Gomaşinen (83): Ankara gazeteciliği farkı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ruşen Çakır, Gomaşinen’in 83. bölümünde Ankara’yı ve Ankara gazeteciliğini anlattı.

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler. “Gomaşinen”in 83. bölümünde Ankara’dan bahsetmek istiyorum. Bir şehir olarak Ankara benim hayatta galiba en uzun yaşadığım dördüncü yer. Şimdi en çok yaşadığım yer tabii ki İstanbul. Ama doğumum Hopa. 4 yıl orada yaşamışım. Hiçbir şey hatırlamıyorum, ama olsun. İki buçuk yıl Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşadım. Daha önce de yaşamışlığım vardı; ama iki buçuk yıl Vatan gazetesi adına –ki anlatmıştım– orada bulundum. Ankara herhalde benim en çok yaşadığım dördüncü şehirdir. Çünkü bir dönem, dokuz ay gibi, Ankara’da ev tuttum ve tek başıma yaşadım. Ama onun dışında da çok sefer Ankara’ya, özellikle de gazeteci olarak gittim, geldim. Ankara’da bayağı bir gazetecilik yaptım. Ankara’dan sonra en çok yaşadığım, en çok günümü geçirdiğim şehir herhalde Diyarbakır’dır. Onu da bir başka “Gomaşinen”de anlatabilirim. Diyarbakır’a ne zamandır gitmedim ve çok da özlediğimi özellikle burada belirteyim. 

Ankara’yla benim tanışıklığım aslında ortaokul yıllarına gider. Zîrâ Galatasaray Lisesi’nde yatılı okurken, Ankaralı çok arkadaşımız vardı ve bâzen hafta sonları onlar memleketlerine gittikleri zaman, onların yanında gittiğim olmuştu. Çok hayâl meyal hatırlıyorum tabii ki o dönemleri. Cemal’in ve Cem’in evlerinde kalmışlığımız vardı. Hele Cemal’in babası, Kâmil Koç otobüs şirketinde çalıştığı için de gidiş gelişlerimizde otobüs parası da vermiyorduk. Ankara ile ilk tanışmam öyledir. 

Daha sonra esas olarak Ankara ile tanışmam, cezaevinden çıktıktan sonra, yani 1982 Ağustos’unda –bir buçuk sene yattım– onun sonrasında arkadaş ziyâretleriyle başladı. Boğaziçi’nde öğrenciliğe başladım; ama değişik vesîlelerle Ankara’ya gittiğim oldu. Özellikle okuldan arkadaşım Onur ve onun şimdi çok meşhur olan abisi Tunç Soyer. Onlar Ankara Hukuk’ta ya okuyorlardı ya yeni bitirmişlerdi. Onların birlikte kaldıkları evde bayağı bir kalmışlığım vardır. Çok kişi vardı Ankara’da tanıdığım. Liseden arkadaşlarım, sonradan edindiğim arkadaşlar… Ankara’yı hep sevdim. Genellikle Ankara, İstanbul üzerine lâflar edilir. Bence her şehrin; İstanbul’un, Ankara’nın yerleri ayrı. Benim Ankara’yla en ciddî tanışmam, 1987 başında Nokta dergisinde çalışırken, birtakım kişisel nedenlerle İstanbul’dan bıkıp, aklıma esti ve dergiye dedim ki: “Ben Ankara büroda çalışabilir miyim?” Onlar da, “Tamam” dediler ve ben Ankara’ya taşındım. Ankara’ya taşındığımda, daha o zaman yavru gibi olan kedim vardı. Onunla berâber… Rahmetli annem bana eşlik etmişti hattâ. Bir kamyonete birtakım eşyalar koymuştuk. Bir arkadaşla Ayrancı’da Şimşek Sokak’ta –zemin de değil; zeminin altı, bodrum katıydı… ama çok güzeldi, bahçeye açılıyordu–, orada bir ev kiralamıştım ve orada yaşamaya başladım kedimle berâber. Orada Nokta dergisinde çalışmaya başladım. Nokta dergisi, Atatürk Bulvarı 85 numara. Hıdır’dan öğrendim bunu da. Hıdır Göktaş, şu anda Medyascope’un Ankara temsilcisi. Hıdır’la Nokta’da tanışmıştık. Yani 1987 yılında. Atatürk Bulvarı’nda bir yerimiz vardı. Orada Aycan Giritlioğlu Ankara temsilcisiydi. Nurcan Akad haber müdürüydü. Nuray vardı, Sevkuthan vardı, Can vardı, foto muhabiri Âdem Altan vardı. Geçen yine Adem’le bu 28 Şubat zirvesinde karşılaştık. Cengiz Kuşçuoğlu vardı. Çok arkadaş vardı. Orada çalışmaya başladık. 1987 olduğuna göre 25 yaşındayım o zaman. Zâten büro vardı, ben de orada çalışmaya başladım. Ne yaptım ne ettim çok fazla bilmiyorum. Sarı kartım olmadığı için Meclis’e filan da giremiyordum; ama bir şeyler yaptım yine. O sırada Yeni Gündem dergisi çıkıyordu. Nokta’ya tam olarak rakip denemez; ama onlar da haftalık dergiydi. Tanıl Bora, Kemal Can, bizim Kadri, Kadri Gürsel… Onlar da oradaydı ve bir çevre oluşmaya başladı. Kadri ile zâten yakın oturuyorduk. Okuldan da arkadaş olduğumuz için, özellikle hafta sonları Kadri’yle bayağı bir takılıyorduk. İkindi rakıları vardı, çok güzel. Yürüyerek gidiyorduk her yere. Ayrancı’dan Kızılay’a gidiyorduk. Sinemaya gidiyorduk vs.. Çok rahat bir hayattı açıkçası. Yani böyle çok büyük bir iş yükü yoktu. Gençtik, bekârdık ve Ankara da aslında yormayan bir şehirdi. Şimdi öyle değil. Geçen gittiğimde yine gördüm; trafik filan hiç kıyaslanacak gibi değil. Orada Ankara gazeteciliği olarak aslında Nokta’da ne yaptım ne ettim çok fazla hatırlamıyorum bile. Çok olağanüstü şeyler yaptığımı da hatırlamıyorum ve belli bir yerden sonra da İstanbul’a döndüm. 9 ay kalmışım, evet. Bunu hep hatırlarım, 9 ay olduğunu. Tekrar İstanbul’a geri döndüm. Çok da fazla –hani ne derler?– damga vuramadım Ankara gazeteciliğine. Gazetecilikten ziyâde sosyal ve entelektüel bir hayat oldu. İşte, Yeni Gündem çevresi, Birikim çevresi diyelim. Kadri, Kadri’nin sâyesinde öğrendiğim bir yığın yabancı grup, dinlediğim yabancı grup filan… Bol bol kitap okuduk ve de kedimle berâber… ki kedim de bir yerden sonra beni bırakıp gitti. Daha doğrusu şöyle oluyordu; ben açıyordum camı, o çıkıyordu bahçeye. Çünkü ev bahçe içindeydi ve sonra geldiğimde bir bakıyordum, kapıyı açtığımda karşımda oluyordu. Hafta sonları İstanbul’a gitmeye başladım bir ara ve bir gidip geldiğimde baktım ki bizimki yok, kaybolmuş ya da kendisi özgür yaşamı tercih etmiş. Kedisiz kaldım. Ondan sonra da zâten döndüm.

Ardından Ankara’ya çok değişik şekillerde, gazetecilik için çok gittim. Özellikle belli bir aşamadan sonra, Vatan gazetesinde çalışırken ve NTV’de çalışırken salı günü grup toplantılarını neredeyse hiç kaçırmazdım. Mirgün ile yaptığımız “Yazı İşleri”ne salı günleri ben Meclis’ten katılırdım. Oradaki tüm parti gruplarını izlerdim. Aynı zamanda bâzen kalırdım. Ertesi günü randevular alırdım. Başka birçok kişiyle, siyasetçiyle görüşürdüm; Refah Partisi, sonra Fazilet, sonra AKP oldu. Ama onun dışındaki partilerle de, HDP’dekilerle de vs. çok yoğun bir gazetecilik faaliyetini Ankara’da yaptım. Burada şöyle bir sorun vardı: “Ankara gazetecileri ve İstanbul gazetecileri” gibi bir mesele vardır, adı konulmamış. Aslında yani hepsi öyle değilse bile, büyük bir kısmı çok da hazzetmezdi İstanbul’dan gelen gazetecilerden. “Dağdan gelip bağdakini kovuyor” muâmelesi yaparlardı. Ama ben çok da fazla oralı olmazdım ya da oralı değilmişim gibi davranırdım. O târihlerde hemen hemen tüm parti liderleriyle; Devlet Bahçeli, Deniz Baykal, ardından Kemal Kılıçdaroğlu, tabii ki Recep Tayyip Erdoğan, HDP’nin değişlik dönemlerdeki eş genel başkanları… bunların hepsiyle ayaküstü de olsa muhabbet imkânımız oluyordu. Daha sonra da AKP iktidârıyla berâber, bakanları, milletvekillerini, grup başkanvekillerini, hattâ başbakanı Meclis’e gittiğinizde görebiliyordunuz. Gidip yanlarına konuşabiliyordunuz ve onlar bâzı durumlarda, biz gazeteciler için, hele İstanbul’dan gelen bir gazeteci için çok olağanüstü yararlı olabiliyordu. Orada bâzı bilgiler off the record denen, yani yazılmama kaydıyla sohbet ettiğimiz de oluyordu ya da röportaj yaptığımız, doğrudan mikrofon uzatıp kaydedip yaptığımız da oluyordu. 

Ama Ankara denince benim aklıma daha çok kahveler gelir. Kahvelerde oynadığımız bir tane engürü diye, bir de buluştu yanlış hatırlamıyorsam… Konur Sokak’ta, burada akşam saatlerinde özellikle king oynardık. Kemal Can muhakkak vardı ve Ahmet Çiğdem. Ahmet Çiğdem’i bilenler bilir; gerçekten çok parlak bir sosyalbilimcidir. Cahit vardı, Necmi vardı ve Murat Gültekingil vardı –Murat Abi– ve Nihat Genç vardı tabii ki. Nihat Genç, o dönemde bizim kahvelerde en çok berâber olduğumuz, çok yakın arkadaşımızdı. Şimdi Nihat uzun zamândır bana, bilmediğim diyeceğim de aslında tahmin ettiğim nedenlerle çok agresif bir şekilde saldırıyor. Ben de hiçbir şekilde cevap vermiyorum ve şöyle soranlar oluyor: “Bu Nihat Genç senden ne istiyor?” Ben de: ‘‘Zamânında king’de hep kaybederdi, onun intikâmını alıyor herhalde” diye dalga geçerim. Ama orada başka bir şey var. Onun yorumunu yapmayacağım. Herkes zâten neyin ne olduğunu biliyor. Ulus vardı. Rahmetli Ulus Baker — “Beykır” diyeceğim geliyor hep. Ulus, gerçekten Türkiye’nin yetiştirdiği en parlak, en entelektüel isimlerden birisiydi. O da aramızdan erken ayrıldı. Ankara deyince bir de hep o gelir aklıma. İşte böyle, berâber oynardık, berâber yemek yemeye giderdik. Bir tâne de çok güzel bir yemek anımız vardır. Onu muhakkak anlatmam lâzım: Dedeman Oteli’nin –oradaki Dedeman Oteli’nin şimdi adı değişmiş galiba, geçen önünden geçtiğimde fark ettim– orada Başkent İşkembecisi diye bir yer vardı. Bizim bütçemize daha uygun olan bir esnaf lokantasından hallice bir yerdi. Hâlâ vardır diye tahmin ediyorum. Oraya çok sık giderdik. Bir akşam, ben İstanbul’dan yeni gelmişim ve Metis’te editörlük yapıyorum o sırada. Bir kitabım çıkmış. Kitabın hangisi olduğunu şu an hatırlamıyorum. Ama yanımda kitaplar da var. Biz yine bir grup –Kemal’in olduğunu biliyorum, Nihat da vardı yanlış hatırlamıyorsam–, böyle beş altı kişi yemek yiyoruz; ama paramız çok fazla olmadığı için daha dikkatli yiyoruz. O sırada içeriye bir grup geldi. Merhum Aydın Menderes, o zaman kazâ da geçirmemişti ve kendisi bir parti kuruyordu. Yeni bir sağ parti kuruyordu. O ekiple berâber, yani parti kuruluşunda yer alan insanlarla berâber onlar da Başkent İşkembecisi’ne gelmişlerdi, kalabalık bir grup. Aydın Bey ile benim de Kemal’in de bayağı yakın bir muhabbetimiz vardı. Ama grubun içerisinde benim çok yakın arkadaşlarım da vardı. Ayaküstü konuştuk, onlar oturdular. Hattâ ben yeni çıkan kitabımı –artık hangisiyse–, onu Aydın Bey’e imzâladım, hediye ettim. Sonra onlar bizden erken kalktılar ve o ekipten birisi, şimdi kim olduğunu unuttum açıkçası, bana dedi ki: “Siz hesâba karışmayın, biz hallettik”. “Ha, iyi” dedim ben. Hemen sonra döndüm dedim ki: “Çocuklar yemeği Aydın Beyler ödedi”. Biz bunun üzerine düşündüğümüzden daha fazla… Yani beleşçilik yaptık ve çıkarken –düşündükçe gülme geliyor–garson geldi, hesap verdi. Biz, “Ne oluyor?” filan… Garson “İşte hesap” dedi. Dedim: “Ödendi”. O da: “Yahu kardeşim, ne ödenmesi?” filan dedi… Şimdi bir de bizi tanıyorlar. Hani böyle para vermeden kaçmayacağımızı da biliyorlar; ama böyle bir şey oldu. Diyemiyoruz ki: “Yahu kardeşim işte onlar verecekti”. Yani diyemiyoruz değil, dedik de… Onlar da dediler ki: “Valla öyle bir şey olmadı. Kimse bir şey ödemedi”. Biz de zar zor parayı denkleştirip vermiştik. 

Ankara’da bir diğer yer de Sakarya Çay Ocağı. Sakarya Caddesi’ndeki bir çay ocağı. Orası çok ilginç bir yerdi. Oraya genellikle gündüz saatleri gidilirdi ve birbirinden farklı kesimlerden genç entelektüelin ya da entelektüel adayının toplandığı, ucuz, böyle çay içilen bir yeri, yani sâdece çay ocağıydı. Böyle büyük bir kahve gibi değildi. Oraya çok sık giderdim. Hemen karşısında dönerciler, kokoreççiler vs. vardı. Orada çok sayıda insanla tanıştım. Onların bir kısmı şimdi AKP iktidârında önemli yerlere geldiler. Bâzıları RTÜK Başkanı oldu, şimdi değil ama. Orası böyle, hem bir buluşma hem de tanışma yeriydi. Çok sayıda insanla, özellikle benim çalışma alanım İslâmî hareket olduğu için, İslâmî kesimin yeni entelektüelleriyle, oluşmakta olan entelijansiyasının birçok ismiyle orada tanıştım. Arkadaş olduk çoğuyla. Bunların bir kısmı daha sonra Erdoğan’ın metinlerini yazan ekipte yer aldılar. Başına geçtiler vs. Bâzıları Erdoğan’dan ayrıldı. İçlerinde Ülkücü hareketten insanlar da vardı. Tabii ki Nihat Genç vardı. Hakan Albayrak vardı. Nasıl söyleyeyim? Çok acayip bir yerdi. Hâlâ var mı? Muhtemelen vardır; ama eskisi gibi bir yer olduğunu sanmıyorum. Şu yüzden sanmıyorum; bir kere garip bir şekilde bu tür şeyler artık Türkiye’de prim yapmıyor. Hani böyle entelektüel tartışmanın vs. çok fazla prim yaptığını sanmıyorum. Bir de tabii ki o dönemde yükselişte olan İslâmî hareket ve onun entelektüelleri vardı. Bunlar muhâlif; ama aynı zamanda gelenekçi insanlardı. Böyle değişik bir şekillenme yaşanıyordu. Ama iktidarla berâber, bunların önemli bir kısmı iktidârın parçası oldular. Bunu yakınlarda Medyascope’ta yazdığım bir yazıda söyledim: “Yükselemeden düşüşü”. Tam yükselir gibi olduğu zamanda orada çok insanla tanıştım. Çok iyi dostluklar kurduk. Çok güzel tartışmalar, sohbetler yaptık. Ama onlardan bâzıları –şimdi isim saymaya gerek yok– çok büyük bir hayâl kırıklığı yarattı, en azından bende. Acayip bir yere savruldular. Yani belli ki arayışları iktidarmış ya da hani denir ya: “İktidar insanı bozuyor”. Hep aklıma, şimdi arada sırada televizyonlarda, şurada burada görüyorum birtakım isimler, aklıma Sakarya çay ocağı günleri geliyor. Ben de tabii ki o günkü Ruşen değilim; ama büyük ölçüde duruşumun aynı olduğu kanısındayım. Ama onların büyük bir kısmının –hepsinin değil çok şükür– bu anlamda dönüştüğünü gördüm. 

Evet. Ankara… Yani o kadar çok şey var ki. Meselâ Fethullahçıların, “Ali kıran baş kesen” olduğu dönemlerde, o Ergenekon dönemlerinde… Özellikle o dönemde Ankara’da, olayları oradan izlemek, oradan birtakım kulisler almak, iktidar ilişkilerini oradan öğrenmek başlı başına ilginçti. O dönemde görüştüğüm kişileri hatırlıyorum. Ne zamandır böyle bir gazetecilik yapamıyorum. Yapmıyorum, yapamıyorum. Birincisi, zâten eskisi gibi tek başıma değilim. Bir kurum var burada ve daha çok muhâbirlik yapma imkânım hemen hemen kalmadı. Ama bir diğer husus da tabii, özellikle son birkaç yıldır, Türkiye’de siyâset üzerine çalışan gazetecinin bilgi edinebileceği kaynaklar çok fazla kalmadı. Hiç kimse bir şey bilmiyor aslında. Herkes bir şeyler olsun istiyor ya da “kulis” diye yayılan şeylerin büyük bir kısmı da –nasıl söyleyeyim?– çok kaba tâbirle: “uydurma”. Onu söyleyebilirim. 

Evet. Ankara benim için hep güzeldi. Son dönemde eskisi kadar heyecan verdiğini söyleyemem. Geçenlerde yine bir gittim. Grup toplantısı izledim. 28 Şubat’taki “Altılı Mutâbakat” açıklamasının ardından salı günü grup toplantısı izledim. Eskisi kadar heyecan vermedi; ama yine de bir heyecânı vardı. İlk fırsatta tekrar gitmeyi, biraz da kalmayı düşünüyorum — buradaki işler izin verdiği ölçüde. Umarım Ankara eski dinamizmini, özellikle Meclis eski dinamizmini yakalayabilir. Eskiden birçok şey Meclis’ten geçiyordu. Bakanlar, milletvekilleri arasından seçiliyordu. Bakanlar, genel kurullara geliyorlardı. Başbakan, milletvekilinden seçiliyordu. Başbakan diye bir şey vardı vs.. Şimdi Meclis var mı yok mu? Var; ama yok hükmünde. Umarım bu güçlendirilmiş parlamenter sistem vs. gibi önerilen şeyler bir an önce hayâta geçer de Türkiye tekrar daha dinamik ve çoğulcu bir yapıya yeniden kavuşur ve Meclis’in fonksiyonu olur. Meclis’in fonksiyonu olduğu ölçüde de biz gazetecilerin de belli bir fonksiyonu olur. 

Evet, daha fazla uzatmayayım. Ankara’nın hep güzel şeyleri aklımda kalıyor. Tabii ki sorunlar da yaşadığımız oldu. Ama oradan çok haber çıkarttım. Özellikle Vatan gazetesinde ve NTV’de çalıştığım dönemde. Çok atlatma haber de yaptım. Onların bir kısmını “Gomaşinen”de de anlattım. Ama maalesef eski câzibesi olmadığını tekrar söyleyerek, burada bu “Gomaşinen”i noktalayayım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler…

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus