Osman Kavala’nın suçu: TC vatandaşı olmak

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ruşen Çakır, İstanbul’da “casuslukla” suçlanıp kısa süre tutuklu kalan, daha sonra da serbest bırakılıp ülkelerine dönen İsrailli çift, Türkiye kökenli Alman gazeteci Deniz Yücel, ABD’li din adamı rahip Brunson gibi örneklerden hareketle, yabancı hükümetlerin araya girmesiyle Türkiye’de tutuklu bulunan yabancı ülke vatandaşlarının serbest bırakılması vakalarına değindi. Çakır, yaklaşık dört yıldır tutuklu bulunan iş insanı Osman Kavala’nın halen cezaevinde olmasını, arkasında böyle bir destek olmamasına ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmasına bağladı.

Yayına hazırlayan : Kubilayhan Kavrazlı

Merhaba, iyi günler. Her vesileyle Osman Kavala söz konusu olduğunda aynı şeyi söylüyoruz ve ülkeyi yönetenler de her seferinde bizi haklı çıkarıyorlar. O da şu: Eğer Osman Kavala, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmasaydı çoktan özgürlüğüne kavuşmuştu ve vatandaşı olduğu ülkeye dönmüştü. Ve önümüzdeki örneklerden bahsediyoruz. Şimdi o örnekleri tekrar hatırlatacağım; ısrarla hatırlatmakta yarar var. 

Buna en son İsrailli çift eklendi: Natali ve Mody Oknin çifti. Onlar da Osman Kavala gibi casuslukla suçlandılar ve o kadar gürültünün ardından çok kısa bir süre içerisinde serbest bırakılıp İsrail hükümetinin sağladığı bir özel uçakla ülkelerine döndüler. Ve mutluluk fotoğraflarını şu anda görüyorsunuz. Şimdi, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya olay sorulduğunda – ki olayın ne olduğunu önce bir söyleyelim: Bu İsrailli çift, Türkiye geliyorlar ve çok mutlular; sürekli olarak sosyal medyada Türkiye’nin ne kadar güzel olduğunu, ne kadar güvenli olduğunu ve Türkiye’de ne kadar mutlu olduklarını paylaşıyorlar; sonra, Çamlıca Kulesi’nde fotoğraf çekerken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Çamlıca’daki evinin fotoğraflarını çektikleri gerekçesiyle –orada çalışan birinin ihbar etmesi sonucu olduğu söyleniyor– gözaltına alıyorlar; önce polis sınırdışı edilmelerini öneriyor, fakat çıkarıldıkları mahkemede askerî veya siyasî casusluk suçlamasıyla tutuklanıyorlar. 

Ve Süleyman Soylu da bu konuda açık açık söyle diyor: “Sayın Cumhurbaşkanımızın konutunu, ikametini çekmişler. Bununla da yetinmemişler, aynı zamanda buraya yoğunlaşmışlar. Mahkemeler ilerleyen süreçte kendi kararlarını verecektir”. Nedense süreç çok hızlı ilerledi. Süleyman Soylu’nun açıklamasından bir-iki gün sonra hemen apar topar bırakıldılar. 

Neden böyle oldu? Çünkü bu olay İsrail kamuoyunun bir numaralı gündem maddesi haline geldi. Çok sayıda medyada, İsrail medyasında yayın çıktı ve İsrail’in değişik değişik yetkilileri konu hakkında hassasiyetlerini belirten, duydukları rahatsızlığı belirten açıklamalar yaptılar ve bu arada tabii ki temaslar kurdular. Nitekim İsrail Başbakanı Naftali Benet ve Dışişleri Bakanı Yair Lapid, ayrı ayrı bu olayı tebrik ettiler; daha doğrusu çiftin bırakıldığı duyurulduğunda alenen Türkiye Cumhurbaşkanı ve hükümetine işbirliği için teşekkür ettiler. Bu çok garip bir durum. Yani Türkiye bir hukuk devleti ise, yani hakikaten yargı işliyorsa, yargı bağımsızsa, burada Cumhurbaşkanı ve hükümetin hiçbir şekilde karışmaması gerekiyor ve İsrail Başbakanı’nın da Türk yargısına teşekkür etmesi gerekiyor mesela. Ama ne oluyor? Cumhurbaşkanı ve hükümete işbirliği için teşekkür ediyorlar ve kendi Cumhurbaşkanı Hertzog’a da bu konudaki yardımları için teşekkür ediyorlar. Hertzog belli ki Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir şekilde –ya doğrudan ya da dolaylı bir şekilde– konuşmuş. Ve Erdoğan ikna edilmiş. 

Şimdi geriye doğru gidelim. Önce daha fazla bilinmeyen o birkaç olayı söyleyeyim. Mesela Meşale Tolu isminde bir kadın gazeteci, 30 Nisan 2017’de gözaltına alınıyor. Yaklaşık 8 ay tutuklu kalıyor. Kendisi terör örgütü üyeliği vs. ile suçlanıyor. Adlî kontrol şartı ve yurtdışına çıkış yasağı ile tahliye ediliyor. Yasak da bir süre sonra kaldırılıp, vatandaşı olduğu Almanya’ya gidiyor. Burada Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in müdahil olduğunu biliyoruz. Bir başkası. Fransız genç bir gazeteci adayı diyelim, tam gazeteci de değil, Loup Bureau adındaki birisi Irak’tan Şırnak’a geçerken üzerinde çıkan, Suriye’de YPG’liler ile çekilmiş fotoğrafları gerekçesiyle tutuklandı ve 15 Eylül 2017’de tahliye edildi. Sonra da Fransa’ya gitti. Hatta ben de kendisiyle Fransa’da Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün Medyascope’a verdiği ödülü almaya gittiğimde, orada tanışmıştım; ayaküstü sohbet etmişliğimiz de var. Bu olayda da onu Suriye’nin kuzeyindeki YPG’lilerle temasları nedeniyle suçladılar. Burada da doğrudan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron devreye girdi, Erdoğan’la telefonla görüştü ve Loup Bureau’yu Erdoğan’ın elinden aldı. Karşısında ne verdi bilmiyoruz. Merkel de Meşale Tolu’yu aldı. 

Daha bilinen olay: Deniz Yücel. O da Türkiye’de gazetecilik yapıyordu; Alman vatandaşı. Onu da terör örgütü propagandası yapmaktan tutukladılar. Bayağı bir kaldı. Ceza da aldı, ama ne mutlu ki Deniz tahliye oldu ve ülkesine döndü diyeceğim, ama aslen kendisi Türkiye’den gitmiş bir ailenin çocuğu olmasına rağmen Almanya’ya giderek özgürlüğüne kavuştu ve bu olayda da doğrudan Merkel’in çok ciddi bir şekilde dahli olduğunu biliyoruz. O konuda da çok ciddi yayınlar yapıldı; iktidar yanlısı medya tarafından suçlamalar yapıldı, şu oldu bu oldu, ama bir pazarlık sonucu bırakıldı. 

Ve en çarpıcı olayımız: Rahip Brunson. Rahip Brunson’ın başına gelmedik kalmadı ve Erdoğan bunu bayağı ciddi bir şekilde kullandı. “Bu can bu bedende kaldıkça” dedi. Erdoğan hayatta, ama Brunson Türkiye’de değil; cezaevinde hiç değil. Çıktı; çıkar çıkmaz da Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Beyaz Saray’da kendisini kurtaran Trump tarafından ağırlandı. Şu anda görüyorsunuz: Trump’a dinî bir şeyler… Ne deniyor? Vaftiz etmiyor herhalde de, işte, onu kutsuyor ya da öyle bir şey. Hem Trump, hem de Dışişleri Bakanı Türkiye’yi alenen tehdit ettiler Brunson konusunda. Hatta bu nedenle Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya yaptırımlar geldi. Çok ciddi bir tehdidin ardından, Brunson’a ne oldu? 35 yıla kadar hapsi isteniyordu; 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verildi. Sonra serbest bırakıldı. Ev hapsinden sonra yurtdışı yasağı kaldırıldı ve 11 Aralık 2018’de Türkiye’den ayrıldı. Bütün bunların hepsini bir arada düşündüğümüz zaman, nasıl bir tablo çıkıyor karşımıza? Almanya, Fransa, ABD, İsrail… Başka olaylar da olmuştur belki; bunlar kamuoyuna yansıyanlar. Bunların hepsinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir hukuk devleti olmakla övünen, bu iddiada olan, yıllardır hukuk devletinin inşası için nice emek verilmiş, nice badireler atlatılmış bir ülkede, hukukun nasıl siyasî bir şantaj aracı olarak kullanıldığını görüyoruz. Çok basit bir şey. Gerçekten bu kişiler terör örgütü üyesi ise; gerçekten Rahip Brunson’ın diyelim ki FETÖ olayında dahli varsa, Fethullahçı’ysa –nasıl oluyorsa– ya da Loup Bureau YPG ve üzerinden Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre terörist ise, İsrailli çift casussa, niye bırakıldılar? Ya da değillerse, niye alındılar? 

Şu olabilir: Yanlışlıkla gözaltına alınan, tutuklananlar olur. Dünyanın her yerinde var, Türkiye’de de var. Asılsız ihbar olur, şu olur bu olur. Tam soruşturma yapılmaz, sonra soruşturmalar geliştikçe bu kişilerin haksız bir şekilde tutuklandıkları anlaşılır ve bunlar bırakılırlar. Ama bu olayların hiçbirisinde Adliye’nin yani yargının bir dahli yok. Alınmalarında da galiba yok; bırakılmalarında hiç yok. Bu kadar büyük suçlamalarla insanları suçlayacaksınız; ondan sonra da pat diye birden… ki burada aslında şunu özellikle söylemek lâzım: Bütün bu olayların hepsinde bir süreç söz konusu; en hızlı kurtarılan Fransız genç gazeteci adayı Loup Bureau. Onun dışında gerek Meşale Tolu, gerek Deniz Yücel, gerek Rahip Brunson olayları bayağı uzun sürmüştü. Ama şimdi rekor İsrailli çiftte. 

İnsan soruyor: Bu çiftin kendi iddia ettikleri gibi hakikaten casuslukla vs. hiçbir alâkaları yoksa; bu çifti niye gözaltına alırsınız? Hadi gözaltına aldınız; ilk akla gelen, sınır dışı edilseler o kadar büyük bir olay olmayacak; yine gündem olur, ama en fazla, işte, “Sınır dışı edildiler” olur. Ama tutuklarsanız ve bir de büyük bir şeymiş gibi bunların ne kadar kötü olduğunu, zaten İsrail vatandaşların hepsinin potansiyel birer casus olduğunu vs. söylerseniz ve ondan sonra da hiçbir şey olmamış gibi bırakırsanız. Devreye birileri girer ve bırakılırsa… Bu olay ilk olduğu andan itibaren, “İsrailli bir çift casusluk nedeniyle tutuklandı” dendiği zaman, hemen bunun adlî bir süreç değil siyasî bir süreç olduğunu anlıyoruz. Zaten yapılan açıklamaların hepsi de –İsrail yetkilileri tarafından yapılan açıklamalar da öyleydi– “Bu bir siyasî karardır” dediler ve siyasetçiler üzerinden görüştüler. Bütün bunların Türkiye’yi düşürdüğü durumu gözümüzde canlandırmaya çalışalım. Türkiye, birtakım ülkelerin, özellikle büyük ülkelerin vatandaşlarını şu ya da bu şekilde alıyor, özgürlüklerine el koyuyor; ondan sonra bunları bir pazarlık aracı haline getiriyor. Pazarlıklar sonucunda ne elde ettiğini bilemiyoruz. Bir şey elde etmemiş de olabilir, belki de etmiştir. Ama o elde ettiği şey her neyse, şu anda Türkiye’nin zaten yerle bir olan imajında yarattığı tahribatı karşılaması mümkün mü? Siz şimdi İsrail’den turist gelmesini nasıl beklersiniz? İsrail kamuoyunun Türkiye’ye anlayışla, sempatiyle bakmasını nasıl düşünürsünüz? Ki İsrail bir de ayrı bir olay; çünkü bütün dünya çapındaki Yahudilerin önemsediği bir ülke olduğu için, dünya çapında Yahudilerin en hassas olduğu konulardan birisi antisemitizm olduğu için, Türkiye durduk yere siciline böyle bir şeyi fazladan işlemiş oluyor. 

Şu haliyle baktığımız zaman bütün bunlar, açık söylemek gerekirse Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile bu ülke vatandaşlarının bağlı olduğu ülkelerin hükümetleri arasında adlî bir süreç olarak değil bir müzakere süreci gibi görülüyor ve bu da çok rahatsız edici bir şey. Buradan Osman Kavala’ya gelecek olursak… Bu çiftin suçlanması, hani Çamlıca’da fotoğraf çekiyorlarmış ve Erdoğan’ın evini çekiyorlarmış şeklindeki suçlama –ki onun da abes bir suçlama olduğu anlaşılıyor; artık hangi çağda yaşıyoruz yani–, ama diyelim ki böyle bir suçlama var; Osman Kavala’ya yönelik casusluk suçlamalarında bunlar bile yok. Ama kendisi sürekli birtakım bahanelerle yıllardır içeride tutuluyor. Sadece ve sadece Türkiye’de iktidarın hoşuna gitmeyen birtakım sivil toplum faaliyetlerine destek olduğu için cezalandırılıyor Osman Kavala. Ve işte yine tekrar aynı şeyi söylüyoruz: Osman Kavala Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmasaydı; diyelim ki Almanya, Fransa, ABD, İsrail, Belçika her neyse… onlardan birisinin vatandaş olsaydı, herhalde çoktan özgürlüğüne kavuşmuş ve vatandaşı olduğu ülkede özgür bir şekilde hayatını sürdürüyor olacaktı. Bu da devletimizin biz vatandaşlarına reva gördüğü muamelenin çok acı bir örneği olarak hep karşımızda duruyor. Bazı insanlar bunun sürekli gündeme getirilmesinden rahatsız oluyorlar; olmaya devam etsinler. Osman Kavala meselesi Türkiye’nin demokrasi, hukuk devleti konusunda ne kadar acı bir noktada olduğunun bir kanıtı olarak karşımıza çıkıyor, önümüzde duruyor ve son İsrailli çift olayında olduğu gibi hep ama hep devlet bize bunları ısrarla kafamıza vura vura hatırlatıyor. Yani neyse, çok da uzatmayalım. Dünkü yayında söylemiştim. Bir diş tedavisi sürecine gireceğim. Bakalım en kısa zamanda tekrar videolarla karşınızda olmaya çalışacağım. Ne zaman olacağını bilmiyorum. Eğer önemli şeyler olursa ve dişlerimden dolayı konuşamaz halde olursam, belki geçici bir süre için yazılarla karşınızda olacağım. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus