Transatlantik: Erdoğan-Putin görüşmesi & hayra alamet olmayan Türk-Amerikan ilişkileri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, “Transatlantik”le karşınızdayız. Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile Türk-Amerikan ilişkilerini, Türkiye-Rusya ilişkilerini ve biraz da Suriye’yi konuşacağız. Arkadaşlar, merhaba.

Gönül Tol: Merhaba Ruşen.

Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Cumhurbaşkanı Erdoğan New York’tan Birleşmiş Milletler dönüşü gazetecilere açıklamalar yaptı ve orada Türk-Amerikan ilişkileri konusunda çok çarpıcı sözler söyledi. Belli ki büyük bir hayal kırıklığı yaşamış Biden konusunda. “Hayra alâmet değil bunlar” dedi. Tabii orada görüşememesi… yani normalde bu tür açıklamalar, görüşmeden memnun kalmayınca yapılır, ama burada görüşemedi — istediğini biliyoruz, görüşemedi. Bir diğer husus da Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Blinken ile görüşmesi. Belli ki o görüşme de herhalde Ankara’nın istediği gibi gitmemiş. Ne diyorsun Gönül? Neler olup bitti? Birtakım bilgilere sahip misiniz? Bir de tabii ki bunu nasıl yorumlamak gerekir?

Gönül Tol: Ruşen, birincisi, bence bu Erdoğan’ın New York gezisi hem PR anlamında hem diplomasi anlamında tam bir fiyaskoydu. Yani bana aslında şunu yeniden gösterdi: Erdoğan’ın etrafında hakikaten dünyayı, Washington’ı iyi okuyan, işinin ehli insanların ne kadar azaldığının bir kanıtıydı. Belki en hafif konudan şöyle başlayayım: Biliyorsun Erdoğan’ın kitabı çıktı ve kitabını tanıtmak için Times Meydanı’nda reklam panolarına dev reklamlar verildi. Kitabın ismi yanlış yazıldı. Bir sürü insan diyor ki: “Kitabın İngilizce kopyası yok”. Ben birkaç yerde baktım, diyor ki: “Çevriliyor İngilizce’ye, ama İngilizce kopyası satışta değil”. Neden o kadar para verilip New York sokaklarında kitap tanıtıldı? Yani bu küçük bir şey değil, sembolik olarak anlamı var aslında, yani işlerin ne kadar kaotik olduğu, Erdoğan’ın etrafında işinin ehli insanların olmadığının bir başka göstergesi. Bence bir diğer önemli fiyasko — belki birincisinden daha önemli: Şimdi, Amerika’da yaşayan Türklere yönelik faaliyetleri koordine etmek için bir organizasyon var, bir grup var: Türk-Amerikan Ulusal Yönlendirme Komitesi. Bu bir çatı örgütlenmesi, TASC deniyor. Ortodoks Yahudi Ticaret Odası adlı bir örgütle bunlar Erdoğan’ın New York gezisi arifesinde bir mutabakata vardılar ve bu mutabakata Türkiye Dışişleri Bakan Yardımcısı da katıldı. Mutabakat şöyle ilginç: İsrail’in işgali altında üretilen ürünlere karşı, ürünlerin boykot edilmesini isteyen bir hareket var; şimdi Türk tarafı, bu hareketi tanımadığını, desteklemediğini açıkladı bu imzalanan mutabakatta ve kampanyaya öncülük eden hareketi de aşırılık yanlısı bir hareket olarak tanımladığını açıkladı. Şimdi bu çok dramatik bir şey. Ayrıca bu mutabakatla altı çizilen bir başka dramatik şey: Biliyorsun, İsrail’le bazı Arap ülkeleri arasında bir normalleşme süreci başlamıştı, İbrahim Anlaşmaları imzalanmıştı, bunu desteklediği sözünü, taahhüdünü veriyor Türkiye bu mutabakatla. Ve bu olay, Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda Filistin meselesinin sahipsiz olduğundan dem vurmasından birkaç gün önce oluyor. Şimdi böyle bir mutabakatın Erdoğan’ın izni olmadan, Erdoğan’ın onayı olmadan imzalanmasına imkân yok. Peki, neden böyle bir mutabakat imzalandı? Çünkü bir süredir Türkiye Biden yönetimi ile ilişkileri güçlendirmek için ya da Biden yönetimine “Access”/erişimi olabilmesi için Yahudi lobilerini kullanmaya çalışıyor. Yani bu bir strateji, altı boş bir strateji; çünkü birincisi Türkiye’nin imajı son derece kötü Washington’da ve hiçbir Yahudi lobisi –ki bunların başında, bu bahsettiğimiz gruptan çok daha önemli lobi örgütleri var; AIPAC gibi, Anti-Defamation League gibi gruplar var–, aynı kareye girmek istemiyorlar Erdoğan ile. Ve zaten bu gruplarla da görüşmedi Erdoğan bu ziyaretinde — diğer ziyaretlerinde görüşüyordu. Şimdi, dolayısıyla bir problem var Türkiye’nin stratejisinde. Yani Biden’a erişmeye çalışılıyor; muhtemelen Erdoğan’ın Biden ile görüşmesini mümkün kılabilmek için bu grupla böyle bir mutabakata varıldı. Görüşme olmayınca ne oldu? Mutabakattan geri çekildiğini açıkladı bu bahsettiğimiz Türk çatı örgütü. Şimdi üçüncü fiyaskoya gelelim: Biden’ın Erdoğan ile kısacık da olsa bir fotoğraf vermek için görüşmek istememesi. Şimdi Erdoğan gerçekten Biden ile görüşebileceğini düşündü bence. Çünkü hatırlarsan, New York ziyareti öncesinde böyle bir algı oluşturuldu, böyle bir beklenti oluşturuldu Ankara tarafında. Sanki bir görüşmenin onayı alınmışçasına bahsedildi New York’taki toplantıdan. Halbuki bizim gibi sıradan, ilişkileri dışarıdan izleyen gözlemciler dahi, böyle bir görüşmenin olacağına ihtimal vermedi. Ve ben Amerikan tarafının da Türkiye’ye bu anlamda yanıltıcı mesajlar verdiğini düşünmüyorum. Yani bu konuda netlerdi. Zaten Biden günü birlik New York’a gidip geliyordu ve Erdoğan ile görüşmeyeceği söylenmişti. Peki, neden o zaman böyle bir beklenti içine girdi Türk tarafı? İşte birkaç sorun var burada ve bunu genel olarak Türkiye’nin dış siyasetindeki sorun çerçevesinde görebiliriz. Birincisi, Türkiye Washington’ı okuyamıyor, dünyayı okuyamıyor. Mesela Yunanistan’la da bir görüşme olacağını söylemişti Erdoğan; olmadı New York’ta. İkinci problem, Türkiye kendi gücünü ve önemini çok abartıyor. Mesela bence şöyle düşündü Türk tarafı: “Tabii ki Biden’la görüşürüz, çünkü Afganistan gibi Biden yönetimi için hayâtî bir meselede biz kilit bir rol oynuyoruz, Biden Erdoğan ile mutlaka görüşmek isteyecektir”. Halbuki şunu anlayamadılar: Ömer’in de hep tekrarladığı gibi, Afganistan’ı unutmak istiyor Biden. “Hadi yani, tamam oldu bitti, fiyasko.” Bir parça imajı toparlamaya çalışıyor; ama yani olmuş bitmiş bir mesele; orada da Katar varken, Türkiye de Afganistan’da öyle önemli rol oynayacak bir pozisyonda değil. Bir diğer mesele de –bence daha problemli olanı–, Türkiye Amerika ile ilişkilerin geldiği yeri görmek istemiyor. Hâlâ o seninle çok konuştuğumuz stratejik ortaklık varmışçasına davranıyor Türkiye. Ve kendi önemini, o Soğuk Savaş yıllarındaki çerçeveden görüyor. Halbuki öyle bir şey yok, stratejik ortaklık öldü. Türkiye ve Amerika arasında stratejik ortaklık yok artık. Artık bir al-ver ilişkisine dayalı ve NATO çerçevesinde kurulmaya, tanımlanmaya çalışılan bir ilişki türü var Türkiye ve Amerika arasında. Bu da neyi gerektiriyor? Amerikan çıkarları açısından önemli mevzular olursa, Amerikan Başkanı Erdoğan ile görüşecektir. Onun dışında yaptığı her görüşmeyi şöyle okuyor Biden tarafı: “Karşılığında hiçbir şey almadan biz Erdoğan’a iç siyasette onun elini güçlendirecek bir fotoğraf vermeyelim; zaten demokrasi, insan hakları vs. diyoruz; dış politikamızın kalbine oturtmak istediğimiz bir söylem var. Erdoğan’la böyle bir poz verirsek, bu hem onun altını oyar hem de benim hiçbir işime yaramaz.” Dolayısıyla bütün bu yanlış anlaşılmaların sonucu, bütün bu okuyamama, dünyayı okuyamama, Washington’ı anlayamama, Türk-Amerikan ilişkilerinde gelinen noktayı kabul edememe… bütün bunlar bence New York’ta kristalleşmiş oldu. O anlamda da ben bunu bir fiyasko olarak görüyorum.

Ruşen Çakır: Ömer, Erdoğan’ın sözü, “Hayra alâmet değil” sözü çok çarpıcı. Yani zaten birazdan konuşacağız; şimdi bugün de Putin ile görüşüyor ve o sözün ardından da S-400’leri dile getirdi, F-35’leri dile getirdi ve Putin ile baş başa görüşeceğini söyledi, o anda söyledi ve zaten şu anda da görüşüyor. Putin kısmını sonraya bırakarak, bu “Hayra alâmet değil” sözünün ağzından “on the record”, yani yazılacak şekilde çıkmış olması çok mânîdar değil mi?

Ömer Taşpınar: Mânîdar, tabii ki mânîdar. Öte yandan mâlûmun ilâmı da diyebiliriz. Yani Türk-Amerikan ilişkilerinin iyi gitmediği birçok kişi tarafından zaten biliniyordu. Burada haber değeri olan, bunun Erdoğan tarafından sitemle ifade edilmiş olması — ki diplomaside, ülkeler ellerinin zayıfladığını veya birbirine kırıldıklarını bu kadar duygusal bir şekilde, bu kadar tepkisel bir şekilde dile getirmezler. Yani her şeyden önce prestij açısından önemlidir. Nasıl bir görüntü çıkıyor ortaya? Erdoğan New York’a gidiyor ve New York’ta görüşemediği için öfkeleniyor. Arkasından, işte, Amerikan televizyonuna da öfkeli açıklamalarda bulunuyor ve ortada aslında amatörce bir durum var; çünkü Amerika’ya giderken, bir bakıma Amerika’nın hoşuna gidebilecek ve Rusya’yı kızdıracak anlamda sözler söylüyor — Ukrayna ve Kırım konusunda aldığı pozisyonu hatırlatıyor ve bu tabii ki Putin tarafından not ediliyor. Öte yandan Amerika’dayken Biden ile görüşemeyince, bu sefer Putin’in hoşuna gidebilecek şeyleri Amerika’da söylüyor. “S-400’ler konusunda ikinci alımı yapabiliriz, Türkiye Amerika ile ilişkilerinde hiçbir zaman Amerika’dan emir alacak durumda olmayan bir egemen ülkedir” diyerek Amerikan televizyonlarına bir açıklama yapıyor — ki şu anda bu Amerikan Senatosu’nda konfirmasyon için dün Senato’nun karşısına çıkmış olan, Türkiye’ye gelecek büyükelçi adayı Jeff Flake’in de Türkiye konusundaki ifadelerini bir bakıma değerlendirmek gerekiyor. O da Senato’da konfirmasyon konuşmasında diyor ki: “Türkiye S-400’lerin ikinci alımını yaptığı takdirde şu ankinden çok daha yüksek yaptırımlarla karşı karşıya kalacaktır” diyor. Ve Senatör Menendez de, kendisine yaptırımlar dışında şu anda Amerika ile ilişkilerinde herhangi bir iyileşme potansiyeli olup olamayacağını sorduğunda, “Şu anda S-400’ler konusunda bir geri adım atmadan herhangi bir silah satışı yapamayacağız” diyor ve geldiğimiz nokta bir bakıma, hem Senato’da, hem de Türkiye’ye gelmek için uğraşan, konfirmasyon almak için uğraşan Jeff Flake de dile getirmiş oluyor. Şimdi burada aslında mâlûmun ilâmı diyorum, çünkü Türk-Amerikan ilişkilerinde aslında, Soğuk Savaş bittiğinden beri, “Bir stratejik ortaklık var mı yok mu?” sorusu soruluyor. Ve bunun kısa cevabı Gönül’ün de söylediği gibi stratejik ortaklık Soğuk Savaş bittikten sonra Amerika’nın Ortadoğu’daki meselesi, önce Irak sonra Suriye’deki Kürt meselesinde Türkiye’nin önünü açamaması; Türkiye’nin içeride Kürt meselesinde, senin dünkü programında da söylediğin gibi, inkâr etmesi, bu konuyu reddetmesi, Türkiye’nin demokratikleşmesine engel oluyor. Yani Türkiye’nin en ciddi kimlik, demokrasi ve güvenlik sorunu olan –bunların hepsi birbirine geçmiş– Kürt meselesinde Türkiye’nin bunu hem Erdoğan, hem Erdoğan öncesi 90’lı yıllarda halledemiyor olması, halledememesi, sadece içeride otoriterlik şeklinde bir tıkanma yaratmıyor; dış politikada da çok ciddi bir tıkanma yaratıyor. Avrupa Birliği ile ilişkilerde tıkanma yaratıyor; ama öncelikle Amerika ile ilişkilerde ciddi bir tıkanma yaratıyor. Bu konu belki Irak’ın işgali çerçevesinde çok gündeme gelmemişti. Onun temel nedeni, Türkiye 2009 ile 2015 arası bir Barış Süreci içine girmişti. Ve o Barış Süreci döneminde bir bakıma biraz önü açılıyordu, Amerika ile ilişkilerinde de bir iyileşme başlamıştı. Ama Obama ile işlerin kötüye gitmesi, sonrasında Trump’la duvara çarpma ve şimdi Biden ile devam eden tıkanıklık, temelde –aslında hep S-400 meselesini konuşuyoruz ama–, Türkiye’nin artık Amerika’yı Kürt meselesinde karşısında bir tehdit olarak görmesinden kaynaklanıyor. Yani çok açık konuşalım: Bugün Türkiye’de toplumsal olarak baktığımızda –ki bunun toplumsal bir karşılığı da var, anti-Amerikanizm olarak–, devlet aşamasında, askerî aşamada da baktığımızda, Türkiye PKK’nın arkasında duran bir Amerika görüyor. Amerika da özellikle Suriye’de İslâmcı örgütlerin, cihadcı örgütlerin arkasında duran bir Türkiye görüyor. Bu Gönül’ün daha hâkim olduğu konu Suriye; ama Suriye bir bakıma Türk-Amerikan ilişkilerinde stratejik ortaklığın bitkisel hayattan ölüme doğru gittiği yer oldu. Bu denklem içerisinde Türkiye Kürt meselesinde önünü açamazken, Amerika da Afganistan çıkışı sonrası prestijini kaybetmiş, dünyada inandırıcılığını kaybetmiş bir ülke konumunda. Ve ne yapıyor? Mesela CENTCOM komutanı ve Amerika Dışişleri Bakanlığı’nın Ortadoğu’dan sorumlu bürokratları, üst seviyede bürokratları PYD ile görüşüp, “Merak etmeyin, hâlâ arkanızdayız” diyorlar. Niye? Çünkü Kürtler de soru soruyor: “Acaba Afgan hükümetinin bırakıldığı gibi biz de burada bırakılacak mıyız?” Amerika’nın bin askeri var Suriye’de ve bu askerler hâlâ PYD ile çalışıyorlar. Burada Amerika bunların arkasında duruyor. Türkiye’nin en önemli güvenlik sorunu olarak gördüğü PKK meselesinde, Amerika’nın Suriye’deki PKK ile beraber hareket ediyor olması… bu artık stratejik ortaklık değil, ulusal tehdit anlamına geliyor. Bir de Rusya’dan savunma füzesi alması, Amerika ile NATO çerçevesinde sorunlar yaşıyor olması, tabii ki şu anda ilişkilerde bu bahsettiğimiz “Hayra alâmet değil” konusunu gayet ciddi olarak gündeme getiriyor. Bu ortamın içinde Biden bir de Ermeni Soykırımı’nı tanıdı. Ermeni Soykırımı’nı tanıdı ve Türkiye arkasından büyükelçisini bile çekmedi. Niye çekmedi? Çünkü Türkiye şu anda çok zayıflamış durumda, eli çok zayıflamış durumda dış politikada. Avrupa Birliği ile, Rusya ile eli güçlü değilken, bir de Amerika ile büyükelçi çekip iyice gerilim yaşamayı istemedi. Ne oldu? Afganistan bir umut yarattı. “Acaba Afganistan konusunda bir şey olacak mı?” diye ve hayatta olduğu gibi dış politikada da beklentilerin yükselmesi çok kötü bir şey: Beklentileri yükseltti. Brüksel’de özellikle beklentiler çok yükseldi. Brüksel’de baş başa görüştüler. Sonrasında Biden basına Türkiye’yi öven bir konuşma yaptı: “Türkiye ile çok ortak konularımız var, bir sürü dosyada beraber çalışıyoruz” dedi. Bu Erdoğan’ı heyecanlandırdı, beklentilerini yükseltti. Sonra Afganistan’da yaşanan fiyasko sonrasında New York’ta görüşemedi bile; çünkü Türkiye’ye gerek kalmadı artık. Amerika’nın Türkiye’ye ihtiyacı kalmadı Afganistan’da. Dolayısıyla bildiğimiz konularla baş başa kaldık: PYD, S-400’ler, Halkbank… ve Erdoğan istediği bir platforma getiremedi ilişkilerini. Bir de bunun üzerine şöyle bir algı var — onunla bitireyim uzatmadan: Amerikan’da hep bir tartışma var Türkiye konusunda, “Nasıl bir politika izleyelim?” tartışması. Ve iki ayrı grup var; birinci grup diyor ki: “Türkiye önemli, jeo-stratejik bir NATO ittifakı ülkesidir. Dolayısıyla Türkiye ile köprüleri atmayalım. Türkiye ile hep diyalog içinde olalım, angaje edelim Türkiye’yi. Bir şekilde Türkiye’yi kazanmaya çalışalım. Erdoğan’ı da kazanmaya çalışalım” diyen bir grup var. Bunun karşısında duran başka bir grup da,” Türkiye bir sürü konuda bizim istediğimiz şeyleri yapmıyor ve bizim süper güç olduğumuzu anlamıyor. Zannediyor ki eli çok güçlü bize karşı. Yani bizim sanki Türkiye’ye çok ihtiyacımız varmış gibi davranıyor. Dolayısıyla yapmamız gereken, Türkiye’ye birazcık bu ilişkide kimin süper güç olduğunu, kimin muhtaç olduğunu hatırlatmak. İstesek biz Amerika olarak Türkiye’yi çok zor duruma sokabilecek şeyler yapabiliriz. Dolayısıyla kısacası Türkiye ile oyunu daha sert oynamamız gerekiyor” diyen bir grup var. Bu grup zaten Ermeni Soykırımı konusunda istediğini elde etti. Biden da bana göre bu grubun içinde; stratejik ortaklığa çok inanmıyor. Şimdi bu grubun eli çok güçlenmiş durumda; çünkü Türkiye Ermeni Soykırımı sonrası hiçbir şey yapamadı. Şu anda da bir şey yapamıyor ve böyle rencîde olmuş, küs bir şekilde Rusya’ya yaklaşıyor. Ama Rusya’da da görecek… ki onu konuşacağız birazdan, Rusya’dan da istediklerini elde edemeyecek bir konumda. 

Ruşen Çakır: Evet, şimdi Rusya. Soçi’deki görüşme tamamlanmış, iki saat kırk beş dakika sürmüş. Cumhurbaşkanı, “Zaten New York’ta da söyledim; savunma-sanayi anlaşmalarından geri dönüş yok” demiş, “Akkuyu’nun önümüzdeki yıl ilk ünitesi başlayacak” demiş ve de Suriye ile ilişkili, “Suriye’nin barışı Türkiye ve Rusya ilişkilerine bağlı” demiş. İki saat kırk beş dakika — daha önce beş saat, altı saatlik görüşmeler de olmuştu. Bu 2021 yılının ilk baş başa görüşmesi. Bunda tabii biraz koronavirüsün de etkisi var. Bir de Putin’in şu sözü var — o çok çarpıcı: “Erdoğan ile görüşmelerimiz her zaman sorunsuz geçmiyor, ama ilgili kurullarımız gerekli uzlaşıyı buluyor” demiş. Şimdi İlhan Uzgel’le konuştu geçen arkadaşlarımız, “Biden ile görüşemeyip Putin ile görüşmek, hemen ardından görüşmek bir dış politika değil” diye özetledi. Bu herhalde önceden hesaplanmış bir görüşmeydi, ama Erdoğan’ın gazetecilere söylediği, yani “Amerika ile işler hayra alâmet değil, ama ben Putin ile görüşeceğim, baş başa görüşeceğim” diyerek onun yerine bunu koyuyormuş gibi bir intiba yaratmıştı. Ne diyorsun Gönül? Türkiye’nin Rusya ilişkileri Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin yerini alabilir mi? Bunlar birbirleriyle kıyaslanabilir mi?

Gönül Tol: Yani aslında şunu söylemek lâzım Ruşen — şimdi Ömer mesela dedi: Evet, Türk-Amerikan stratejik ittifakı öldü, Suriye’de öldü, mezarlık Suriye diyebiliriz; ama bir taraftan da gittikçe stratejik ittifaklardan uzaklaşan bir dünya var. Yani aslında bütün dünyada, ülkeler arası al-ver ilişkisine dayalı, değerlerden uzak ve mümkün olduğu kadar –“issue based” deniyor–, yani tek tek her vakada farklı bir işbirliği modeli geliştiren bir dış politika anlayışı da var. Dolayısıyla yani aslında Türkiye’nin Rusya ile yürüttüğü ilişki, bugünkü bağlamda Türk-Amerikan ilişkilerinin doğasına benzeyebilir. Bir de şunu söylemek istiyorum: Yani seremoniye dönüştü her şey. Hani mesela Erdoğan ne ümit ediyordu? Biden ile görüşüp el sıkışsaydı, bu neyi başaracaktı? İşte, bir seremoni oluşacaktı, bir fotoğraf çekilecekti ve bu bir miktar, üç gün, beş gün, “Bak, bütün problemlere rağmen işte orada Cumhurbaşkanımız gitti Amerikan Başkanı ile görüştü” algısı yaratacaktı. Fakat bu neyi çözecek? Hiçbir şeyi çözmeyecek. Ne konuşacaklar? Belli yani; reel-politikte gelinen yer belli. Afganistan konusunda Amerika’nın Türkiye’ye ihtiyacı yok. Ortadoğu politikasında artık Türkiye önemli bir rol oynamıyor. Amerika’nın Ortadoğu’ya bakış açısı bütünüyle değişti. Yani bütün dış politika konularını tek tek alt alta sıraladığınızda, ne konuşacaklardı? Neyi halledebileceklerdi? Bir görüşme neden önemli olmalı? Onun o yarattığı imajdan çok, meseleleri halletme kapasitesine bakılarak değerlendirilmeli, değil mi? Ama yok, öyle bir kapasitesi yok. Bu konularda zaten –S-400 konusunda, Suriye konusunda, Doğu Akdeniz’de şurada burada– çok ilerleme kaydedilecek bir durum yok. Ama işte özellikle tek adam rejimiyle birlikte, bütün dış politika buna indirgendi, bir fotoğraf karesine indirgendi. Şimdi de gitti, “Bakın Biden ile görüşmedim, ama Putin’le görüştüm, sevgili dostum Putin’le de aramızda hiçbir yanlış anlaşılma yok” mesajı veriyor. Şimdi bu neyi çözecek? Onu konuşmak gerekiyor. Yani bu seremonilerin ötesinde, meselenin özüne inmek gerekiyor. Neyi çözecek? Yani çok bir şey çözeceğini düşünmüyorum. Şimdi, İdlib’de bir süredir, Ağustos ayından bu yana Rusya’nın desteklediği rejim güçlerinin bir saldırısı söz konusu. Sadece İdlib’de de değil; Afrin gibi, Halep’in kuzeyi gibi yerlerde de bir baskı söz konusu Suriye muhalefetine karşı. Bu tabii şunu gösteriyor: Bir kere Putin hep bunu yapıyor zaten; önemli zirvelerden hemen önce Suriye’de sahadaki askerî gerginliği tırmandırıyor. Böylece masada elini daha güçlü kılmaya çalışıyor Türkiye’ye karşı. Bugün de yaptığı bu; ama işte özellikle Afrin ve Halep’in kuzeyinde de bu tür saldırıların olması aslında Türk-Rus ilişkilerinde gelinen gergin noktaya da işaret ediyor. Yani ilişkilerde en büyük gerginlik kaynaklarından bir tanesi Ukrayna ve Türkiye’nin Ukrayna ve Kırım konusunda takındığı tavır. Rusya bundan çok rahatsız; yani genel olarak Türkiye’nin Karadeniz siyasetinden rahatsız. Çünkü Türkiye NATO’nun doğuya doğru genişlemesini destekliyor; Baltık cumhuriyetlerinin ve mesela Gürcistan’ın NATO üyeliğini destekliyor. Bütün bunlar Rusya açısından problem, işte Montreux Anlaşması konusunda takındığı durum vs.. bütün bunlar Putin’i rahatsız eden durumlar. Ve bu tür gerginlikler de neye dönüşüyor? İdlib gibi yerlerde Türkiye’ye bir baskı unsuru oluşturmanın aracına dönüşüyor. Fakat onun ötesinde, tabii İdlib’de yaşananlar sadece Rusya’nın Türkiye’yle Suriye dışındaki anlaşmazlıklarını gidermede kullanılan bir baskı aracı da değil. Yani 2015’ten bu yana Rusya-Türkiye ilişkilerinde, özellikle Suriye’de bir al-ver ilişkisi var. Hani Türk-Amerikan ilişkilerinde geldiğimiz noktadan bahsederken, “Bu bir al-ver ilişkisine dönüştü” demiştik. Türkiye ve Rusya da benzer bir ilişki modeline evrildi Suriye’de. Yani ne oldu 2015’ten sonra? Türkiye’nin rejimi devirme önceliği, artık o öncelik sırasında ikinci plana düştü Erdoğan için. İlk sıraya ne yerleşti? Kürtlerin kazanımlarını sınırlandırma önceliği ilk sıraya yerleşti ve bu bir açılım yarattı; Türkiye ve Rusya arasında Suriye’de işbirliği için bir açılım yarattı ve böyle ilginç bir ilişki modeli gelişti. Peki, bu modele göre Rusya ne yaptı? Mesela Türkiye’nin Kürtlere karşı hamlelerine yeşil ışık yaktı, izin verdi. İlk 2016 Ağustos’taki operasyonla başladı bu. Karşılığında Türkiye ne yaptı? Kendi desteklediği Suriye muhalefetine baskı yaparak, ellerindeki toprakları neredeyse savaşmadan rejime devretmesini sağladı. Hatta o dönem, 2016-2017’de, mesela Türkiye’nin desteklediği muhaliflerden bazı insanlar şunu söylüyordu: “Erdoğan Kürtlerin tepesine binmek için Suriye devrimini sattı” diyorlardı. Yani Türkiye ve Rusya arasında böyle bir ilişki modeli geliştirildi ve çeşitli mekanizmalar oluşturuldu. Mesela Astana süreci bu mekanizmalardan bir tanesiydi. Onun içinde çatışmasızlık alanları yaratıldı, ateşkesler, uzlaşı komiteleri oluşturuldu. Bütün bunlarla, bu mekanizmalar sayesinde ne yaptı Rusya? Türkiye’nin de desteğiyle rejimin elini güçlendirdi. Mesela Halep bu şekilde rejimin eline geçti. Yani Halep’te ne oldu? Türkiye’nin desteklediği Suriyeli muhalifler çekildiler ve Halep rejimin eline geçti. Bunun karşılığında ne oldu? İşte, Türkiye Fırat Kalkanı Harekâtı’nı gerçekleştirebildi. Diğer taraftan 2018’de Afrin operasyonunu yaptı, bunun karşılığında rejim ne elde etti? İşte, Doğu Guta gibi yerleri ele geçirdi. Yani Türkiye’nin attığı her adımda Rusya bu al-ver ilişkisi sayesinde rejimin elini güçlendirmiş oldu. Ve diplomatik olarak da Rusya bu ilişki sayesinde gelmek istediği yere geldi. Mesela şu anda bir sürü Arap ülkesi, Körfez ülkeleri, Ürdün gibi ülkeler rejimle normalleşmenin ilk adımlarını atmış durumda. Dolayısıyla bugün İdlib’de olanlar da aslında o ilişki modelinin bir doğal uzantısı. Yani ne oldu? Rusya rejim muhaliflerinin elinden her şeyi aldı; gele gele İdlib’de sıkıştırıldı Suriye muhalefeti. Buradan sonra ne olacak? Rusya’nın istediği şey ne İdlib’de? Yani İdlib nihayetinde rejimin eline geçecek; fakat bence şu anda çok büyük bir rejim operasyonu beklemiyorum, tam da söylediğim nedenlerle, diplomatik olarak ülkelerin rejimle görüşmeleri –yani Türkiye’de MİT bile görüşüyor Suriye istihbaratıyla görüşüyor– böyle bir konjonktürde bu kadar büyük bir askerî operasyon yapmak istemeyecektir, ama sınırlı askerî hedefleri var. Mesela M4 karayolunun alınması gibi. İşte Türkiye ile Putin görüşüp bu tür konularda istediğini alacaktır. Sınırlı, ufak ufak adımlarla istediği yere doğru sürüklüyor Türkiye’yi. Türkiye’nin de bunlar karşısında çok eli kuvvetli değil. Bu ilişki modelini, Türkiye-Rusya arasında 2015’ten sonra gelişen ilişki modelini mümkün kılan şey neydi? Rusya’nın asıl istediği şey: Amerika’nın dış politikasında önemli bir rol oynayan Türkiye. Aslında bu Rusya’nın çıkarlarına daha fazla hizmet etti. Çünkü ne kadar çok Türkiye’yi o eksenden çıkarırsa Amerikan siyasetinin altını o kadar oymuş oldu. Fakat bugün gelinen noktada, Türkiye’nin Biden ile görüşememesinden ve New York’ta verdiği mesajdan da anladığımız üzere, Türkiye’nin artık Amerika’nın dış politikasında oynadığı kilit bir rol yok; bu nedenle de Erdoğan Putin’le son görüşmeye aslında eli zayıf gitti. O nedenle çok büyük bir şey beklemiyorum ben bu yapılan görüşmelerden. 

Ruşen Çakır: Ömer, sen yine olayı Avrasyacılığa taşıyacaksındır; ama ben önceden şey yapayım, önleyici…, istersen taşıyabilirsin. Gerçekten bu bizim arkadaşlar bugün baktılar: Rus uçağının düşürülmesinden bu yana 27 kez görüşmüş iki lider. Bunların bazıları baş başa, bazılarında İran da var, başkaları da, vs., ama mesela bir görüşme altı saat, bir görüşme beş saat, bugünkü yine daha az: İki saat kırk beş dakika. Bu yani ortada çok büyük sorunlar var, tabii ki sorun hep var da, nedir yani bu gerçekten? Aynı şeyi sormak istiyorum, Türkiye ABD’nin yerine Rusya’yı ikame edebilir mi?

Ömer Taşpınar: Şimdi Türkiye bir NATO ülkesi ve Soğuk Savaş çerçevesinde NATO’ya girdi. NATO’ya niye girdi? Sovyetler Birliği, Stalin toprak istediği için girdi. Normal şartlarda bugün Avrasyacı dediğimiz grup NATO’ya çok sıcak bakmıyor tabii. Türkiye’de Atatürk dış politikası dediğimizde, tam bağımsız dış politika dediğimizde de, normal şartlarda Türkiye’nin bağlantısız olmasını tercih edecek, Rusya ile de Amerika ile de eşit mesafede olmasını ve tam bağımsız bir politika izlemesini isteyecek, Türkiye’de hem toplumsal hem de güvenlik elitinde karşılığı olan, askerinin içinde de karşılığı olan bir ekip olduğunu düşünüyorum ben. Fakat tabii yani baktığımızda ilginç bir durum var. Suriye konusunda Türkiye gerçekten çok zor durumda kaldı; çünkü Amerika’nın oradaki PKK’ya yakın, PKK’nın Suriye kolu PYD ile ilişki kurması, sadece Amerika ile sorun yaratmadı. Suriye’nin Rusya için stratejik anlamı çok önemli. Yani Putin 2015’te oraya kendi silahlı kuvvetlerini, özellikle de hava gücünü taşıdıktan sonra, hem Tartus Limanı’na hem Suriye içindeki dinamiklere bu kadar müdahil olduktan sonra savaşın kaderi değişti. Savaşın kaderi, normal şartlarda Beşar Esad savaşı kaybetmek üzereyken, İran’ın ve Rusya’nın devreye girmesiyle bugün Beşar Esad savaşı kazanmış durumda. Türkiye de sadece Amerika’yla değil, Rusya’yla çok zor bir durumda. Bundan çok önce değil, yaklaşık bir yıl önce Türkiye 36 askerini kaybetti. Bu askerlerini İdlib’de kaybetti ve Rusya nedeniyle kaybetti. Bunu telaffuz bile edemedi Türkiye; yani Rusya’nın yaptığı söyleyemedi bile. Türkiye’nin İdlib’de geldiği yer, bir bakıma yaptığı yatırımın boş çıkması nedeniyle de oldu. Kime yatırım yaptı Türkiye Suriye’de? Türkiye’nin Suriye politikası ne üzerine kuruldu? Oradaki İslamcı grupların, cihadcı grupların –başta El Nusra, sonrasında diğer grupların– bir şekilde savaşı kazanma ümidi üzerineydi. Onları sonra bir şekilde ılımlı hale getirip Özgür Suriye Ordusu, Müslüman Kardeşler’vâri bir yapıyla Türkiye Suriye’yi kazanacağını düşünüyordu. Yani bir bakıma Mısır’da olan şey Mursi ile, o kısa süren dönem, Suriye’de de tekrarlanacaktı; bütün bunlar aslında bir bakıma hem Erdoğan’ın hem Ahmet Davutoğlu’nun projesiydi. Bütün bunlar bozulunca, Türkiye Halep’te Gönül’ün anlattığı gibi geri adım attıktan sonra, iki mesele ortaya çıktı. Bir tanesi, Rusya güçlendi tabii ki, Rusya istediğini elde etti ve Türkiye de Rusya’dan taviz aldı ve Kürtler konusunda, PYD konusunda, Afrin ve diğer yaptığı askerî çıkarmaları yapabildi. Rusya izin verdiği için, Rusya yeşil ışık yaktığı için yapabildi bunları. Dolayısıyla orada bir kazanım oldu; fakat tabii ki bunları bütünüyle Rusya’ya bağımlı olarak yapmak zorunda kaldı ve o çerçeve içinde zaten S-400’leri de almak zorunda kaldı. Bana göre Putin’in büyük başarısı, NATO ülkesi Türkiye’ye F-35’leri aldırmamak, artı NATO ülkesi Türkiye’ye bu S-400’leri satarak NATO içinde bir çatlak yaratmak oldu. Dolayısıyla Suriye meselesinde orada Türkiye bir zorluk içine girdi. Ama ikinci büyük zorluk, Türkiye’nin yatırım yaptığı cihadcı gruplar Halep’ten çıkınca ne oldu? İdlib’e taşınmak zorunda kaldı. Ve normalde 700 bin nüfusu olan İdlib, bugün 3 milyon 700 bin, 4 milyona kadar giden bir nüfusa sahip. Bu 4 milyon nüfusun içinde tabii ki muhalif güçler var, radikal güçler var ve Türkiye 2018’de Rusya’ya dedi ki: “Aman bu İdlib’e dokunma, buraya dokunma ki, ben buradaki cihadcı grupları ayıklayacağım, bir bakıma onları ılımlı hale getireceğim.” Heyet Tahrir El Şam gibi bir örgütle Türkiye bir şekilde masaya oturup onları nötralize edecekti. Ama bugün geldiğimiz noktada Türkiye, 2018’deki yükümlülüklerini yerine getiremedi. Türkiye aslında bu cihadcı gruplardan çok çekiniyor. Çünkü bu cihadcı grupların –tabii ki başta IŞİD, ama sonrasında El Nusra, Heyet Tahrir El Şam– bütün bu cihadcı grupların Türkiye’de de belirli bir gücü var ve Türkiye’de ne yapabileceklerini aslında 2016 yılında Türkiye Halep’te geri adım attıktan sonra gösterdiler. Yani Rus Büyükelçisi öldürüldü Ankara’da — bunu unutuyoruz. Yani Rusya açısından ne kadar önemli bir şey: Kendi büyükelçi Ankara’da öldürüldü kamera karşısında. Türkiye’de çok kanlı terör saldırıları oldu cihadcı gruplar tarafından. Tabii Türkiye bunu görünce bir şekilde, “Aman bari İdlib’de duruma hâkim olalım” dedi; çünkü hem o cihadcı gruplara, “Bakın, sizin için ben Rusya ile diplomasi yürütüyorum” deme şansına sahip oldu İdlib’de; ikincisi, İdlib patlarsa, İdlib de elden giderse oradaki radikal gruplar, oradaki muhalif güçler nereye gidecekler? Yaklaşık bir milyon, iki milyon kişi Türkiye sınırına gelecek. Türkiye’de 4 milyon Suriyeli göçmen varken, 2 milyon daha gelmesini kaldırabilecek durumda mı şu anki Türkiye? Dolayısıyla İdlib konusunda Türkiye çok zayıf bir yerde. 15 bin askeri var, bu askerlerin hava savunması yok, oraya bütünüyle Rusya hâkim. Geçen yıl gördük: 36 askerini kaybetti. Orada ciddi bir bombalama olursa, maalesef yüzlerce Türk askeri ölebilir. Ve böyle bir kozu varken, Putin’in tabii ki eli çok güçlü. Şuna şaşırıyordur Putin: Ben İdlib’de bu kadar güçlüyken, Erdoğan neye güvenerek Kırım konusunda bu kadar rahatça konuşabiliyor? Yani Türkiye Uygurlar konusunda konuşamıyor Çin’le; ama Kırım Türkleri konusunda, Kırım konusunda oldukça rahat konuşuyor Erdoğan ve Ukrayna’ya da dron satıyor. Bunu neye güvenerek yapabiliyor? Putin bunu soruyordur. Yani her şeyden önce bana göre haklı bir soru; çünkü Türkiye’nin eli güçlü değil, doğalgaz konusunda muhtaç Rusya’ya, İdlib konusunda muhtaç; ama buna rağmen, Batı’ya göz kırparak, tam da New York’a gitmeden önce, Kırım konusunda, Ukrayna konusunda yaptıklarını hatırlatıyor. Niye? Çünkü Amerika ile de bir dengede tutmaya çalışıyor. Amerika’ya da göz kırpıyor. Bir de şu var tabii: Eğer Putin çok zorlarsa Erdoğan’ı, yani Erdoğan doğalgaz konusunda istediğini elde edemez, İdlib’de istediğini elde edemez ve sınıra 2 milyon Suriyeli gelir ve orada Türkiye yüzlerce asker kaybederse, Erdoğan’ın elinde ne koz kalır? Erdoğan’ın elinde kalabilecek tek koz Amerika’ya bir şekilde kendini teslim etmek olur. Yani ne yapar? S-400’ler konusunda, “Tamam, ben bunları paketliyorum kullanmayacağım” deyip, Patriot alıp, F-35’e döner ve bütünüyle tekrar NATO’cu, transatlantik ilişkileri, Batı ile ilişkileri düzeltici bir yere gider. Erdoğan bunu denedi son sekiz ayda bence; Biden geldiğinden beri, Ermeni soykırımı konusunda da frene basarak, S-400meselesini buzdolabına koyarak ,onları açmayarak denedi. Ve ümit ediyordu ki Libya’da ve Azerbaycan’da filan Rusya’nın aleyhine attığı adımlar Washington’da kendisine sermaye getirecek. Yani Washington’da ümit ediyordu ki, o demin bahsettiğim, Türkiye NATO ülkesi olarak jeo-stratejik açıdan bakın neler yapıyor; Suriye’de önemli bir rol oynuyor, Libya’da Rusya’ya karşı bir rol oynuyor, Kafkaslar’da önemli bir rol oynuyor. “Türkiye’yi kaybetmeyelim” diyen grubun güçleneceğini zannediyordu; ama Biden’dan istediğini elde edemeyince, bir bakıma bütün o hayal kırıklığı ile Putin’e gitti. Ve bana göre şu anda gerek İdlib konusunda gerek doğalgaz konusunda istediğini fazla elde edemeden geri dönüyor; çünkü bu denklem Türkiye’nin karşısında. Benim şaşırdığım nokta, tekrar edeyim, eli bu kadar zayıfken Türkiye, Ukrayna ve Kırım konusunda nasıl bu kadar rahat konuşabiliyor?

Ruşen Çakır: Evet, buyur Gönül.

Gönül Tol: Ruşen, bir şey söyleyeyim, çok kısa ve biliyorum zamanımız doldu: Türkiye’yi aynı zamanda Suriye’de zayıf kılan bir başka faktör de dediğim gibi Türk-Amerikan ilişkilerinin geldiği nokta; aynı zamanda Amerika’nın Rusya ile Suriye’de geldiği nokta. Yani bugün mesela Amerika ve Rusya Suriye’de bir orta yol bulmaya çalışıyor. Mesela bu yaz her iki tarafta da –hem Putin hem Biden– çok övgüyle bahsetti bundan — işte, iki taraf bir anlaşmaya vardı; Birleşmiş Milletler liderliğinde o insanî yardımların Türkiye sınırından Suriye’ye geçişi konusunda bir mutabakat sağlandı. Ve her iki taraf da bunu bundan sonra gelecek adımların öncülüğü olarak nitelendirdi. Bu da şunu düşündürüyor: Amerika ve Rusya bir orta yol bulmaya çalışıyor Suriye’de ve bu da her zaman Türkiye’nin manevra alanını kısıtlayacak bir şeydir. Çünkü o Suriye’deki Türk-Rus yakınlaşması Amerika’nın PYD ile YPG ile çalışmaya başlamasının ardından gelmişti. Bir ikinci faktör de Trump yönetiminden farklı olarak –Trump yönetimi Türkiye’nin İdlib’de yaptıklarını takdir ediyordu; yani Heyet Tahrir El Şam konusunda da ümitliydi Türkiye’nin radikal unsurları elimine edeceğinden ümitliydi– Biden yönetiminde kesinlikle öyle bir beklenti yok ve buna çok da bir önem atfetmiyor. O nedenle bu mevcut konjonktürde Türkiye’nin eli Suriye’de Rusya karşısında çok daha zayıf.

Ruşen Çakır: Evet, Ömer, demiştik ki Amerika’nın Suriye politikasını da konuşuruz, Gönül bayağı bir bahsetti. Bu Rusya ile yakınlaşmaya senin de ekleyeceğin bir şey varsa bu konudan kısaca bahsedelim, sonra da yayını noktalayalım.

Ömer Taşpınar: Evet, aslında demin dalga geçtin benimle, Avrasyacılar konusunda bir şey var mı söyleyeceğin diye, onunla ilgili bir şey ekleyeyim, sonra Amerika ile ilgili ekleyeceğim: Şimdi Türkiye’de Erdoğan’ın kurduğu koalisyon sadece MHP ile değil; aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri ile Hulusi Akar’ı içeri alarak kurduğu çok organik bir ilişki var. Yani bu bir devlet partisi haline geldi ve Kürt meselesinde, yani PKK meselesinde Erdoğan’ın manevra alanı çok zayıf. Fakat Türkiye’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önem verdiği bir meselede Erdoğan aslında ters düşüyor onlarla; o da Suriye’deki cihadcı gruplarla kurduğu ilişki. Şimdi orada İdlib meselesine geliyoruz ve son dönemde Türkiye’nin İdlib’deki askerî varlığı konusunda ciddi soru işaretleri beliriyor bence TSK içinde de. Hulusi Akar bu meseleyi kapatmaya çalışıyor; bence hâkim olmaya çalışıyor; fakat TSK’nın içinde son dönemde gelen istifalardan da anladığımız gibi, orada hem operasyonel hem taktiksel açıdan, hem de stratejik anlamda “Biz ne yapıyoruz? İdlib’de ne yapmaya çalışıyoruz?” diye sorgulayan, bana göre bir TSK mantığı var. Çünkü orada bu cihadcı grupları korumak, onlara göre hem stratejik açıdan mantıklı değil, hem de taktiksel, operasyonel açıdan çok zor hale geldi. Dolayısıyla “Sınırı koruyalım, göçmenler meselesinde tamam, daha fazla göçmen almayalım; ama orada HTŞ ile, böyle cihadcı gruplarla niye beraber hareket ediyoruz?” diyen de bir TSK grubu var. Bunlarla Erdoğan arasında da bana göre bir mesele var. Çünkü bunlar temelinde Mavi Vatan gibi konularda, Doğu Akdeniz konusunda Erdoğan’la birlikte hareket edebiliyorlar; ama Avrasyacı grubun, ulusalcı grubun TSK içinde güçlü bir damarı var; bu grubun, “Neden biz cihadcılarla, Müslüman Kardeşler gibi en ılımlısından en radikaline, HTŞ gibi gruplarla neden aynı konumda olalım?” diye sorduklarını da hatırlamak gerekiyor. Amerika’nın Suriye politikası: Amerika Suriye’den çıkmadı, Amerika Irak’tan da çıkmıyor; bak Afganistan konusunda kapattılar bir dönemi; ama Biden, “Yirmi yıldan beridir ilk kez savaşta değiliz” diye konuştu Birleşmiş Milletler’de. Hemen arkasından New York Times, Washington Post hatırlattı ki: “Biz Irak’ta hâlâ oradayız; tamam muharip güç olarak değiliz, ama 3-4 bin, hatta daha fazla gücümüz var. Toplam Irak ve Suriye’yi ele aldığımızda, 5-6 bin Amerikan askeri var orada. Niye bu Amerikan askeri var? Amerika’nın Irak politikası ve Suriye politikası nedir?” diye soracak olduğumuzda, iki kelimeyle: “İran’a karşı” diyebiliriz. Yani İran’ı bir şekilde hem Irak’ta hem de Suriye’de en güçlü ülke haline getirmemek üzerine kurulu. Evet, bugün Kürtlerle çalışıyor, o bölgede IŞİD’e karşı, IŞİD’in dönmesine karşı da bir önceliği var Amerika’nın. Tabii ki IŞİD’in güçlenmesini istemiyor, radikal cihadcı grupların güçlenmesini istemiyor; ama İran’ın da güçlenmesini istemiyor ve biz bu programı yaptığımız saatlerde şimdi Washington’da iki Kürt grubu var, bunlar Suriyeli Kürt gruplar. Bir tanesi PYD’nin çatı örgütü Demokratik Toplum Hareketi, diğeri Türkiye’nin destek verdiği –Gönül düzeltsin yanlış yapıyorsam– Suriye Kürt Ulusal Konseyi temsilcileri. Bu iki grup şu anda Washington’da, Washington’dan bir şekilde destek almaya çalışıyorlar. Özellikle PYD grubunun Washington’dan almaya çalıştığı destek, Amerika’nın Suriye’de Kürtlere desteğinin devam edecek olması, IŞİD meselesi, şu anda PYD tarafından hapiste tutulan IŞİD savaşçılarının durumu ve tabii ki Amerika’nın operasyonel desteğinin devam etmesi Kürtlere. Bunu niye yapıyor? Tekrar ediyorum: IŞİD’e karşı yapıyor Amerika. IŞİD’e karşı en ciddi savaşacak gücün orada hâlâ Kürtler olduğunu düşünüyor. İkincisi, orada bin askerinin olması hâlâ sembolik de olsa Amerika’ya “Sahada ben varım” deme gücünü veriyor. Yani: “Sahada ben varım, bin askerimle ben varım; Kürtlerin arkasındayım, Irak’ta varım. Irak’ta oluşum, Suriye’de oluşum İran’a karşı da bir mesajdır.” Bütün bunlardan bir strateji çıkar mı ortaya? Bana göre çıkmaz; ama en azından İran’a bir mesajdır. İsrail’le Suriye arasında, İsrail’le İran arasında herhangi bir tırmanışa karşı da, “Hâlâ bölgedeyim” mesajı. Çünkü Amerika’nın istemediği bir şey, İsrail ile İran’ın Suriye üzerinden bir şekilde gerilim artırarak savaşa girmeleri — ki şu anda aslında adı konulmamış savaş Suriye üzerinde yaşanıyor İran’la İsrail arasında. Amerika bir şekilde bunu da kontrol etmek istiyor. Olumlu bir strateji değil bu; ama zararı bir şekilde azaltma ve krizi yönetme stratejisi diyebiliriz Amerika’nın Suriye stratejisine.

Ruşen Çakır: Evet, burada noktayı koyalım. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkür ederim, “Transatlantik” bugün böyleydi, haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus