“Ne Amerika ne Rusya, bağımsız Türkiye”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ruşen Çakır, Rusya’nın sekizinci gününe giren Ukrayna’ya saldırısını ve yaşanan çatışmalara ilişkin Türkiye’de özellikle de sosyal medyada yaşanan “taraf tutma” tartışmalarını değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Betül Gökce

Merhaba iyi günler. Bugün Ukrayna savaşının sekizinci günü, daha doğrusu Rusya’nın bu ülkeyi işgale başlamasının sekizinci günü. Ne kadar süreceğini kestiremiyoruz. Sürekli değişik haberler geliyor. Bir ara, Rusya’nın hayal kırıklığına uğradığı, başarısız olacağı söyleniyordu; sonra tam da tırmandığı söyleniyor, küçük de olsa bâzı illeri ele geçirdiği ve Kiev’i de ele geçirebileceği söyleniyor. Rivâyetler muhtelif; ama bütün dünyanın ana gündeminde bu olay var, bu savaş var. Bir yandan Rusya’nın saldırısı ve direniş; diğer yandan da dünya çapında Rusya’ya yönelik, hayâtın birçok alanında yaptırımlar var. Tabii daha çok ekonomik yaptırımlar dikkat çekiyor; ama spor, kültür gibi alanlarda da birtakım yaptırımlar görüyoruz. Bunların bâzılarının ne anlama geldiğini hakîkaten anlamak zor. Irkçılığa kadar varan, sırf Rus olduğu için insanların birtakım haklarının, faaliyetlerinin yasaklanmasına kadar varan bir olay. 

Gerçekten çok farklı bir savaş yaşıyoruz. Zâten son dönemlerde yaşadığımız her savaşın ayrı ayrı bir anlamı vardı. Ayrı bir savaş türüydü. Meselâ Körfez Savaşı, “canlı yayınlanan ilk savaş” diye söylenmişti — ABD’nin Irak’ı işgalini kastediyorum. Bu da herhalde sosyal medyanın bu kadar hâkim ve önemli olduğu ilk ciddî, küresel anlamda etkili savaş olarak tarihe geçecek. Şimdiden özellikle Ukraynalılar, cumhurbaşkanları Zelenskiy başta olmak üzere, ellerindeki tüm medya imkânlarını, özellikle sosyal medya imkânlarını çok ciddî şekilde kullanıyorlar, daha başarılı gibiler; ama Ruslar öteden beri bu konuda çok tecrübeli oldukları için onlar da ellerinden geleni yapıyor. İşin ilginç tarafı, sadece devletler değil şirketler de bu savaşta taraf oldular. Birtakım büyük küresel şirketlerin Rusya’ya yaptırımlara bizzat katıldıklarını da görüyoruz. 

Neyse, daha çok konuşacağız. Bu yayında ben esas olarak kendi kişisel görüşlerimi aktarmak istiyorum. Çünkü bu tarihî bir olay ve tarihe herkes kendince not düşmek isteyebilir. Ben de bu notu Ruşen Çakır olarak düşmek istiyorum. Şunu da özellikle belirtmek istiyorum: 2003’te Türkiye’nin Körfez Savaşı’na dâhil olması söz konusu olduğundan, tezkere söz konusu olduğunda ben o tarihte Vatan gazetesinde yazıyor ve NTV’de yorum yapıyordum. Açık bir şekilde savaş karşıtı pozisyonda, hem televizyon tartışmalarında hem gazete yazılarında çok net bir duruş sergiledim ve medyada yorumcular içerisinde savaş yanlılarının sayısı çok daha fazlaydı. Onlar “bir koyup üç almak” vs. gibi iddialarla Türkiye’nin bu fırsatı kaçırmaması gerektiğini, Irak’ın işgalinden sonra ortaya çıkacak durumu kaçırmaması gerektiğini söylediler ve benim gibi savaş karşıtı olanları da romantizmle, naiflikle, aptallıkla vs., bir  sürü şeyle suçladılar. Buna rağmen bu duruşu sergileyen sayıca az bir grup insanı –nasıl diyeyim?– aşağıladılar, küçük düşürdüler, mobbing’le. Ama buna rağmen sonuçta Meclis 1 Mart’ta o tezkereyi reddetti, Türkiye savaşın doğrudan tarafı olmadı ve gerçekten de kazandı. Onların söylediği hiçbir şey de gerçekleşmedi. Ne Irak’ta demokrasi inşâ edildi, ne Irak kalkındı, ne bölgeye barış geldi. Tam tersine işler daha da karmaşıklaştı. 

O tarihte kişisel olarak bu pozisyonu almak da kolaydı, çünkü tek başımızaydık. Herkes kendinden mes’uldü; ama altı buçuk senedir Medyascope’un yayın yönetmeni olarak söylediklerimin bâzılarının tüm Medyascope’a mal edilebildiğini görüyorum. Bir de, Medyascope’ta olan her şeyin de doğrudan bana mal edildiğini de görüyorum. Bu anlaşılır bir şey; ama özellikle böyle dönemlerde ve de sosyal medya imkânlarıyla birlikte, çok sayıda fırsatçının, artniyetlinin, üzüm yemek değil bağcı dövmek niyetinde olan insanların varlığını da biliyoruz. Bunlar en ufak bir hatâda –ufak ya da büyük fark etmez– büyük bir fırsatçılıkla üzerinize üşüşüyorlar. Medyascope’un başına bundan önce de çok geldi, şimdi de geliyor. Çünkü özellikle savaş döneminde, bir yığın bilginin aktığı ve hangi bilginin ne derece doğru ya da yanlış olduğunu anlamanın iyice zorlaştığı bir ortamda, bizler de hatâ yapabiliyoruz ve bu hatâlar üzerinden çok ciddî sayıda kampanyalara mâruz kalabiliyoruz. 

Bu konuda cumartesi günü “Medyascope’a Sorun” programında, Ukrayna savaşını nasıl haberleştirmeye çalıştığımızı arkadaşlarımız anlatacaklar ve sizden gelen sorulara cevap verecekler. Ben de bir bölümünde, son dönemde bize yönelik ek yıpratma çalışmaları hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Şunu söylemek istiyorum: Burada söylediklerimi burada çalışan herkesin benimsemesi gerekmiyor. Burada çalışan, katkıda bulunan herkesin görüşlerinin de beni bağlaması gerekmediği gibi. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Ama eskisi kadar rahat ve özgür olmadığımı özellikle belirtmek istiyorum. Örneğin ben kendimi solcu olarak tanımlayan biriyim –bâzıları inanmasa da–, ama Medyascope solcu bir yayın organı değil, herkes solcu olmak zorunda değil — iyi ki değiller, çoğulcu bir platform yaratmaya çalışıyoruz. 

Bir solcu olarak NATO’yu sevmem asla mümkün değil. Dünyanın değişen şartları vs., bütün bunların hepsi, ne olursa olsun, stratejik olarak bunları anlamayı çalışsam da etsem de, ister romantizm deyin ister başka bir şey deyin, bu ülkede Kontrgerilla’yı örgütlemiş, özellikle solun –çünkü NATO’nun esas esprisi antikomünizmdi–, özellikle solun bertaraf edilmesi, yok edilmesi için her türlü imkânı seferber etmiş ve hiçbir uluslararası ahlâka, etiğe, ilkelere uymayan uygulamaların önünü açmış, örneğin ilk akla yargısız infazı ya da işkenceyi getiren bir yapıdan bahsediyoruz. Türkiye’de özellikle 12 Eylül döneminde –daha öncesi de var tabii, ama benim yaşadığım dönem 12 Eylül’de– bu ülkede yaşananlar ve bize yaşatılanların hepsinin birinci derecede sorumlusu olan bir yapıdan bahsediyoruz. Bu yapı değişmiş olabilir, dünya değişmiş olabilir, bizler de değişmiş olabiliriz; ama bu yapının bütün bu yapılanlar edilenler konusunda kendisiyle yüzleşmediği de ortada. Dolayısıyla NATO taraftarlığı benim gibi insanların… bilmiyorum, başka yapanlar vardır; eskiden berâber hareket ettiğimiz, ama şimdi “Türkiye NATO’da olsun, NATO iyidir” diyenler belki vardır; ama ben böyle olamayacağım, bunu kimileri yine naiflik vs. diye tanımlayabilir. Olsun. İnsanın bir hayâtı ve bu hayatla ilgili yaşadığı bir deneyim var; Türkiye de dâhil olmak üzere dünyada tüm halklara çok büyük kötülükler etmiş olan bir organizasyon. Ne kadar değişirse değişsin, askerî temelli bir organizasyon zâten. 

Dolayısıyla buna sempatik, destekçi bakmak benim için mümkün değil; ama öte yandan Rusya’ya da… her ne kadar, bâzıları şimdi “Sosyalizmin ana vatanı” diyorlar. Tamam, eyvallah; ama o sosyalizmin nasıl geliştiğini de gördük, sonra nelere yol açtığını da gördük ve de zâten Putin’in sosyalizmle, solla bir alâkası olmadığını da görüyoruz ve yaşanan olayın da herhangi bir şekilde hiçbir anlamı, mâkul bir gerekçesi olmadığını da biliyoruz. Tabii kendince birtakım haklı gerekçeleri olabilir; ama onun haklı bulduğu gerekçeleri bizim benimsememiz, desteklememiz, anlayışla karşılamamamız asla söz konusu olamaz. 

Şimdi, yeni verdiğim örnek, Körfez Savaşı örneğinde çok bâriz bir şey vardı: Saddam Hüseyin gibi zâlim birisi, Kürtler başta olmak üzere kendi halkına her türlü kötülüğü yapabilen, kimyasal silâh bile kullanabilmiş birisine yönelik bir operasyon vardı ve ABD de bu operasyonu meşrûlaştırmak için tabii ki Saddam’ın tüm bu kötülüklerini öne çıkardı. Buna rağmen bu savaşa destek olmamış bir kuşağız. Ya da ben kendimi öyle bir yere ait hissediyorum. Bu o dönemde zâten hep o söylendi. “Ne yani? Saddam’ı mı destekliyorsun?” Hayır, Saddam’ı da desteklemeden, Saddam’a da karşı çıkarak, Irak’ın işgaline karşı çıkmak mümkündü. Şimdi Putin’in Ukrayna hakkında söyledikleri, söylemeye çalıştıkları o dönem Saddam’a atfedilenlerin yanında hiçbir şey değil. Tam ne olduğunu da anlamış değilim. Birtakım sözüm ona faşistler varmış, onları yok edecekmiş, neo-nazileri vs. falan gibi gidiyor. Belli yerlerde doğruluk payı olabilir, olmayabilir; çok fazla bilmiyorum, ama dünyanın gündeminde meselâ zamanında Saddam Hüseyin’in zulmünü olduğu gibi, Halepçe gibi bâriz bir olayın yaşandığı bir ülkeydi orası. Ben Halepçe sonrası Irak’tan kaçan Kürtlerin iki ayrı büyük göçlerini yerinde gazeteci olarak gözlemiş biriyim. Orada nasıl acılar çektiklerini görmüş birisiyim. 

Onunla kıyaslanmayacak birtakım iddialarla, tamâmen kendi ülkesinin stratejik hesaplarına yönelik olarak, egemenliği olan bir ülkeyi işgal etmeye çalışan, en zayıf ihtimalle, yani en düşük ihtimalle diyeyim, cumhurbaşkanının yerine başka birini getirmek için bunu yapan, ama bu arada çok sayıda kişinin –ki içlerinde siviller de var– hayâtını kaybetmesine, yerlerinden olmasına sebep olan birisi var. Bunu herhangi bir şekilde mâkul görmek mümkün değil. Bunun argümanlarından birisi “NATO’nun genişlemesi” vs., şu bu olabilir. Bunu da kullandığını görüyoruz. Ve Türkiye’de de bâzı kişilerin bundan hareketle –ki bunların bir kısmı kendini solda tanımlıyor– Putin’e yönelik eleştirilerin dozunu hafiflettiklerini de görüyoruz. Hep birlikte görüyoruz. Bu, onların işgali destekledikleri anlamına kesinlikle gelmez. Muhakkak destekleyenler var, Putin’i haklı bulanlar var ve bunu sol vs. adına söyleyenler de var; ama gördüğüm kadarıyla bunların sayısı, açık destek verenlerin sayısı bayağı az. Azınlıktalar, ama dikkat çekiyorlar. Onu da biliyoruz. Bütün bu NATO genişlemesi vs. argümanlarının hepsinin doğruluk payı olabilir; ama hiçbiri bu işgali, bu savaşı haklı çıkaramaz bana göre. 

Şimdi bu yayının başlığına gelelim. “Ne Amerika ne Rusya. Bağımsız Türkiye”. Tırnak içine aldım, çünkü bu benim sloganım değil. Atmadığım bir slogan. Zamanında bunu Maocular atardı; bizim 70’li yıllarda, Türkiye’de sosyalist sol üç ana gövdeye ayrılmıştı. Bir tarafta Türkiye Komünist Partisi (TKP) başta olmak üzere Rusya yanlıları, bir tarafta Çin yanlıları: Aydınlıkçılar, yani bugünün Doğu Perinçek, Vatan Partisi takımı başta olmak üzere, ama başka gruplar da vardı; bir de ortada üçüncü yolcular vardı ve bunların içinde Dev-Genç Hareketi daha çok öndeydi. Bizler de lise çağlarından bu Üçüncü Yol çizgisindeydik. Ne Amerika ne Rusya sloganı Maocuların sloganıydı ve zamanla öyle bir şey oldu ki, özellikle Aydınlık grubu, yani Perinçekçiler, Rusya’ya karşı ABD’yi bir tür ehven-i şer bile görür oldular zaman zaman. Buradaki mesele tabii ki Rusya ile Çin arasındaki gerilim, stratejik kavga vs. idi. Her ikisi de komünist olma iddiasındaki ülkelerin jeopolitik meselelerinden dolayı ilginç bir olay yaşanmıştı ve bu daha uzun bir süre sürdü. Ama şimdi çok ilginç bir şey var: Rusya ve Çin’in belli ölçülerde yakınlaştığını görüyoruz ve eski Maocuların bir kısmının da hem Çin hem Rusya yanlısı olduklarını ve Rusya’nın burada haklı olduğunu, Rusya argümanlarının haklı olduğunu, aslında Rusya’nın oraya barış, istikrar götürmek için Ukrayna’ya girdiklerini falan söylüyorlar. 

Dolayısıyla yıllar sonra bu slogan ortada kaldı ve bu slogan çok câzip bir slogan olmaktan çıktı açıkçası; ama yine de böyle bir slogan pekâlâ, tam birebir aynı olmasa bile insanlar bu emperyal güçlerden hiçbirisine angaje olmadan pozisyon alabilirler. Devletler alamayabilir belki; ama biz bireyler olarak pekâlâ bunu yapabiliriz. Dolayısıyla burada Ukrayna halkının yanında olmak, orada mağdur edilen, savaş tehdidi altına kalan özellikle siviller başta olmak üzere onların yanında olmak her zaman için, dün nasıl Irak halkının ya da başka ülkelerin halklarının, Vietnam ya da Küba halkının yanındaysak… herkes değildi tabii; bu tür savaşları destekleyen çok kişi vardır ve bunlar genellikle böyle büyük matematik hesaplar yaparlar. Şöyle olursa böyle olursa bu yıkılırsa bizim önümüz şöyle açılır. Petrol, Musul Kerkük diyenler, tek tarafta Halep diyenler, namaz kılanlar vs.. Ama bunların hepsinin boş birer hayal olduğunu, sonuçta faturayı esas olarak halkın ödediğini, sıradan insanların ödediğini görüyoruz. Şu anda yaşanan da öyle bir şey ve maalesef daha da süreceğe benziyor. Dolayısıyla kişisel olarak benim duruşum, devletler, yönetimler endeksli bir bakıştan ziyâde, bunu olabildiğince insanlardan yana yapmak — buna Ruslar da dâhil. Özellikle bu son yaptırımlarla berâber Ruslar –Rusya vatandaşları diyelim, çünkü hepsi Rus kökenli değil–, Rusya Federasyonu içinde yaşayanlar çok ciddi mağduriyetler yaşamaya başladılar. Bu daha da artacağa benziyor. Ülkeleri dışında Rusya vatandaşlarının karşısına bir yığın sorun çıkıyor. Sporcusu yarışamıyor, öğrencisi okuyamıyor, orkestra şefi orkestrayı yönetemiyor gibi çok acayip, utanç verici olayları da yaşıyoruz. Ama en büyük faturayı tabii ki şu anda Ukrayna halkı yaşıyor — ya da Ukrayna’nın halkları yaşıyor diyelim, çünkü orada da tek bir grubun yaşamadığını biliyoruz. 

Dolayısıyla bu benim söylemeye çalıştığım kişisel bir duruş. Tabii ki gazeteci olarak bütün bu olayları olabildiğince tüm yönleriyle, olabildiğince objektif şekilde, devletler üzerinden savaşın gelişimi üzerinden vs. değerlendirmeye çalışıyoruz, çalışacağız. Ben de çok fazla anlamadığım için bu konulara çok fazla girmek istemiyorum; ama arada sırada mecbûren benim de değişmem gerekecek, örneğin yarın yine Kemal ile “Haftaya Bakış”ta bu konuya değineceğiz. Ama esas olarak şunu söyleyeyim: Savaş döneminde, özellikle görünürde bir enformasyon bombardımanı var. Burada çok bilinçli bir şekilde savaşan tarafların ve o savaşan taraflara destek olan tarafların bilinçli yönlendirmeleri de çok var ve böyle bir enformasyon yağışı içerisinde serinkanlı bir şekilde gazetecilik yapmak gerçekten çok zor. Bu anlamda hatâlar da olabiliyor vs., ama onun ötesinde de böyle bir ortamda sürekli taraf olmaya çağrıldığınız bir ortamda, savaşa karşı bir pozisyonda devletlerin stratejik hesaplarının dışında pozisyon almak her zaman için zor. Şu hâliyle kendi adıma şunu söyleyebilirim: Tabii ki Ukrayna halkının yanındayım ve Rusya’nın bu işgal hareketinin hiçbir şekilde meşrûlaştırılamayacağını düşünüyorum ve arkasına herhangi bir “ama” eklemiyorum. Öte yandan, hiçbir şekilde NATO vs. gibi kurumlara insânî, demokrasi şu bu anlamları asla yüklemiyorum. Onlar kendilerini gerçekten gözden geçirdiklerini, kendilerini insânî şekilde, evrensel ilkelere bağlı bir şekilde yeniden yapılandırdıklarını ve geçmişleriyle hesaplaştıklarını bize inandırıcı şekilde göstermedikleri müddetçe, ağızlarıyla kuş tutsalar benim için hiçbir değerleri olmayacak. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus