Meğer yargımız bağımsızmış

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Batılı 10 ülkenin büyükelçilerinin, tutukluluğunun dördüncü yılında Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını talep etmeleri üzerinde iktidar sözcüleri “Bağımsız yargımıza müdahale edemezsiniz” diye bildik itirazlarını dile getirdiler. Türkiye’de yargının bağımsız ve tarafsız olduğunu iddia etmenin imkanı olabilir mi?

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler. Önce bir acı haberle başlamak istiyorum: Sami Bey’i kaybettik, Sami Kohen. Yıllarca, 67 yıl Milliyet gazetesinde aralıksız dış haberler yazan çok büyük bir gazeteciydi. Kendisiyle beraber çalışma şansına sahip olmuştum; hep kibardı, hep ölçülüydü, çok nazikti ve çok öğreticiydi. Kendisini rahmetle anıyorum, ruhu şâd olsun diyorum. Gerçekten, onca yıllık gazetecilik hayatımda Sami Bey gibisini açıkçası görmedim. Ondaki nezaket biz gazetecilere çok uyan bir özellik değildir; ama o gerçekten, hani derler ya, bir İstanbul beyefendisiydi ve çok uzun bir süre mesleği hakkını vererek yaptı. Türkiye’de dış haber deyince ilk akla gelen ismiydi. Ben çocukluğumda bilirdim; sonra kendisiyle birlikte çalışma imkânım da oldu, hep iyi hatırlıyorum; hakkında da hiçbir şekilde, herhangi bir şekilde kötü bir şey diyen olduğuna da tanık olmadım. Gerçekten çok büyük bir kayıp.

Bugün yargımızdan bahsedeceğim — Osman Kavala meselesi tabii. Osman Kavala meselesini bıkıp usanmadan tekrarlamak gerekiyor, gündemimize almamız gerekiyor; çünkü defalarca söylediğim gibi, sadece bir kişinin, bir iş insanının mağduriyeti söz konusu değil Osman Kavala olayında. Tutukluluğunda dördüncü yılı dolduran Osman Kavala olayı, Türkiye’nin hukuk devletinden ne kadar uzaklaşmış olduğunun simgesi oldu. Osman Kavala’ya bakınca, Türkiye’deki tüm hukuksuzlukları, hak ve özgürlük gasplarını, hepsini birden görüyoruz. Onun olayı, artık defalarca tekrarlanan siyasî iktidarın doğrudan müdahaleleriyle bitmek tükenmek bilmeyen bir Kafka öyküsüne dönüştü — acı bir öykü. Özellikle tabii kendisine, eşi Ayşe Buğra’ya ve yakınlarına çok acı veren bir öykü; ama tüm Türkiye’nin çok ciddi bir şekilde yaralanmasını gerektiren bir öykü ve sadece Türkiye değil, dünyanın da çok yakından takip ettiği bir olay ve nitekim 10 Batı ülkesinin büyük elçisi ortak bir metin kaleme aldılar, kısa bir metin ve Osman Kavala’ya yönelik haksızlıkların, mağduriyetinin sona erdirilmesini talep ettiler — çok kısa bir metindi; Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, Kanada, Norveç ve Yeni Zelanda büyükelçilerinin imzaladığı bir metin. “Osman Kavala’nın tutuklanmasının üzerinden dört yıl geçti. Davanın, farklı dosyaların birleştirilmesi ve beraat kararından sonra yeni davaların yaratılması yoluyla sürekli geciktirilmesi, Türk yargı sisteminde demokrasiye saygıyı, hukuk devleti ve şeffaflık ilkelerini gölgelemektedir. Biz bu on ülkenin büyük elçileri olarak Türkiye’nin uluslararası yükümlülükleriyle ve milli kanunlarıyla uyumlu şekilde bu davanın âdil ve hızlı sonuçlandırılması gerektiği kanısındayız. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) bu husustaki kararları doğrultusunda Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılmasının sağlanması için Türkiye’ye çağırıda bulunuyoruz.” Çok açık, çok net bir şey ve Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerini ve kendi milli kanunlarını hatırlatıyor, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu yöndeki kararlarını hatırlatıyor ve küçük çaplı bir kıyamet koptu iktidar çevrelerinde. Tabii bu tür fırsatları hiç kaçırmayan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu önce bir şeyler söyledi. Sonra, Dışişleri Bakanlığı bu büyükelçileri çağırdı ve onlara bir şeyler söyledi. Yapılan yazılı açıklamaya bakıyoruz, diyor ki: “Bu ülkelerin büyükelçileri ve maslahatgüzarlarına, sosyal medya üzerinden yapılan ve bağımsız yargı tarafından yürütülen hukukî süreçle ilgili bu hadsiz açıklamalarının kabul edilemez olduğu, hukukî süreçlerin siyasallaştırılmasına ve Türk yargısına baskı yapmaya yeltenen bu açıklamanın reddedildiği, söz konusu açıklamanın büyükelçiliklerin savunduğunu iddia ettikleri hukukun üstünlüğü, demokrasi ve yargı bağımsızlığına da aykırı olduğu iletilmiştir.” Bir kere, açıkçası Türkiye’de Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasındaki Türkçesini bir kenara bırakalım demeyeceğim, kenara bırakmayalım. Acı yani, böyle kötü bir Türkçe. Sonuçta diyor ki: Hadsizdir, bağımsız yargının yürüttüğü bir sürece müdahale etmektedir, bu hukukun üstünlüğüne aykırıdır vs.. Anayasamızda kayıtlı olduğu üzere Türkiye’nin insan haklarına saygılı, demokratik bir hukuk devleti olduğu vurgulanmış ve Türk yargısının bu tür sorumsuz açıklamalardan etkilenmeyeceği hatırlatılmış. Şimdi, bunun üzerine söylenecek çok şey var. Bir kere, Türkiye’de yargı bağımsız değil. Özellikle Osman Kavala meselesinde yargı tamamen devre dışında ve bu davayı doğrudan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve de MHP Genel Başkanı –ki o da bu konuda çok heyecanlı biliyorsunuz– Devlet Bahçeli yürütüyor. Mahkemeler beraat ettiriyor, tahliye ediyor, tahliye kararı veriyor; ama sonra bir şeyler oluyor ve yeni davalar çıkarılıyor, o onunla birleştiriliyor, bu bununla birleştiriliyor, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararları alınıyor vs. bütün bunlara karşı tamamen siyasî bir süreç yürütülüyor. Bir kere, her şeyden önce Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya herhalde bu açıklamayı kaleme alanlar da inanmıyor ki, doğru dürüst ifade de edememişler meramlarını, öncelikle onu söyleyelim. Türkiye’de yargı bağımsız değil, tarafsız hiç değil. Bu olay ve yaşadığımız bir yığın olay bunu gösteriyor, Osman Kavala olayı bunu gösteriyor ve de Rahip Brunson olayı başta olmak üzere, birtakım Batı ülkelerinin müdahaleleriyle hızla sonuçlandırılan, kurallara ve usûllere aykırı bir şekilde gelişen, mesela Rahip Brunson’ın hemen apar topar Amerika Birleşik Devletleri’ne gidip bir iki gün sonra Beyaz Saray’da Trump’ın yanında görünmesi olayında olduğu gibi, ya da Avrupa’ya yollanan bazı Avrupa ülkesi vatandaşı gazetecilerin serbest bırakılmaları gibi olaylarda gördük. Burada pazarlıklar yürüyor; ya bir şeyler alınıyor ya da bir şeylerden korkuluyor ve yargıya açık bir şekilde müdahale ediliyor ve şu âna kadar bazı olaylarda Batı ülkeleri, kendi vatandaşlarını Türk yargısının elinden siyasetçiler aracılığıyla gayet kolay bir şekilde –ne kadar kolay olduğu tartışılır–, ama bir şekilde almayı bildiler. Tekrar tekrar söylüyorum: Osman Kavala’nın en büyük şanssızlığı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmasıdır. Herhangi bir Batı ülkesinin vatandaşı olsaydı, büyük bir ihtimalle o ülkenin yöneticileriyle Türkiye’yi yönetenler arasındaki pazarlıklar sonucunda çoktan serbest bırakılmış ve vatandaşı olduğu ülkeye dönmüş olurdu; ama onun bahtsızlığı, o bunda çok ısrarlı; kendisi Türkiye için fedakârlık yapmaya çok kendini adamış bir isim, tanıdığım için biliyorum. Normalde görüyorsunuz, onun da bir parçası olduğu Türkiye’deki iş insanlarının Türkiye’de nasıl bir devekuşu politikası izlediği, yaşanan onca şeye sessiz kaldıkları, onca soruna sessiz kaldıkları ya da cilâlı birtakım sosyal sorumluluk projeleri adı altında durumu idare etmeye çalıştıkları ortada ya da TÜSİAD’ın en son bugün açıklanan o çok iddialı raporuna baktığınız zaman, şu andaki Türkiye’nin sorunlarından fersah fersah uzakta olduğu ortada. Osman Kavala kendi ait olduğu sınıfın sınırlarının dışında birisi olduğu için ve sivil toplum konusunda çok ciddi bir şeyler yapmak istediği için, fedakârlıklar yaptığı için cezalandırılıyor ve kendi sınıfı ona sahip çıkmazken, Batı ciddi bir şekilde sahip çıkıyor. Maalesef Türkiye’de sivil toplum, iyice zayıflamış olan sivil toplum da yeterince sahip çıkmıyor ve burada da Batı’ya karşı böyle tumturaklı lâflar ediliyor; “Bizim yargımıza müdahale edemezsiniz” diye. Kişisel bir anekdot anlatmak istiyorum: 12 Eylül döneminde bir buçuk sene cezaevinde yattım ve çıktıktan sonra, 12 Eylül şartları hâlâ sürerken bir Fransız televizyonuna yaşadığım uygulamaları, işkenceleri, fizikî işkenceleri anlattım. Hesapta suratım gölgelenmişti, gözükmüyordum, adım verilmemişti; ama Fransızca konuşuyordum, yani benim o kötü Fransızcamla, ama olsun, yine de derdimi anlatıyordum. O profile uyan çok da fazla kişi yoktu, nedense başıma bir şey gelmedi. Ama o tarihte de anlattım. Biliyorum, Türkiye’yle ilgili Batı’dan gelen insan hakları ihlâlleriyle ilgili açıklamalara, şunlara bunlara karşı, 12 Eylülcüler de hep Türkiye’nin bağımsız bir ülke olduğunu, Türkiye’de yargının bağımsız olduğunu, kimsenin müdahil olamayacağını vs. söyleyip dururlardı ve biz de o mahkemelerde yargılanan insanlar olarak yargının hiç de bağımsız olmadığının bizzat tanıklarıydık. Zaten o tarihte, sıkıyönetim mahkemelerinde askerler de olurdu, sivil üyelerin yanında askerler de olurdu; kimi zaman askerî savcı, yargıç, kimi zaman hukuk eğitimi olmayan ama sadece subay olan isimler de olurdu; ama yine kamuoyuna aynı şey söylenirdi: “Türkiye’nin içişlerine karışamazsınız, bağımsız yargıya müdahale edemezsiniz”. Şimdi aynı hikâye, hikâye resmen bu hikâye ve bu hikâye yapılıyor. Bunu söyleyenler kendileri de inanmıyor. Türkiye’de bugün “hukukî süreçlerin siyasallaştırılmasına” izin verilemezmiş Türkiye’de. Yani düşünün: Türkiye’de hukukî süreçler siyasallaştırılamazmış. Batı müdahil olur mu? Türkiye’de eğer siz uluslararası sözleşmelere imza atmışsanız, artık bu konuda söyleyecek hiçbir şeyiniz yoktur. Herkes, sizin ülkenizdeki temel hak ve özgürlükler konusundaki uygulamalar hakkında söz söyleme hakkına sahiptir; bunu özellikle vurgulamak lâzım. Aynı şekilde, Türkiye’nin de başka ülkelerin uygulamalarına söz söyleme hakkına sahip olduğu gibi. Bu, yargıya müdahale falan değildir; buradaki mesajın kime olduğu belli. Buradaki mesaj yargıya değil, buradaki mesaj Erdoğan’a. Diyor ki: “Artık yeter; bırakın bu kan davasını, bırakın bu nefreti” diyor on ülkenin büyükelçisi. Şimdi şöyle çıkışlar yapılıyor, Erdoğan yine ne demiş? “Mâlûm şahsın terör örgütü üyeleriyle görüntüleri var” falan diye mahkemelerin bir türlü bulamadığı o görüntüleri nereden gördüyse söylemiş. Şimdi, Allah’ın işi diyelim, tam da Dışişleri Bakanlığı “Yargımız bağımsız” derken, bizim İsmail –İsmail Saymaz, son günlerde biliyorsunuz kendisi Diyarbakır’da Ertuğrul Özkök’le çektiği halayla gündemde– ama bugün yine iyi bir işe imza atmış, bir Yargıtay üyesiyle konuşmuş ve yargının durumunu anlatmış. Ne diyor? FETÖ’nün yargı ve bürokrasideki yerini iki tarikatın doldurduğunu iddia ediyormuş bir Yargıtay üyesi. İlki, Nakşibendiliğin İskenderpaşa Cemaati kolu tarafından kurulan Hak Yol Vakfı, diğeriyse Menzilciler. Ardından, “Okuyucular” ve “Yazıcılar” diye bilinen Nurcu cemaatler geliyor. Yargıtay üyesine göre Hak Yol yargıda egemenliğini ilan etmiş durumda, HSK ve Danıştay’ı kontrol ediyor, üye sayılarının bin civarında olduğu tahmin ediliyor, haremlik selamlık toplantılar yapılıyor vs. diye gidiyor anlatılanlar. Şimdi, bu bağımsız yargımız, tarafsız yargımız, bir zamanlar yine AKP iktidarının bilgisi dahilinde ve teşvikiyle Fethullahçılar’la doldurulmuştu, şimdi Fethullahçılar’ın tasfiyesinden sonra, başka birtakım tarikatların, cemaatlerin önde olduğu söyleniyor. Açıkçası Hak Yol Vakfı’nın bu kadar güçlü olması beni şaşırttı. Hep bir şeyler duyuyorduk; ama Mahmut Esad Coşan’ın Avustralya’da trafik kazasında ölümünden sonra yerine oğlu Nurettin Coşan geçmişti ve Nurettin Coşan’ın gösterdiği performans benim gözlediğim kadarıyla çok zayıftı. Sağduyu Partisi mi öyle bir şeyler kurmuşlardı, arada sırada açıklamalar yapıyorlardı; ama sonra direksiyonu Erdoğan’dan yana kırdı ve belli ki burada iktidar tarafından devletteki kadrolaşmada önleri açılmış. Yine de bu kadar kadroyu ne zaman, nasıl geliştirdiler açıkçası merak ediyorum. Büyük bir ihtimalle ben yeterince gözlemlememişim; ama şunu biliyorum ki Esad Coşan’ın zamanında, özellikle 80 ortalarında yaşadıkları büyük çıkış, Esad Coşan’ın Necmettin Erbakan’la kavga etmesinden sonra ve Refah Partisi’yle ilişkisini kesmesinden sonra bayağı bir gerilemeye yönelmişti. Daha sonra 28 Şubat yaşandı mâlûm, Esad Coşan Avustralya’ya gitti ve yerine genç oğlu geçti. Genç oğlunun Ray Ban gözlüklerle filan bir fotoğrafı çıkmıştı ilk medyada. Babası zamanında zor duruma düşen, yani kriz yaşayan cemaati toparlayıp yargıda bu kadar güçlü bir duruma getirmişse hayret bir şey, öncelikle onu söyleyeyim. Menzilciler zaten hep söyleniyor; ama daha çok Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere söyleniyor. Okuyucu ve Yazıcılar’ın –Nurcular’ın– Emniyet’te de çok olduğu söyleniyordu; ama sonuçta bir bakıyorsunuz ki, bağımsız ve tarafsız yargımız aynı zamanda birtakım cemaatlerin elinde. Tabii bu arada TÜGVA olayı da var; o çıkan, ifşa edilen belgelerde görülüyor; orada da bayağı bir yargıya yöneliş var. Bu arada şunu da biliyoruz ki, MHP üzerinden ülkücü kadrolaşma da var. Fethullahçılar bunu göstermişti: Yargı en câzip yerlerden birisi; yargıyı kontrol ettiğiniz zaman birçok şeyi kontrol edebiliyorsunuz ülkede. Yargı üzerinden ekonomiyi de büyük ölçüde kontrol edebiliyorsunuz; dolayısıyla çok iştah açan bir yer ve buraya bir yöneliş olduğu doğru. İsmail’in haberindeki Yargıtay üyesinin söyledikleri tam olarak doğru mu çok emin değilim, abartılı da olabilir; ama şunu biliyoruz ki yargıda çok ciddi bir şekilde cemaat yapılanmaları var. 

Şu ya da bu, her şeyden önce iktidara yönelik, iktidarla irtibatlı, ona bîat eden, lâyık olmaktan ziyâde sâdık oldukları için… ya da sâdık oldukları sanılan diyelim, bu şerhi de düşmek lâzım, çünkü Erdoğan Fethullahçılar’dan çok ciddi bir şekilde, kaba tâbirle “kazık yedi”. 17-25 Aralık bunun örneğidir. Yargıda göz yumduğu, özel arabalar tahsis ettiği savcılar meğer kendisini dinliyorlarmış; kendisini ve yakınlarını ve bakanlarını, onların çocuklarını takip ediyorlarmış ve onun ipini çekmek için hazırlanıyorlarmış. Dolayısıyla burada da şu anda sizin ittifak yaptığınızı sandıklarınız, pekâlâ sizin aleyhinize bir karara da imza atabilirler ya da sizin aleyhinize birtakım ittifaklara da girebilirler; yani söz konusu Yargıtay üyesi de bu tür yapıların her türlü manipülasyona açık yapılar olduğunu söylüyor. Bu konularda çalışmış birisi olarak şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim: Fethullahçılar başından itibaren bir tür gizli servis yapılanması gibi örgütlenmiş bir cemaatti, onda bile çok arza çıktı — arızadan kastım, Fethullah Gülen’e rağmen olmuş sızmalardı. Bu tür daha gevşek yapılar; tarikat yapıları, Hak Yol Vakfı yani İskenderpaşa, İsmailağa, Menzil gibi yapılar çok daha gevşek yapılar ve buralarda birçok kişi çok ciddi bir şekilde yuvalanmış olabilirler, buralara sızmış olabilirler ya da buraları çok kolaylıkla yönlendirebilirler. Bunlar, Fethullahçılık gibi merkezîliğin çok güçlü olduğu yerler değil, merkezdeki isimlerin çok güçlü olduğu yerler değil. Dolayısıyla bu tür cemaatlerin önünü açtığınız zaman aslında birçok şeyin de önünü açmış oluyorsunuz, bunu da özellikle vurgulamak lâzım. Evet, Dışişleri Bakanlığı bağımsız yargımızdan bahsederken, bir Yargıtay üyesinin ağzından meslektaşımız bize yargının ne kadar bağlı olduğunu, birtakım yerlere bağlı olduğunu ve bu yerler üzerinden de iktidara bağlı olduğunu anlatıyor. Şu anda bu kişiler iktidara bağlı gibi görünebilirler; ama iktidarda yaşanan son dönemdeki çözülmeye bağlı olarak, paralel olarak, bunlar da muhtemelen yeni arayışlara gireceklerdir ya da büyük bir ihtimalle kaderlerini Erdoğan’a endekslerlerse, Erdoğan’ın kaybıyla beraber, birçok kişide olduğu gibi onlar da kaybedecektir; ama şu haliyle baktığımız zaman, Türkiye’de yargının bağımsız ve tarafsız olduğunu söylemek tam anlamıyla bir abesle iştigal demektir. Bunu söyleyen de inanmıyor, dinleyen de inanmıyor, böylece top çevriliyor ve olan Osman Kavala ve bir yığın mağdura, özgürlükleri ellerinden alınan, kendilerine bir yığın çile çektirilen mağdurlara ve onların yakınlarına ve sonuçta Türkiye’ye oluyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus