinde, hele böyle bir yapı olunca, yani biz zorlanıyoruz sonuçta. Çünkü Amerika bu kadar ciddi bir kutuplaşmayı en son 1960’larda yaşamıştı. Yani büyük tehlike yok tabii ki; ama Amerika’da eğer böyle liberalsen, çokkültürlülüğü savunuyorsan, özgürlüğü basını savunuyorsan, kurumların, yargının özgürlüğünü savunuyorsan, Trump’ın bir daha gelişi bütün ümidimi karartacak benim. Yani bu ülkede Trump ikinci kez bu şekilde seçilebiliyorsa, herksin bildiği bir adam tekrar seçilebiliyorsa, daha kötümser olmama neden olabilir.

Ruşen Çakır: Dur bakalım, daha vakit var. Evet, Ömer çok teşekkürler, bu hafta noktayı böyle koyalım, Gönül’e de buradan selam yollayalım. Evet, “Transatlantik”i bu hafta Ömer Taşpınar ile yaptık. Kendisine çok teşekkürler, sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus