Lütfi Elvan’ın istifası ve reisçilerin Reis’e propagandası

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tuğbanur Toprak

Merhaba, iyi günler. Bugün ikinci kez karşınızdayım. Bugünkü yorumu aslında Erdoğan’ın önceki gün TRT’deki yayınından hareketle yapmayı düşünüyordum, bugüne kaldı. Karşısında dört tane soru soran kişi ve Erdoğan, önceden hazırlanmış videolar, şunlar bunlar…, bol miktarda Kemal Kılıçdaroğlu’ndan alıntılarla, futbol tâbiriyle muz ortalara kafalar attı; ama bunların hiçbirinin gol olduğunu sanmıyorum açıkçası. Burada özellikle yayınlanan birtakım halk röportajlarında konuşulan insanların hep iktidara destek vermesi, gaz vermesi, bu yayının başlığındaki “reisçilerin Reis’e propagandası” lâfını doğurdu. Ama sonra ne oldu? Dün geceyarısı Resmî Gazete’de, geçen cuma gecesi beklediğimiz olay şimdi oldu ve bakan görevden ayrıldı. Alınması bekleniyordu, ayrıldı; Lütfi Elvan istifâ etti. Ama resmî tâbire göre, “görevden affını talep etti” ve bu talep de Cumhurbaşkanı tarafından kabul edildi — böyle aktarılıyor. Ne zamandan beri böyle kullanılıyor biliyorsunuz; dilimiz de değişti, daha doğrusu devletin dili değişti. Lütfi Elvan’ın yerine, yardımcısı Nurettin Nebati atandı. Lütfi Elvan’ın gideceği aslında beklenen bir şeydi; çünkü yalnızlaşmıştı — bu yayın için düşündüğüm kapak fotoğrafında, Lütfi Elvan’ın Meclis’te, grup toplantısında, Erdoğan’ı herkesin alkışladığı bir yerde tek başına kalması fotoğrafı durumu özetliyor. Ekonomiyi kuralıyla oynamak isteyen her teknokratın ya da ekonomiden biraz anlayan kişinin olduğu gibi, Lütfi Elvan’ın da bu yaşananlardan rahatsız olduğunu kendisini az buçuk tanıyanlar söylüyorlardı, o fotoğraf zaten söylüyordu. Üstüne onun gitmesinin ardından, yerine Nurettin Nebati’nin de gelmesi de çok şaşırtıcı olmadı; çünkü Nebati tam da bu “düşük faiz yüksek kur” politikasını, bakan daha savunamazken, bakan yardımcısı olarak sosyal medyada cansipârâne bir şekilde savunmuştu. Onun da öncesinde, eskiden yardımcılığını yaptığı bakan Berat Albayrak ile İstanbul’da bir mekânda baş başa fotoğraflarını Millî Gazete yayınlamıştı. Bu –Türkçe’de de kullanılıyor, Fransızca’da söylenen, “proteje” (protégé), yani birilerinin kanatları altındaki bir kişi–  şaşırtıcı olmadı. Tabii şaşırtıcı olan…, ya da şöyle söyleyeyim: Türkiye için şaşırtıcı değil, ama diyelim ki en azından uluslararası piyasalarda Türkiye’yi izleyenler için Nebati’nin ekonomist olmaması, siyasetbilim okumuş olması, doktorasını AKP üzerine Kocaeli Üniversitesi’nde yapmış olması şaşırtıcı olan kısım. Normalde bakan yardımcıları daha çok siyasetle ilgilenirler, bakanlar gerçek olarak alanlarıyla uğraşırken, yardımcıları onların siyasî işlerini görür. Nebati’nin bir bakan yardımcısı olması anlaşılır bir şey; çünkü teşkîlatlardan gelen birisi, Millî Görüş hareketinden gelen birisi, bir anlamda bakanın siyasî işlerini gören birisi olabilirdi; ama bakan olması… şaşırtıcı diyeceğim, diyemiyorum. Değil, çünkü artık bu saatten sonra ekonominin de bakanının Erdoğan olduğunu tam tescilledik. Nebati’nin atanması başlı başına, artık o oyunun da oynanmayacağını, Erdoğan’ın doğrudan kafasına göre –kendisi, bildiğini iddia ediyor– ekonomiyi yöneteceğini söylüyor.

Şimdi, yıllar öncesine gideceğim: Çok da eski değil, ama Medyascope’u kurmadan kısa bir süre öncesinde, AKP’nin hâlâ dışa açık olabildiği zamanlar, İstanbul Örgütü’nün Çanakkale’de düzenlediği Çanakkale Şehitlerini Anma faaliyeti vardı. Beni de gazeteci olarak davet etmişlerdi — o zaman davet ediyorlardı. Çok kalabalıktı, bayağı bir organizasyon vardı ve ben o organizasyonu –izleyenler, hayal meyal hatırlayanlar olabilir– AKP’nin bir dava partisi olmaktan çıkmasının tescili olarak görmüştüm. Çünkü organizsyon profesyonel bir organizasyondu; insanlar ellerini ceplerine atmamışlardı ve her şey birileri tarafından finanse edilmişti. O eskinin Millî Görüş hareketinden gelen, faaliyetleri kendi imkânlarıyla yapan, veren insanları yerine, bu organizasyona gelenlere seyahatin câzibesi anlatılıp, her türlü masrafları karşılanmıştı. Çok büyük bir faaliyetti. O benim için, bu hareketi izlemeye çalışan bir gazeteci olarak gerçekten ilginç bir deneyimdi, hep aklımdadır. İşte orada, o gün birisi geldi yanıma, sîmâ olarak tanıyorum ve bayağı uzun uzun muhabbet ettik. Çok samîmî, çok içten, bayağı her şeyi konuştuk. Eleştirel bakabilen bir AKP’liydi, AKP yöneticisiydi. Sanki biraz dışarıda gibiydi; yani hem o organizasyona gelecek kadar partili, ama aynı zamanda sözünü sakınmayan, kaygıları olan biriydi —ki o yıllar tam bu büyük kopuşun olduğu yıllar değildi, hâlâ çözüm süreçleri vs. iyi kötü sürüyordu, AKP daha o büyük geri dönüş sürecine tam girmemişti. Ona rağmen eleştirileri olan birisiydi. Bayağı bir sohbet ettik; hani neredeyse tüm faaliyet boyunca, o faaliyetin önemli bir kısmında yan yana oturduk konuştuk ve o kişi Nurettin Nebati idi. Daha önceden sîmâ olarak tanıyordum, ama orada kendisini tanıttı. Şimdi düşünüyorum: Bakan yardımcısı olduğu zamanlarda, demin söylediğim gibi “Bakan yardımcılığı siyasî misyonu nedeniyle olabilir” dedim; ama şimdi Türkiye ekonomisinin ona teslim edilmiş olması, hele bu kadar büyük sorunların ortasında ona teslim edilmiş olması, yani kusura bakmasın ama, herhalde o da şaşırmıştır. Yani o günden bugüne baktığımız zaman akıl alır bir şey değil; ama buradaki mesele şu: Onun da bunu normal bir şeymiş gibi kabullenmesi; çevresindeki, onu ve ekonomiyi vs.’yi bilen, bildiğini düşünen insanların da bunu normal olarak görmesi. Artık bu olay, bu atamada –ki önceki atamaların hepsinde bir şeyler gözetiliyordu; hani “şunu anlar, şunu yapmış, şu işleri üstlenmiş” vs.- şu hâliyle bakıldığı zaman tabii ki ticaretle uğraşan birisi olduğu için, ailecek büyük mağazaları falan varmış, para işlerinden anlıyor olabilir; ama ben de tüccar çocuğuyum, para işlerinden hiç de anlayan birisi değilim; hatta Boğaziçi ekonomide okumuşluğum da var, yani hayatta anlayacağım bir şey değil — hele Türkiye ekonomisi, kötü durumdaki bir ekonomi. Ama ekonomi kötü durumda değilmiş. Neydi Nebati’nin ilk söylediği, ilk yaptığı paylaşım? “Rabb’im işimizi kolaylaştır.” Evet, işimizin Allah’a kaldığının bir şekilde îtirâfıydı o. Ama Allah’ın da herhalde bu tür şeylerde kullarından birtakım beklentileri vardır. O beklentilerin hiçbirini yerine getirmeyip, en azından işi ehline teslim etmeyip… ki Türkiye ekonomisinin tek sorununun işi ehline teslim etmek olduğunu sanmıyorum, esas sorununun da bu olduğunu sanmıyorum; esas sorun, her işin ehli olduğunu düşünen bir irâdenin Türkiye’yi yönetmeye kalkması. Buradan televizyondaki yayına geçecek olursak, ben ve benim gibi başka gazeteciler, başka kişiler bu işten hiç anlamıyoruz; çünkü ısrarla, hatırlayacaksınız bir çizgi film vardı AKP tarafından yapılan ve sonra apar topar kaldırılan, daha sonra Erdoğan’ın grup toplantısında Kılıçdaroğlu videosu göstermesi vs., bunların her biri bence çok ciddi birer iletişim fâcialarıydı. Ama biz fâcia dedikçe, fâcialar devam ediyor. Erdoğan’ın son televizyon konuşması bu fâciaların bir başka örneği olarak karşımıza çıkıyor. Bir kere Kılıçdaroğlu’nu bu kadar çok kullanıyor olması, hatta Kılıçdaroğlu’nun en son evinden yaptığı beyaz gömlekli videolardan da bol miktarda alıntı yapmış olması, başlı başına, kaybettiğinin îtirâfı bence. Oradan bir kazanca döndürmeye çalışıyor; fakat alıntıyı rakibinden yaptığın andan îtibâren kaybediyorsun. Bir kere bu yanlış ve Kılıçdaroğlu da bunu çok iyi kullanıyor. En son attığı bir tweet’te, “Mersin’deki mitinge de gelirsin herhalde” diye dalga da geçmiş, onu da gördük. Bence ona zemin hazırlayan bir şey; ama anlaşılan o büyük iletişim sorumluları bunun doğru olduğunu düşünüyorlar. Eyvallah, ama olayın bir başka versiyonu: Vatandaşlar çıkıyor ve Erdoğan’ı savunuyor, ekonominin aslında kötü olmadığını söylüyor. Bu konu bizim de karşımıza çok çıkıyor, Medyascope’u takip ettiğinizde görüyorsunuz, özellikle Cumhur İttifakı’nın kalelerinde arkadaşlarımız dolaşıyorlar — buna Diyarbakır ve İzmir de dahil oldu, Ankara da var, İstanbul’da çok sayıda yer var. Bir de arkadaşımız Ufuk Çeri bayağı bir dolaştı Anadolu’yu; orada AKP’lilerin Erzurum, Kayseri Rize gibi yerlerdeki reaksiyonlarını aktardı. Tabii onlar kale olduğu için, “İşte, aslında o kadar da kötü değil” diyenler var. Bunu diyenler olabilir, biz gazeteciler olarak bunları çıkartmak bizim işimiz ve Medyascope’un bunu yaptığı zaman –tabii eleştirenler de oluyor ama–, kale tâbir edilen yerlerde bunları yapmanız bir gazetecilik faaliyeti olarak anlamlı. Ama ülkeyi tek başına yöneten ya da yönetme iddiasındaki –ne kadar tek başına yönetebildiğinden ciddi bir şekilde şüpheliyim ama–, diyelim ki tek başına yönetme iddiasında ve ekonominin de patronu olma iddiasındaki kişinin, devlet televizyonunda, bizim vergilerimizle iş yapan televizyonda, hiçbir eleştiriye izin vermeden –aslında izin verse bile o dört kişinin onu eleştirilebilecek ya da biraz zorlayabilecek herhangi bir şey söylemesinin herhalde imkânı yoktu–, böyle bir yerde video olarak sadece övgü videolarını ve muhalefete lâf çakan videoları göstermesi… Normal şartlarda Erdoğan’ın siyaset kariyerine baktığımız zaman, pekâlâ şunu yapabiliyor olması gerekirdi bence — …de, o artık çok geride kaldı: Birileri çıkacak, hükümeti, iktidarı eleştirecek, “İşsiz kaldım” filan diyecek, Erdoğan da o stüdyoda çatır çatır ona kendi cevap verecek. Böyle bir şey yok. Zaten soru diye söylenen şeylerin hepsi ortada; sokakta toplanan görüşler ortada. Mizansen olduklarını söylemiyorum. Bulabilirsiniz; ama şöyle bir şey yaparsınız: 50 kişiye sorarsınız, 20’si eleştirir, 30’u destekler; siz 30 destekleyen içerisinden en câzip olanları seçersiniz. Bu çok kolay bir şey, belli ki onu yapmışlar. Böylece ne oluyor? Reisçinin Reis’e propagandası. Merhum Çetin Altan’ın lâfıdır bu: “Türk’ün Türk’e propagandası.”

Daha önce, cumhurbaşkanlığı seçimi zamanında, “Muharrem İnce aldı başını gidiyor” vs. dedikleri bir dönemde, “Muhalifin muhalife propagandası” diye bir yayın yapmıştım ve orada nasıl muhalefetin kendi kendini kandırdığını, aslında Muharrem İnce’nin öyle büyük bir başarı sergilemediğini, yanlış bir şey yaptığını, Erdoğan’la kapışarak yanlış bir şey yaptığını iddia etmiştim. Şimdi bunun bir başka versiyonu var: “Reisçilerin Reis’e propagandası.” Bir ara Reis’in reisçilere propagandası vardı, dikkat ederseniz bu artık yok. Erdoğan kendi tabanını da gaza getirebilecek şeyler söyleyemiyor, söylemiyor, belki ihtiyaç bile hissetmiyor. İhtiyaç bile hissetmiyor olmasının bir nedeni, zaten hiçbir sorun olmadığını düşünmek olabilir –ki öyle düşünüyorsa gerçekten diyecek bir şey yok–, ya da bir boyutu, artık bu işi döndüremeyeceğini kabullenmiş olabilir. Erdoğan, yapması gerekeni yapmak, kendisine bağlı kitleleri coşturmak, onlara heyecan vermek, zor ve iddialı konularda onların kafalarına yatacak cevaplar vermek yerine, şike sorularla, şike halk röportajlarıyla, insanlara güllük gülistanlık bir şey söylüyor. Aslında reisçiler de biliyorlar ki ekonomide hiçbir şey güllük gülistanlık değil. Onlar da biliyor ki ekonomiyi birazcık olsun toparlayabilmek için en azından işten biraz anlayan birilerinin gelmesi gerekir vs. vs…

Bunu daha önceki bir yayında dile getirmiştim: Hani şu “Soğan ekmek yeriz” diyenler… Aslında “Soğan ekmek yeriz” diyenler de işlerin çok kötü olduğunu biliyorlar. Zaten “Gerekirse soğan ekmek yeriz” dediği andan îtibâren, işlerin kötüye gittiğini kabul ediyorlar; bunu dedirttiğiniz andan îtibâren zaten kaybediyorsunuz. Şu hâliyle o televizyon programı, Erdoğan’ın artık hiçbir şeyi düzeltemeyeceğinin bir îtirâfı gibiydi. Kendi kendilerini kandırdılar o röportajları verenler, orada soru soruyormuş gibi yapanlar, Erdoğan ve bunu dinleyip de, “Haklıymış, hakîkaten her şey güllük gülistanlıkmış” ya da “Kısmî bir sıkıntıdan sonra düze çıkacağız herhalde” diye düşünenler vardır; ama bu tür yayınlar ne kadar izleniyor bilmiyorum, çok izlendiğini de açıkçası sanmıyorum, bu tür yayınlarla Erdoğan, var olan –ne kadar kaldıysa– kredisinden de açık bir şekilde yiyor.

Tekrar Çanakkale’ye dönecek olursak; bu tür hareketlerin yükselişi ve düşüşü oluyor. Kendilerini en güçlü hissettikleri an, aslında düşüşün başladığı an oluyor. Çanakkale’deki o yemek, o organizasyonları yapanlar için, çok büyük bir organizasyon, çok başarılı bir organizasyon olarak görülebilir; ama dışarıdan izleyen birisi olarak benim tarafımdan, artık işlerin eskisi gibi olmadığını ve o hareketin hareket olmaktan, bir dava hareketi olmaktan çıktığının bir göstergesi olarak algılanabiliyor. Kendileri içeride işler iyi gidiyor gibi görebilir, ama birazcık dışarıda durup baktığı zaman, insanlar işlerin hiç de öyle gitmediğini biliyordur. Kendilerini tanımıyorum, ama Erdoğan’a soru sorar gibi yapan o dört kişi de herhalde Türkiye’nin gerçeklerinin hiç de orada konuştukları şeyler olmadığını biliyordur. Burada tabii ki önemli soru: Erdoğan sâhiden neyi düşünüyor, neye inanıyor? Bunu bilmiyoruz, ama artık bir yerden sonra Erdoğan’ın neyi düşünüp neye inandığı, neyi nasıl değiştirebileceği gibi soruların çok bir anlamı kalmıyor. Her geçen gün Erdoğan’ın artık bir şeyleri düzeltebilme, çevirebilme kapasitesini kaybetmiş olduğunu görüyoruz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus