İktidar mı gidiyor yoksa muhalefet mi geliyor?

Ruşen Çakır, iktidarın ve muhalefetin çıkışlarını, seçmenin tutumunu değerlendirdi, “İktidar mı gidiyor yoksa muhalefet mi geliyor?” sorusunu yanıtladı.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı

Merhaba, iyi günler. Başlığı anlaması biraz zor olabilir bâzı izleyiciler için: İktidar mı gidiyor? Yoksa muhâlefet mi geliyor?” Kendimce bir kelime oyunu yaptım, ama şunu söylemek istiyorum — baştan söyleyeyim ve bunu açacağım: Şöyle bir hava var muhâlefetin belli bir kesiminde ve uzun zamandan beri, “Erdoğan gidiyor, iktidar gidiyor, iktidar kaybediyor, iktidar kaybetmeye mahkûm” diyorlar. Evet, doğru olabilir; ama Erdoğan ve iktidar hiçbir zaman kendi kendine hiçbir yere gitmez. Sonuna kadar kalmak için elinden geleni yapacaktır ve hattâ bu konuda Erdoğan’ın –son İstanbul seçiminde olduğu gibi– kaybettiği seçimleri kabul etmeme ve son âna kadar onu değiştirmeye çalışma gibi bir özelliği de var. 

Aslında bunu, 2015 Haziran seçimlerinde gördük. Tek başına iktidârı kaybetti AKP. Daha sonra Erdoğan, koalisyon hükûmeti kurulmasına izin vermedi. Ülke acayip bir kaos dönemi yaşadı ve Kasım’da yapılan seçimlerde, AKP yine tek başına iktidârı kazandı. O dönemin AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu da bunu kendisinin bir siyâsî başarısı olarak sundu ve hâlâ da sunmaya devam ediyor; ama işlerin çok da öyle gerçekleşmediği, arada yaşananlardan dolayı, giden iktidâr tekrar Erdoğan’a geri geldi — “Erdoğan’a” diyorum, çünkü bir süre sonra Davutoğlu’nu da “Pelikan” operasyonuyla yerinden edip, yerine Binali Yıldırım’ı getirmişti. Seçimi Davutoğlu kazanmış olsa bile, iktidârı Erdoğan kontrolüne aldı ve Davutoğlu’nun yerine de Binali Yıldırım’ı getirdi. 

Şimdi, baktığımızda ne görüyoruz? Erdoğan kaybediyor. Neden kaybediyor? Birçok nedenle, ama her şeyden önce ekonomik nedenlerle kaybediyor, kaybetti. Normal şartlarda, yıllık enflasyon neredeyse üç rakamlı bir sayıya ulaşıyor — kimilerine göre çoktan ulaştı, ama resmî açıklamalara göre ulaşmasına az kaldı. Bir ülkede oy tabanını büyük ölçüde alt kesimlerden alan, orta sınıftan, alt orta sınıftan ve yoksul kesimlerden alan bir AKP iktidârının, Erdoğan iktidârının normal şartlarda bunu sürdürebilmesi, iktidârını koruyabilmesi mümkün değil; fakat bir iktidârın gitmesi için, bir başkasının gelmesi gerekiyor.

Şöyle bir olay yok: “Erdoğan kaybetmeye mahkûm, dolayısıyla karşısında kim olursa olsun kazanacak zâten”. Böyle bir şey kesinlikle yok. Dolayısıyla burada öznenin değişmesi gerekiyor. Dün, Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı kaçış planı-senaryosunu konuştuğumuz, tartıştığımız canlı yayında söyledim, bugün tekrar söylemek istiyorum: Hâlâ özne olarak Erdoğan’a bakılıyor. Erdoğan ne yapıyor? Erdoğan iktidarda; Erdoğan iktidarını koruyor, ama şimdi deniyor ki: “Erdoğan gidiyor”. Özne: Erdoğan. Ve Erdoğan gittiği için de orası boş kalacak değil ya? Orası birileri tarafından doldurulacak gibi bir hava çıkıyor. Halbuki, artık Türkiye’de öznenin değişmesi gerekiyor. Eğer hakîkaten Erdoğan kaybetmeye mahkûmsa, gitmeye mahkûmsa, birilerinin oralara gelmesi gerekiyor ve inisiyatifi ele alması gerekiyor. Yani, Erdoğan’ın gitmesi değil, Erdoğan’ın rakipleri tarafından, muhâlifleri tarafından iktidardan götürülmesi gerekiyor. 

Henüz Türkiye o noktaya gelebilmiş değil. Gelecek mi? Açıkçası şu anda bunun işâretleri, Kılıçdaroğlu’nun son birtakım hamlelerini saymazsak, bu yönde güçlü bir şekilde Erdoğan’ı köşeye sıkıştırmaya yönelik, onu savunma psikolojisine çekmeye yönelik çıkışları, muhâlefetin pek yapabildiğini görmüyoruz. Kılıçdaroğlu’nun gerek SADAT baskını, gerek aradaki Canan Kaftancıoğlu’nun cezâ almasına karşı İstanbul’da düzenlenen miting ve ardından, en son grup toplantısı ardından bir videoyla sosyal medyadan paylaştığı kaçış planı açıklaması… Bunların hepsini gerçekten muhâlefetin iktidâra yönelik bir hamlesi olarak görmek lâzım. Yani, bunu bir şeylerin değiştiğinin işâreti olarak okumak lâzım. Artık son günlerde, Erdoğan’dan ziyâde Kılıçdaroğlu’na bakılır oldu, bu anlamda özne değişiyor gibi; fakat burada çok ciddî bir sorun var, o da muhâlefetin içerisinde çok ciddî sayıda insanın ve aynı zamanda güç sâhibi insanın, Kılıçdaroğlu’nun adaylığının iyi bir fikir olmadığı düşüncesi var. Yani, şu hâliyle baktığımız zaman, muhâlefette inisiyatif alan isim –belki de yegâne isim şu anda– ve Erdoğan’ı zora sokan yegâne isim Kılıçdaroğlu; ama hâlâ insanlarda, Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’a karşı seçimi almasının çok zor olduğu, başkalarının kazanmasının çok daha kolay olduğu düşüncesi var — Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu ve belli ölçülerde de Meral Akşener. Meral Akşener çok telaffuz edilmiyor, zâten Meral Akşener kendisini “Ben başbakan olacağım” diye buradan ayırmaya çalıştı, ama yine de ona rağmen “Olabilir mi?” diyenler var; ama esas olarak Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu söz konusu. O zaman şunu sormak gerekiyor: Bu kişiler, Mansur Yavaş ya da Ekrem İmamoğlu gerçekten bir özne olmaya tâlipler mi? 

Adaylıkları açıklandığı andan îtibâren, ikisi de, herhalde bir seçim kampanyasına girecekler ve kendileri adına da konuşacaklar; ama o konuşmayı yapmadan önce, onların böyle bir siyâsî misyonu üstlenip üstlenemeyeceğini bilmek gerekiyor. Şu hâliyle bakıldığı zaman, Mansur Yavaş sessizliği tercih ediyor. Ekrem İmamoğlu daha agresif; ama agresifliği sırasında, Doğu Karadeniz gezisindeki gibi ciddî hatâlar da yapabiliyor. Fakat burada daha önemi olan başka bir husus var: Adayın kim olduğundan ziyâde, muhâlefetin birlikte bir özne olup olamayacağı meselesi.

Şimdi, Pazar günü altı parti Gelecek Partisi’nde toplanacak. Masa orada kurulacak. Sırayla gidiyorlar biliyorsunuz her ay. CHP, DEVA, Demokrat Parti (DP) diye gitti, şimdi Gelecek’e geldi sıra; ondan sonra İYİ Parti, daha sonra en sonda da Saadet Partisi olacak — altı parti de tamamlanmış olacak. Sonra ne yapacaklar bilmiyorum, ama şu âna kadar yaptıklarını biliyoruz. Aradaki 28 Şubat, o “Güçlendirilmiş parlamenter sistem mutâbakat imzâsı”nı bir kenara bırakalım, onun dışında yapılan toplantılardan çok olağanüstü, heyecan yaratıcı, insanları motive edici ve en önemlisi, insanlara, “Evet, muhâlefet galiba artık geliyor” dedirtici çıkışlar görmedik. Birer sayfa, bir buçuk sayfalık açıklamalar var ve bu açıklamaların içerisinde insanları heyecanlandıran –gece geç saatte bitiyor bunlar biliyorsunuz–, ertesi sabah işyerine gittiklerinde ya da servise bindiklerinde arkadaşlarıyla tartışacakları herhangi bir önerme, herhangi bir meydan okuyuş yok. Bildiğimiz şeylerin dışında, yeni, ufuk açıcı, tartışma yaratıcı ve muhâlefet tabanında heyecan yaratıcı şeyler çıkamadı şu hâliyle, şu âna kadar. Dolayısıyla ortada hâlâ aynı şey var. Birisinin gideceği varsayılıyor, ama ötekisinin geleceği sanılıyor. Yani, nasıl olsa vakit var, şu var, daha seçim tarihi belli değil vs. diye, birçok şey erteleniyor; ama Türkiye, 20 yıllık bir iktidardan çıkışın psikolojik atmosferini yansıtmıyor. 

Bütün rakamlar, özellikle ekonomideki rakamlar, Türkiye’de 20 yıllık bir devrin kapanmakta olduğunu, büyük bir ihtimalle kapanacağını gösteriyor bize; fakat gerçekten hayâtın içerisinde, işyerlerinde, okullarda, evlerde, mahallelerde, parklarda bunun heyecânı yok. Bu nasıl olabilir? Dünyanın her yerinde bunun yaşandığı anlar vardır. Meselâ Türkiye’de de aslında, her ne kadar AKP’nin kurulduktan kısa bir süre sonra tek başına iktidâra gelmesi biraz şaşkınlık yarattıysa da, diğer partilerin çöküşüyle beraber, üçlü koalisyonun çöküşüyle berâber Türkiye’de bir şeylerin değişeceği belliydi ve AKP tam onun üzerinde, o rüzgârın üzerinden gitti. Çok büyük bir hayal kırıklığının, çok büyük bir ekonomik çöküntünün üzerine o fırsatı çok iyi değerlendirdi ve onca yılın partisi olan CHP’yi geçerek tek başına iktidar olabildi. 

Onun geldiğini görebilmek mümkündü. Aslında iyi bakılacak olursa, 94 yerel seçiminde de Refah Partisi’nin gelmekte olduğu, daha sonra yapılan 95 genel seçimlerinde de birinci parti olduğunu görmek mümkündü; ama o tarihlerde, özellikle büyük medya, sistem yanlısı medya bu partiyi sistemdışı gördüğü için bunun görülmesini engellemeye çalıştı, bayağı da başarılı oldu. O günleri bir gazeteci olarak bizzat yaşamış birisi olarak bunu söylediğimde ve başka arkadaşlar, az sayıda insan Refah Partisi’ne dikkat çektiğinde bizlerle dalga geçildiğini ya da susturulduğumuzu çok iyi hatırlıyorum. Ama şimdi, her ne kadar medyayı tamâmen AKP kontrol ediyor olsa da, çok güçlü bir sosyal medya var ve muhâlefetin özellikle çok güçlü bir şekilde kullanabildiği sosyal medya var. En son örneği, Kılıçdaroğlu’nun saat 10:00’da yaptığı açıklamada da bunu gördük; ama buralarda da o büyük iktidâra yürüyüşü görmek mümkün değil.

Tekil tekil olaylar üzerinden gidiyoruz, bakıyoruz. İşte, Kılıçdaroğlu’nun şuraya baskını, buraya baskını; işte, belki Meral Akşener’in Rize’ye gitmesi, o fiyaskonun yaşanmasına rağmen Ekrem İmamoğlu’nun Doğu Karadeniz gezisi, Erdoğan fotoğrafı önünde insanlara hitap etmesi, dev posteri önünde vs. bütün bunları hepsi birer andı; ama bunların hepsinin örgütlü bir şekilde, organize bir şekilde, aktörlerin oynayacakları roller saptanmış bir şekilde belli bir sistematikte ve belli bir planlamayla gittiğine dâir ortada en ufak bir işâret yok. Bundan sonra olur mu? Bu konuda da çok fazla işâret yok. Bu tabii ki değişebilir; ama hâlâ Türkiye Erdoğan üzerinden, Erdoğan’a bakarak bunu yapmaya çalışıyor. Bu noktada, tekrar Kılıçdaroğlu’nun kaçma planı çıkışına gelecek olursak, bütün eleştirilen, “eksikti vs., isimler vermedi, şunu yapmadı bunu yapmadı…” bütün bunlar bir yana, bu çıkış gerçekten, bana göre başarılı bir çıkış oldu. Bugün örneğin, Erdoğan Kılıçdaroğlu’nun bürokratlara yönelik sözlerini tehdit olarak ele alıp bunu işledi; ama kaçış planı konusunun çok da fazla üzerine gitmedi.

Halbuki biliyoruz; AKP sözcüleri daha bu video yayımlanır yayımlanmaz kendi kanallarında bunun nasıl yalan, iftira vs. olduğunu anlatma yarışına girmişlerdi. Buradan da görüyoruz ki, burada Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın dokunulmaz, yenilmez, kaybetmez, kendisine meydan okunamaz biri olduğu imajını büyük ölçüde aşındırdı, yaraladı; ama işin ilginç tarafı, bunun, bu yaralamanın farkına varan iktidar yanlıları, Erdoğan’ı korumak için, Erdoğan’a sâhip çıkmak için büyük bir telâşa kapılmışken, kendilerini muhâlif olarak tanımlayan insanlar içerisinde çok ciddî bir şekilde, “Bu muymuş? Biz de bir şey sanmıştık” vs. şeklinde dudak bükmeler gördük. Yani, memnun olmayan isimlerin büyük bir kısmının kendini muhâlif olarak tanımlayan insanlar olduğunu gördük. Buradaki mesele, dönüp dolaşıp aynı şeye geliyoruz: Burada hâlâ Erdoğan’a en fazla güç atfeden kesimler, aslında ondan en fazla nefret eden kesimler — ona acayip bir güç atfediyorlar. Kendisine bağlı olan insanlar ise, onun gücünün büyük ölçüde aşındığını görüyorlar; ama onun yerini alabilecek güçlü başka bir isim henüz göremedikleri için, çok ciddî bir tereddüt yaşıyorlar.

Dolayısıyla dün bize sorulan, “Kılıçdaroğlu’nun çıkışı Erdoğan’ın tabanını konsolide eder mi” sorusunun cevâbı kesin bir şekilde hayır; ama çok ilginç bir şekilde bu video, Erdoğan’ın tabanındaki insanların Erdoğan’ın gücüne olan şüphelerini artırırken, ilginç bir şekilde muhâlefet safından bâzılarının, Erdoğan’ın gücü konusundaki görüşlerini pekiştirmelerine neden oldu. Böyle garip bir ortamdan geçiyoruz. Bunun aşılabilmesi için sâdece Kılıçdaroğlu’nun değil, muhâlefetin bütün aktörleriyle derli toplu bir strateji içerisinde adım adım, iktidâra doğru bir yürüyüşe geçmesi gerekiyor. “Nasıl olsa Erdoğan gidecek, Erdoğan gidici” diyerek yapılacak olan şeyler, atılacak ürkek adımlarla Erdoğan hiçbir yere gitmez. 

20 yıldır ülkeyi sürekli müttefiklerini değiştirerek, sürekli politikalarını değiştirerek muhâfaza eden Erdoğan, bu iktidârı korumak için yine elinden geleni yapacak ve en büyük güvencesi de muhâlefetin gerçekten güçlü bir şekilde iktidâra yürüyüşe geçemeyeceği düşüncesi. Yani Erdoğan kendi gücüyle değil, topluma, seçmene vaat edebilecekleriyle değil, muhâlefetin eline yüzüne bulaştırmasıyla, işleri karıştırmasıyla, bu yürüyüşü organize edememesiyle iktidârını koruyabileceğini düşünüyor ve bunu sabote etmek için elinden geleni yapıyor. Dolayısıyla, şu anda Türkiye’nin önündeki ayrım, esas olarak Türkiye’de siyâsete yön veren öznenin kim olacağı sorusu ya da öznenin değişip değişmeyeceği sorusu. 

Bitirmeden, yarın “Haftaya Bakış”ta siz izleyicilere açık bir yayın olacak. Kemal Can’la yine saat 16:00’da bir araya geleceğiz ve orada hem kaçış planı meselesini –ki çok önemli bir husus– hem de son dönemde artık neredeyse günde birkaç tânesi gelen yasakları, genellikle de sanatçılara yönelik, konsere yönelik yerel mülkî âmirlerin, yerel yönetimlerin, kimi durumda da birtakım siyâsî partilerin –ki bu siyâsî partilerin bâzıları kendini iktidarla tanımlamıyor biliyorsunuz–yarattığı yasakları konuşacağız. Oraya, Youtube üzerinden, Youtube chat’lerinden sorularla ya da yorumlarla katılabilirsiniz, yarın saat 16:00’daki “Haftaya Bakış”a. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus