Lütfü Türkkan olayının düşündürdükleri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler. Bugün ikinci kez karşınızdayım. Lütfü Türkkan’ın olayı cuma gününden beri, özellikle iktidar yanlıları tarafından sürekli bir malzeme olarak kullanılıyor. Bugün İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, grup toplantısında “malı bulan mağribîler” demiş, gerçekten öyle oldu; “Cuma akşamından bu yana bu olay üzerinde tepindikçe tepiniyor” diyor. Doğru; ama malzemeyi de Lütfü Türkkan verdi. Nitekim Meral Akşener de Lütfü Türkkan’ın sinirlerine hâkim olması gerektiğini, bu provokasyona gelmemesi gerektiğini, “Siyasî deneyimi ve konumu bunu gerektirirdi” diyerek özel olarak vurguluyor. İstifasını istedi, o da istifa etti grup başkanvekilliğinden biliyorsunuz.

Şimdi, bunun üzerine söylenecek çok şey var. Bir kere, Lütfü Türkkan’ın yaptığı akıl alır gibi değil; onu özellikle vurgulamak lâzım. Bunun bir provokasyon olduğu, yani “Örgütlü mü? Ne kadar örgütlü? Kim provoke etti?” vs. bu tartışmaların bir yerden sonra anlamı kalmıyor. Birisi geliyor, İYİ Parti’yi teröristlerle işbirliği yapmakla suçluyor; sokakta, Bingöl’de oluyor bu olay ve ondan sonra Lütfü Türkkan gidiyor, polis o kişiyi uzaklaştırmaya çalışırken gidiyor, normalde sanıyorsunuz ki ikna edecek, gönlünü alacak; ama bir yerde baktı olmuyor, anlaşılan küfrediyor.

Şimdi, burada çok büyük bir hata var. Sonuçta, bu yapan kişinin niyeti, kimin tarafından yönlendirildiği vs. çok önemli değil; çünkü biz Lütfü Türkkan’ı tanıyoruz, kendisi deneyimli bir siyasetçi. Uzun bir süre Kocaeli’nde iş insanı –iş adamı diyemiyoruz artık biliyorsunuz, iş insanı–; MHP’den seçilmişti, daha sonra İYİ Parti’ye dahil oldu, İyi Parti’den de seçildi ve partinin en önemli pozisyonlarından birisine sahip, Grup Başkanvekili olarak partinin kamuoyuna yönelik yüzlerinden birisiydi ve bunu yaptı, çok büyük bir hata yaptı, yanlış yaptı. Yani, şimdi insan düşünüyor; ben gazeteci hâlimle sürekli, her türlü küfre şuna buna, provokasyona mâruz kalan birisi olarak –ki daha normalde özgür olmam gerekirken kendimi tutuyorum, normalde, bilenler bilir, böyle birisi değilim; normalde, yatılı okumuş birisi olarak özellikle daha yatkınımdır diyelim böyle küfür vs. gibi şeylere, çok sıradan bir şekilde yapan birisiyim ama– kendime çekidüzen vermem gerektiğini, provokasyona gelmemem gerektiğini biliyorum ve kendimi frenlemeye çalışıyorum. Çok zor oluyor bazen; ama olmak zorunda, çünkü kamuya yönelik böyle bir iş yapıyorsanız bunu yapmak zorundasınız, hele siyasetçiyseniz tamamen bu konularda sinirlerinizin alınması lâzım. Eğer kendinize hâkim olamıyorsanız, o sokağa çıkmamanız gerekiyor ya da o kişinin yanına gitmemeniz gerekiyor. O anlamda bakıldığında bir fâciayla karşı karşıyayız.

Öte yandan baktığımızda, bunun nasıl kullanıldığını görüyoruz. Türkiye’de yaşanan onca sorun varken, onca felâket varken, onca işlenen suç, takip edilmeyen suç, yapılan haksızlık, adaletsizlik varken, hukuk devletinden uzaklaşılmışken vs. vs. böyle bir olayın üzerinden, Türkiye’nin tüm gündemini buna çevirmeye çalışmak… ama ilginç bir şey var: Artık başaramıyorlar. Ben mi kaçırıyorum bilmiyorum, ama artık başaramıyorlar. Dört beş sene önce bu tür olaylarda iktidar yanlıları çok daha güçlü, çok daha etkili olabiliyorlardı; medyasıyla, sosyal medyasıyla, trolleriyle vs. Türkiye’nin gündemini değiştirebiliyorlar ve karşılarındaki insanları bayağı bunaltabiliyorlardı. Bu olayda –ki çok bâriz yapılmış bir hata olmasına rağmen– çok da fazla yapamadılar bunu.

Burada tabii –hakkını vermek lâzım– Meral Akşener başından itibaren açık bir şekilde yanlışın yanlış olduğunu söyledi ve istifaya davet etti, onu özellikle vurgulamak lâzım; ama bu olay bize aynı zamanda şunu da gösteriyor ki artık iktidar, kamuoyu oluşturma kabiliyetlerini, şusunu busunu, network’ünü kaybetmiş durumda, artık böyle bir gücü yok. Ellerine geçen böyle fırsatları bile tam olarak değerlendiremiyorlar; lâkin şunu da biliyoruz ki bütün işleri güçleri böyle fırsatlar aramak. Herkesin başına gelen birtakım şeylerden bunu yapmaya çalışıyorlar. Bizzat bizim yaşadığımız, benim mesela bir saçma sapan bir dil sürçmesi üzerinden İstanbul seçimlerinin birincisinin sonrasında, ikincisinin öncesinde, ben sanki İstanbul’un ya da Türkiye’nin işgalini söyleyecekmişim, sonra kendimi düzeltmişim gibi bütün medyası aynı anda yayın yapmıştı iktidarın. Benimle bu kadar uğraştıklarına göre başkalarıyla nasıl uğraşırlar kimbilir. İşleri güçleri böyle birtakım yerlerden cımbızla seçmek; ama bu olay öyle cımbız mımbız değil, aleni bir olay. Bunu yapmaya çalışıyorlar.

Burada, İYİ Parti’den özellikle çok rahatsız oldukları muhakkak. İYİ Parti’den rahatsız olmalarının nedeni –bir ara ayartmaya çalıştılar olmadı– yükselişte olan bir parti; istim üzerinde ve bütün sorunlara rağmen CHP’yle koalisyonda yani ittifakta kararlı; bir de iktidar partisinin –daha doğrusu iktidar partilerinin– yapamadığını yapıyor, sokağa çıkıyor, insanlarla görüşüyor — mesela Batman’a gidiyor, Bingöl’e gidiyor, başka yerlere de gidiyor. Her yere gidiyor zaten Meral Akşener, Rize’ye de gitti ve orada birtakım saldırılara mâruz kalmıştı, hatırlanacaktır. İYİ Parti’nin sokaktaki bu varlığından çok ciddi şekilde rahatsız oluyorlar. Bir şeyleri provoke etmek istedikleri kesin; hele bir de böyle kendileri hata yapıyorsa tam da arayıp da bulamadıkları bir şey oluyor bu olay.

Bundan sonra bunlar devam edeceğe benziyor. Rize aslında bunların işaretini vermişti; bu olay da bunu gösteriyor ve Meral Akşener de zaten bunun farkında. Bugünkü grup konuşmasında bunun özellikle altını çizdi, her şeye rağmen bırakmayacaklarını söyledi. Bu arada, unutmadan söyleyeyim: Meral Hanım’ın grup konuşmasında ettiği bazı lâflar var ki, o da hani küfür –artık lâfı ben söylemeyeyim, izleyenler bilirler– ama çok, gayet rahat bir şekilde bunları kürsüden söyleyebildi. Aslında bu bir tür meydan okuma. Onun yapmak istediğini anlıyorum; anladıkları dilden konuşmak gibi bir şey yapmaya çalışıyor. Fakat şunu özellikle vurgulamak lâzım: Uzun bir süredir Türkiye’de hiçbir şey âdil bir zeminde cereyan etmiyor. Siz istediğiniz kadar, “Bize bunu diyorsunuz, ama siz şunları şunları yaptınız” diye uzun bir liste dizin –ki Meral Akşener bugün Erdoğan’ın videolarını göstererek bunu yaptı–, bunun bir yerden sonra hiçbir anlamı yok; çünkü çok açık: Türkiye, “biz” ve “onlar” diye bölünmüş durumda, iktidar tarafından bölünmüş durumda. Kendisine “biz” diyen iktidara her şey serbest, “onlar” dedikleri kişilere her şey yasak. Eşit bir muamele görülmüyor. Birisi küfrettiği zaman geçiştirilirken, öteki küfrettiği zaman bu dünyanın en büyük sorunu gibi gösteriliyor ve bu iktidar değişene kadar böyle sürecek. Bunu görmek lâzım, bunu kabul etmek lâzım. Size yönelik bir eleştiriye karşı, “Siz daha kötüsünü yapıyorsunuz” demenizin hiçbir anlamı yok, orada hiçbir şekilde muhatap bile almıyorlar sizi, onların umurunda değil, hakikaten onlara her şey serbest, ama öteki tarafın en ufak bir hatasında, hata gibi görünen şeylerin üzerine çullanıp ahlâk vs. kimi zaman yasa, şu bu hepsini devreye sokuyorlar. 

Bu biraz azaldı. Şundan azaldı — onu özellikle vurgulamak lâzım: Kılıçdaroğlu’nun bürokratlara yönelik çağrısından sonra işin renginin az buçuk değişmekte olduğu yolunda çok ciddi bir şekilde iddialar var. Birtakım kulis bilgileri var, anlatılanlar, edilenler var — özellikle Ankara’dan. İnsanlar, bu iktidarın gitmekte olduğunu ve yeni gelecek iktidarda da işlerini garanti altına almak için dikkatli olmaları gerektiğini yavaş yavaş fark ediyorlar ve ona göre kendilerini ayarlamaya başlıyorlar; fakat durum iktidar tarafından hâlâ aynı şekilde devam ettiriliyor. Bu olay bize en ufak hatayı bile, hataya benzeyen şeyi bile sonuna kadar kullanmak isteyeceklerini gösteriyor ve bu olay, seçime yaklaştıkça –seçimin tarihini bilmiyoruz– iyice tırmanacağa benziyor ve İYİ Parti’de Lütfü Türkkan olayında gördüğümüz gibi, muhalefet partilerinde aslında değişik türden provokasyonlara gelebilecek insanlar olduğunu da görüyoruz. Çok da şaşırmıyoruz ve anladığım kadarıyla iş daha ciddiye bindikten sonra başka birtakım hususlar da pekâlâ devreye girebilir. Fethullahçıların zamanında yaptığı türden şeyler; bir dönem Türkiye’de siyasette MHP’nin kaderi değişmişti biliyorsunuz; peş peşe, birbirinden farklı yöneticiler kasetlerle neye uğradıklarını şaşırmışlardı ve çekip gittiler, artık yoklar. En son Kıbrıs’ta yaşanan olayı biliyoruz, şu hâliyle bu konuda muhalefete yönelik, muhalefetin değişik yerlerindeki birtakım kişilere yönelik, onların zaaflarını gösteren –kimi durumda kumpas da kurulabilir– birtakım olaylarla pekâlâ karşılaşabiliriz. 

Bir şey bildiğimden söylemiyorum, çok da bildiğim türden işler değil; ama gidişat o yönde, çünkü iktidar, iktidar ortakları kamuoyunu ikna edici hiçbir şey üretemiyorlar. Siyasî olarak muhalefetin inisiyatifi almasının önüne geçemiyorlar. Bunun öncesinde çok örnek yaşadık: Meral Akşener’in Rize’de başına gelenler; Kemal Kılıçdaroğlu’nun başına gelenler; en son şehit cenazesinde yaşadıkları ya da Selçuk Özdağ’ın Ankara’nın göbeğinde saldırıya uğraması; çok sayıda gazetecinin –kimisi eski MHP’li, kimisi bizim Levent Gültekin gibi muhalif isimlerin– sokak ortasında saldırıya uğramaları ve saldırganların hemen hemen hepsinin yırtması, başlarına bir şey gelmemesi… Bu olayların hepsi bence uyarıcı. Türkiye, seçim atmosferine yaklaştıkça –ki her an seçim gündemi Türkiye’nin önüne gelebilir–bu türden saldırıların, tezgâhların ve tabii ki yanlış yapmaya eğilimli, değişik nedenlerle birtakım defosu olan muhalefetin içerisindeki kişilere yönelik birtakım operasyonlara pekâlâ şâhit olabiliriz. 

Burada, İYİ Parti’nin tutumu çok örnek; başından itibaren yanlışa yanlış dediler, ama boyun eğmediler. Bu, gerçekten doğru bir duruş; her ne kadar Meral Akşener’in kürsüdeki o üslûbu fazla kaçmış olsa da, yine de yanlışa yanlış demeleri ve kendi bildiklerinden şaşmamaları önemli. Şuna benzer bir şey demişti: “Biz yanlışlarımızdan ders çıkartıp ileriye doğru gidiyoruz, onlarsa yanlışlarının içerisinde boğuluyorlar”. Bu çok isabetli bir saptama. Ne zaman ki muhalefet “kol kırılır yen içinde kalır” noktasına gelirse, o zaman kaybetmeye başlar. Burada rakibinize benzememeniz gerekiyor kazanabilmeniz için. Bu, aynı zamanda ahlâkî bir savaş. Bir anda her şeyin mubah olduğunu gören, ellerinde güç olduğu için o güçten kaynaklı bir şekilde kendilerine her şeyin mubah olduğunu düşünen bir yapı var ve bu yapı çözülmekte; bir yanda da buna karşı gelenlerin alternatif bir duruş sergileyebilmesi gerekiyor ve bu anlamda da ahlâkî duruş, üslûp çok önemli. Bir yerden sonra insanlar bunları ciddiye alacaklar. 

Siyasette sembolizm, söylenen şeyin kendisi kadar önemli olabiliyor. Nasıl söylediğiniz önemli olabiliyor. Bu iş kılık kıyafetinize kadar gidebiliyor. Dolayısıyla, muhalefetin işi bir anlamıyla çok kolay, çünkü iktidarın ortakları, sözcüleri hiçbir şey üretemiyorlar. Ne diyorlardı mesela? “Biz halkın içerisine tebdîl-i kıyâfet giriyoruz.” Sanki tebdîl-i kıyâfetle dolaşıyor olmalarını halka lütufmuş gibi söylüyorlar, halbuki ben bu açıklamayı gördüğümde açıkçası şunu düşündüm: “Halkın içerisine gerçek kimlikleriyle çıkmaya çekindikleri için, hatta utandıkları için herhalde tebdili kıyafetle geziyorlardır.” Bunu pozitif bir şeymiş gibi söyleyebiliyorlar. Normal şartlarda, ülkeyi yirmi yıldır yöneten bir iktidar kendine güveniyorsa, onun temsilcileri göğüslerini gere gere, kalabalık koruma ordularını arkalarına almadan esnafın arasına, halkın arasına girebilmeli; ama anlaşıldığı kadarıyla pek giremiyorlar.

Bu noktada, çok sık örneğini veriyorum ama tekrar vereyim, yerel seçimler öncesi Ekrem İmamoğlu gerçekten çok başarılı bir performans sergilemişti. Mansur Yavaş da birtakım provokasyonlara mâruz kalmıştı; ama Ekrem İmamoğlu’na bunu neredeyse gittiği her yerde yaptılar; hep halkın arasına gitti, başta iddiasız sanıldı, ama hemen hemen her yerde kendisine hakaretler edildi, şu oldu, bu oldu, hareketler yapıldı, küfredenler bile oldu; ama o, büyük ölçüde serinkanlılığını korumayı bildi ve bunların altından kalktı. Hatta biliyoruz, bazılarında iktidar medyasının kameraları da hemen oralarda bitiyorlardı; zira şu beklenti içerisindeydiler: Orada birisi bir şey söyleyecek, hakaret edecek, Ekrem İmamoğlu ağzını bozacak ve o kişinin söyledikleri değil de Ekrem İmamoğlu’nun söyledikleriyle aleyhine propaganda yapılacak. Yapmadı ve o serinkanlılığı, sükûnetini koruması, kazanmasında bir şekilde kesin etkili de olmuştur.

Dolayısıyla, önümüzdeki süreçte bütün muhalefet sözcülerinin o tarihteki, yerel seçimler öncesi Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş ve benzerlerinin serinkanlılığına sahip olmaları gerekiyor. Aksi takdirde, baktığımız zaman bu tür olaylarda insan şunu diyor açıkçası: Sokakta ne olursa olsun birisine, istediği kadar provokasyon olsun, istediği kadar görevlendirilmiş olsun, bir siyasetçi bir vatandaşa küfrediyorsa, “İktidar değişmiş, değişmemiş ne fark eder?” diye sormadan edemiyor. Son olarak, bitirmeden önce şunu söyleyeyim: Şimdi, Roland Barthes’a atfedilen bir söz yanılmıyorsam, “Faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir” diye. Şimdi, cuma günü bu olay oldu, birtakım insanlar sosyal medyada üzerimize çullanıyorlar; “Ne diyorsun? Niye konuşmuyorsun? Lütfü Türkkan vs..” Bu, aslında bir tarafıyla onların iktidarlarını korumak için nasıl faşist bir karaktere sahip olduğunu gösterirken, bir taraftan da ne kadar âciz bir durumda olduklarını gösteriyor. Yani, bu anlamda baktığınız zaman: “mal bulmuş mağribî”. Bana ne Lütfü Türkkan’dan. Yani, ben gazeteci olarak kendisini tanırım, ederim o kadar. Onun bir yerde yaptığı hareket beni niye bağlasın? Onun yaptığı harekete niye gazeteciler ya da insanlar hemen, ânında bayrak kaldırsınlar ve çıkış yapsınlar? Bu da gösteriyor ki çok zavallı bir durumdalar, zavallı bir durumdalar ve birileriyse –ne alâkası varsa– çok ciddi bir şekilde büyük hatalar yaparak, zavallı durumda olan bu insanlara bir nebze de olsun nefes almaları için fırsat veriyorlar; ama tekrar söylüyorum: Seçim atmosferine doğru geldiğimiz andan itibaren “bel altı” tâbir edilen çok şeye hazırlıklı olmak lâzım; çünkü ortada “ahlâk”, “etik”, ne derseniz deyin, bunların hiçbirisi kalmamış durumda. Olay tamamen bambaşka yerlerde seyrediyor; çünkü iktidar, “Rakiplerimin alanını daraltayım” derken, siyaseti katlede katlede, siyasî olarak söyleyecek hiçbir şey elinde kalmamış bir iktidarla karşı karşıyayız ve dolayısıyla olayı gürültüye getirerek iktidarı korumak isteyecekler, karşısındakiler de eğer iktidarı değiştirmek istiyorlarsa, her şeyden önce serinkanlı olmayı, sâkin olmayı öğrenecekler. Hatırlayanlar olacaktır, yerel seçim üzerine bu sâkinlik hakkında çok yayın yaptım, hatta birisinin başlığı “Be cool” idi. Tam sâkinlik anlamına gelmiyor bu İngilizce kavram, ama yine de siz oyuna gelmeyin diyelim, noktayı koyalım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus