İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, iktidar ve PKK tarafının “geri dönüş yok” mesajı verdiğini ancak somut adım atılmamasının süreci tehlikeli bir bekleyişe sürüklediğini söyledi. Kayyumların kaldırılması, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tahliyesi gibi adımların kritik olduğunu belirten Çakır, aksi halde hem Türkiye’nin hem bölgenin daha büyük bir krizle karşı karşıya kalabileceğini savundu.
Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır, iktidar ve PKK’nın ‘geri dönüş yok’ mesajı vermesine rağmen çözüm sürecinin somut adımlardan yoksun kaldığını belirtti.
- Çakır, sürecin başarısız olmasının birçok aktörün çıkarına olduğunu vurguladı.
- Siyasi adımların atılmaması, provoke olma risklerini artırıyor ve toplumda güvensizlik yaratıyor.
- Eğilim, mevcut durumun Türkiye ve bölge için daha büyük bir kriz yaratabileceği yönünde.
- Çakır, PKK’nın silah bırakması ve Ankara ile anlaşma zemini oluşturulması gerektiğini ifade etti.
Bilmeniz gerekenler

Ruşen Çakır, “Süreçten geri dönüş yok mu sahiden?” başlıklı son yayınında “terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan yeni süreci değerlendirdi. Çakır, hem iktidar hem PKK tarafının “geri dönüş yok” mesajı verdiğini ancak somut adım atılmamasının süreci kırılgan hale getirdiğini söyledi.
Çakır, “geri dönüş yok” ifadesinin ilk olarak Devlet Bahçeli tarafından dile getirildiğini, daha sonra Kandil’den gelen açıklamalarda da aynı söylemin tekrarlandığını belirtti. Son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da benzer mesaj verdiğini hatırlatan Çakır, buna rağmen sürecin ilerlemediğini savundu.
“Sürecin başarısını istemeyen güçlü odaklar var”
Çakır’a göre Türkiye içinde ve dışında sürecin başarısız olmasını isteyen çok sayıda aktör bulunuyor. Yaklaşık 50 yıllık çatışma ortamının büyük bir “ekonomi politiği” oluşturduğunu söyleyen Çakır, bu yapıdan çıkar sağlayan çevrelerin sürecin sonlanmasını istemediğini ifade etti.
Bölgesel gelişmelere de dikkat çeken Çakır, özellikle İsrail’in bölgedeki yeni güç dengeleri içerisindeki rolüne işaret ederek, Türkiye’nin PKK sorununu çözmesinin bazı uluslararası aktörlerin çıkarına olmayabileceğini söyledi. Kürtlerin Türkiye, İran, Irak ve Suriye’ye yayılan bölgesel bir aktör olduğunu vurgulayan Çakır, Abdullah Öcalan ile yürütülen görüşmelerin yalnızca Türkiye’yi değil, Suriye ve İran başta olmak üzere bölgeyi de etkilediğini dile getirdi.
“Provokasyona açık bir tablo oluşuyor”
Sürecin ilerlememesinin ciddi riskler yarattığını söyleyen Çakır, özellikle somut siyasi adımların atılmamasını eleştirdi. Kayyum atanan belediyelerin iadesi, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ hakkında tahliye kararı verilmesi gibi adımların toplumda güven oluşturacağını savundu.
Çakır, silah bırakacak örgüt üyelerinin dönüşünü sağlayacak yasal düzenlemelerin Meclis’te yapılması gerektiğini de belirterek, esas meselenin PKK’nın silah bırakması ve Ankara ile bir anlaşma zemininin kurulması olduğunu söyledi. Abdullah Öcalan’ın süreç içinde “statüsü belirlenmiş bir aktör” haline gelmesinin de tartışılan başlıklardan biri olduğunu aktardı.
“Başarısızlık daha büyük bir kötümserlik yaratır”
Çakır, süreçte ilerleme sağlanamaması halinde Türkiye’nin daha ağır bir krizle karşılaşabileceğini ifade etti. “Daha önce de denendi olmadı, şimdi de olmadı” düşüncesinin toplumda kalıcı bir umutsuzluk yaratacağını söyleyen Çakır, bunun yalnızca Türkiye değil bölge açısından da tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini kaydetti.
- Akşener, Gezi’ye ve Osman Kavala’ya sahip çıktı
- Manisa’daki şehit cenazesinde protesto edilen Özgür Özel: “Provokasyon yapılacağı bilgisini geçmişte AKP’li olan isimler söyledi”
- Rusya-Ukrayna savaşında 99. gün: 243 çocuk hayatını kaybetti, Rusya ABD’yi provokasyonla suçladı
- Ruşen Çakır’dan o Yargıtay üyesine açık mektup
- Ruşen Çakır yazdı: “Muhalefet ne kadar güçlü olursa Erdoğan’ın kazanma şansı daha da artar” mı sahiden?
Video deşifresi
Ruşen Çakır yorumladı: Süreçten geri dönüş yok mu sahiden?
Hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Galatasaray yine şampiyon oldu, 4 sene üst üste şampiyon oldu ama ben size yine süreci anlatıyorum; çünkü Galatasaray’dan bahsetsem herhalde süreçte aldığım tepkiden çok daha fazlasını alırım. Her neyse, tebrik ediyorum Galatasaray’ı, başta Okan Buruk olmak üzere ve tüm oyuncuları. Biz yine konumuza gelelim, o da ne? “Geri dönüş yok.” Aslında bu “geri dönüş yok” sözünü ilk olarak Devlet Bahçeli söylemişti, “Gemileri yaktık.” demişti. Daha sonra Kandil’den yapılan açıklamalarda bunu gördük ya da en azından ben takip ettiğim kadarıyla gördüm. Murat Karayılan’dan da Duran Kalkan’dan da, yanılmıyorsam Cemil Bayık’tan da değişik vesilelerle verdikleri röportajlarda aynı sözleri duyduk: “Geri dönüş yok.” Buna nihayet Cumhurbaşkanı Erdoğan da eklendi; en son katıldığı silah fuarında yaptığı konuşmada konuyu bir şekilde çözüm sürecine, kendi tabiriyle “Terörsüz Türkiye” sürecine getirdi ve “Geri dönüş yok.” dedi. Tamam, bütün taraflar “Geri dönüş yok.” diyor ama hakikaten böyle mi?
Bir kere şunu öncelikle görmek lazım: Türkiye’nin bu yoldan dönmesini isteyen çok kişi var. Dışarıda var, içeride de var. Bunun yanlış olduğunu savunanlar — iyi niyetli bir şekilde yanlış olduğunu savunanları bir kenara bırakalım — onun dışında bunun Türkiye’ye kazandıracaklarından rahatsız olanlar var. Böyle bir olayın yaşanması, gerçekleşmesi hâlinde iktidarlarını, imkânlarını, imtiyazlarını kaybedeceklerini düşünenler var. Neredeyse 50 yıldır süren bir çatışmanın bayağı bir sektörü, bayağı bir ekonomisi, bayağı bir ekonomik politiği var. Ve burada birtakım kurumlar, yapılar, çevreler var. Bunun üzerinden sadece siyaset yapanlar var ve bunlar bu işin böyle noktalanmasını istemiyorlar. Birincisi bu. Ama bir diğer husus da bölgemizde yepyeni birtakım şekillenmeler var. İsrail’in bölgenin yeni hegemon gücü olma arayışları var; en son İran’a yönelik yaptıkları var. Ve böyle bir ortamda Türkiye’nin önündeki en büyük engel olan Kürt sorunundan, PKK sorunundan, özellikle PKK sorunundan kurtulması bu güçlerin çok fazla işine gelmiyor; hatta hiç işine gelmiyor.
Bir diğer husus da şu tabii ki: Kürtler bölgede kendi devletleri olmayan, dört ulus devlete dağılmış bir şekilde yaşıyorlar. Ve bunların içerisinde bazıları çok ciddi bir şekilde silahlı bir örgütlenmeye de sahip. Irak Kürtleri apayrı bir olay; onların zaten resmî statüleri var. Her ne kadar kendi aralarında çok ciddi sorunlar olsa da, mesela her iki tarafın ayrı ayrı peşmerge güçleri var ve bunlar bir türlü birleşmiyor ama sonuçta Kürtler bölgede çok önemli bir aktör. Şu anda mesela İran’da, hatırlayın, İran savaşı başladığında ilk olarak Kürtlerin kara harekâtında, kara savaşında önemli bir güç olarak devreye gireceği söylenmişti. Sonra bir şekilde bu olay gerçekleşmedi. Her neyse; öyle bir yerde Türkiye’yi bu yoldan döndürmek isteyenler çok, çünkü olay sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir olay değil. Abdullah Öcalan’la yürütülen görüşmeler bir şekilde İran’ı, Suriye’yi, az da olsa Irak’ı da ilgilendiriyor. Dolayısıyla burada Türkiye, Abdullah Öcalan’la yapacağı bir anlaşmayla aynı zamanda Suriye’de ve İran’da da, bir ölçüde Irak’ta da belli bir stratejik avantaj elde edebilir. Ya da Suriye’de zaten var olan stratejik avantajını, eş-Şara yönetimi ile ilişkisi sayesinde olan o avantajı garanti altına alabilir. Çünkü eş-Şara yönetimini tehdit edebilecek güçler bir kuzeyde Kürtler, bir de güneyde Dürziler, biliyorsunuz İsrail destekli, böyle bir ortamdayız.
Ve “Geri dönüş yok.” diyoruz. Tamam, çok güzel ama ileri gidiş de yok. İlerlemiyor, hâlâ ilerlemiyor; gözler Erdoğan’a çevrilmiş durumda. Erdoğan da kendisinden hamle bekleyenleri yatıştırmak için olsa gerek, bu konuya eskiden olmadığı kadar daha fazla yer ayırıyor. Ama hâlâ bir adım atmıyor, adım atılmasını da teşvik etmiyor. Ben bu durumun çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Bu durum provokasyona çok açık bir durum, ilerleme katedilmemesi durumu. Ki aslında çok basit; mesela kayyum belediyelerinin iadesi ve Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ’ın tahliyesi halinde – ki bunlar Erdoğan’ın bir işaretine bakıyor – Türkiye zaten bu sürece çok ciddi bir şekilde sahip çıkar ve sürecin ilerlediği duygusu hâkim olur. Daha sonra da bir şekilde çok gecikmeden Meclis’te yasal düzenlemeler yapılıp silah bırakan kişilerin, örgüt üyelerinin ülkeye dönüşü sağlanırsa o zaman gerçekten bir başarı söz konusu olur.
Burada şunu özellikle vurgulamak lazım: Konuştuğumuz şey esas olarak PKK’nın silah bırakması ve PKK’nın Ankara ile anlaşma yapması ve Öcalan’ın devletin içerisinde bir aktör, statüsü belirlenmiş bir aktör olarak birtakım işler yapması. “Görev” diye tanımladı biliyorsunuz Devlet Bahçeli bunu. Bunlar olmayacak şeyler değil ama bunların olması Türkiye’deki Kürt sorununu, bölgedeki Kürt sorununu çözecek diye bir garanti yok. Ama bunun olması bu çözümün önünü açacak. Ve bu bağlamda geri dönüşün olmaması çok iyi olur. Fakat bunlar sadece dile getirme ile, temenni ile, sürekli vurgulamayla… Ki Bahçeli bu “Geri dönüş yok” lafını 4-5 ay önce söylemişti ilk olarak, ‘‘Gemileri yaktık’’ lafını. İlk duyduğumuzda çok heyecan yaratıyor. Ama sonra bir bakıyorsunuz, tamam geri dönüş yok ama hiçbir yere gidişimiz de yok. Ben geri dönüşün maalesef mümkün olduğunu düşünüyorum. Bunun birçok nedeni olabilir ama esas neden devletin bu konuda adım atmaması olur. Devletin adım atması tek başına yeterli değil. Örgütün de onunla uyumlu bir şekilde birtakım vaatlerini yerine getirmesi gerekir.
Ama bunun yapılabilmesi için de bazı mekanizmaların kurulabilmesi gerekiyor ve oradan da tekrar Öcalan’ın statüsü meselesine geliyoruz. Normal şartlarda Selahattin Demirtaş’ın çıkıp, Figen Yüksekdağ’ın ve diğer tutukluların çıkıp, yurt dışında sürgünde olan siyasetçilerin ülkeye gelmelerini sağlayıp, DEM Parti’de yazın yeni bir kurultayla, kongreyle yeni bir düzenleme, Selahattin Demirtaş’ın da içinde olduğu, belki de başında olduğu bir düzenlemeyle beraber Türkiye bu süreci çok parlak bir şekilde götürebilir. Aksi takdirde Türkiye istemese de, taraflar istemese de bizi bu yoldan döndürebilecek çok etkili güç var. Ve başlanan bu yoldan dönülmesi halinde hiçbir şey ilk başladığımız durum gibi olmayacak. Daha kötü bir yere doğru savruluruz ve en acısı da şu olur: ‘‘Demek ki bu iş olmuyormuş. Daha önce de denenmişti, olmamıştı. Şimdi de denendi, olmadı’’ diye bütün taraflara hâkim olacak olan bir kötümserlik ve bu da Türkiye’nin hiç ama hiç hayrına olmaz. Tekrar söylüyorum, ‘‘Geri dönüş yok’’ demek güzel; ama ileri gitmek gerekiyor. Aksi takdirde bu yerinde saymalar birtakım müdahalelerle birlikte pekâlâ geri dönüş hâlini alabilir ve bu da bizi bir ülke olarak ama aynı zamanda bölgeyi bir felakete sürükler.
Bugünün ithafı bir oyuncuya. Evet, burada son haliyle görüyorsunuz. Son halleriyle Macit Koper. Ama o benim için hep eski hali. Mesela şu ‘‘Aaahh Belinda’’daki hali diyelim, Müjde Ar’la oynamıştı. Ama bir diğer film de tabii ki işte bu: ‘‘Anayurt Oteli’’. Burada Serra Yılmaz’la beraber oynamışlardı. Yusuf Atılgan’ın romanından. Orada Macit Koper gerçekten oyunculuğun zirvesindeydi ama Macit Koper benim için çok daha eskiye giden bir şeydir. Daha önce Genco Erkal’dan bahsederken anlatmıştım. Biz Galatasaray Lisesi’nde tiyatroculuk yapıyorduk, tiyatro kolundaydık ve sürekli tiyatrolara gidiyorduk ve o sırada İstanbul’da Dostlar Tiyatrosu vardı. Genco Erkal, Macit Koper, Mehmet Akan’dı yanılmıyorsam ve başkaları ve hatta o tarihte çok güzel bir buluşla abonelik sistemi yapmışlardı. İndirim de vardı. Ve biz orada her oyunu seyrediyorduk, seyrettik ve hatta bazı oyunları defalarca seyrettik. Macit Koper’i oradan biliyorum ve hep benim gözümde Macit Koper orada. Tabii biz daha çocuk yaşlardaydık. O da genç zamanları, bakıyorum 44 doğumlu. O zaman işte 30’lu yaşlardaymış. Bizim gittiğimiz zamanlar 75-76 yılları. ‘‘Anayurt Oteli’’ dedik, Zebercet rolünde Macit Koper. Macit Koper Dostlardan sonra Şehir Tiyatroları’na gidiyor. Şehir Tiyatroları’ndan 1402 ile… Bugünkü kuşaklar bilmezler, 1402 neydi? O zaman bir kanundu, şimdiki KHK’nın bir benzeri ve devlet onları görevden almıştı. Sonra tekrar geri geldi vesaire ve hâlâ oyunculuğunu sürdürüyor. Ben televizyon seyreden birisi değilim ama Macit Koper’in dizilerde oynadığını biliyorum ve zaten bu son halleri de hep bu dizilerden yeni kuşağın da bildiği bir isim olması çok çarpıcı. Bir de oğlu var. Oğlu da onun gibi tiyatrocu, oyuncu diyelim. O da dizilerde oynuyor ve Macit Koper oğlu Gün Koper’le beraber televizyon ekranlarında ya da bilgisayar ekranlarında ve sinemada hâlâ karşımıza çıkıyor. Ve şu anda bayağı bir yaşı olmuş olmalı Macit Koper’in. 44 doğumlu olduğuna göre evet, 82 yaşında. Maşallah. Uzun ömürler diliyorum kendisine ve buradan saygılarımı ve sevgilerimi yolluyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







