Türkiye’nin fetret devri

Ruşen Çakır, “Muhalefet yepyeni bir Türkiye kurabilecek mi?” sorusuna yanıt aradı.

Spotify’dan dinleyebilirsiniz:

Yayına hazırlayan: Emine Bıçakcı

Merhaba, iyi günler, iyi hafta sonları. Bugün Tarhan Bey’i, Tarhan Erdem’i yolcu ettik ,Bebek Camii’nde öğle namazından sonra. Âşiyan Mezarlığı’na defnedildi, kendisine bir kere daha rahmet diliyorum, nur içinde yatmasını temenni ediyorum.

Bugün yayının başlığını aslında başka türlü düşünmüştüm: “Canavarların Zamanı” diyecektim, sonra değiştirdim, “Türkiye’nin Fetret Devri” dedim. Şöyle anlatayım: Canavarların Zamanı bir kitap adı, Hamit Bozarslan’ın özellikle Arap Baharı’ndan hareketle kaleme aldığı makalelerin yıllar sonra derlenmiş hâli; yeni çıktı, İletişim Yayınları’ndan, çeviriyi de bizim Haldun yaptı, Haldun Bayrı. Onu okumaya başladım; zira şu günlerde –birkaç gün içerisinde– Hamit’le bir yayın yapacağız bu kitap üzerine — Hamit diyorum, çünkü kendisi benim çok yakın arkadaşımdır, uzun yıllardır Fransa’da Paris’te yaşıyor. En son Taliban’ın Afganistan’da iktidâra gelmesi üzerine kendisiyle çok iyi bir söyleşi yapmıştık — ”iyi” derken iyi kısmını tabii ki Hamit için söylüyorum. Şimdi orada, önsözde kitabın adını anlatırken, Antonio Gramsci’nin meşhur bir sözünü kullanıyor; ben o sözü biliyordum, ama “Canavarların Zamanı” diye devam ettiğini açıkçası bilmiyordum. Birden, hani o meşhur “Evreka” mı deniyor, “Buldum” oldum, ya da jeton düştü. Şimdi, şöyle diyor: “Eskinin artık var olmadığı ama yeninin de ortaya çıkmadığı dönem”. Bu, özellikle Arap Baharı dönemindeki Arap Dünyası’nı anlatmak için kullandığı bir şey ve bu dönem, “Canavarların Zamanı” oluyor; çünkü Suriye, Libya, Yemen gibi ülkelerde yönetimler toplumu yok edecek derecede gaddarlaşıyorlar, gaddarlaştılar ve hâlâ bu birçok yerde sürüyor ve hâlâ buralarda ne eski tam olarak bitti, ne yeni tam olarak inşâ edildi. Gramsci, Marksist düşüncenin en önde gelen isimlerinden, İtalyan bir düşünür ve çok erken yaşta Mussolini rejiminde cezaevinde hayâtını kaybetti, genç yaşta hayâtını kaybetti. Onun bu sözü, benim için gerçekten çok değerli oldu: “Eskinin artık var olmadığı, ama yeninin de henüz ortaya çıkmadığı”. 

Beni izleyenler bilir, sürekli söylediğim bir lâf var Erdoğan iktidârı için: “Erdoğan çoktan kaybetti, ama kimin kazandığını bilmiyoruz”. Buna çok uyduğunu düşündüm; yani burada tabii ki Gramsci’nin sözü çok önemli, çok büyük bir söz, iki dünya savaşı arasında söylenmiş bir söz; benimki Türkiye gibi her geçen gün daha da yoksullaşan, gariban -hani neydi Nuri Bilge Ceylan’ın sözü?–, öyle bir ülkede, bir şeyler bitiyor, bitti, ama bir türlü yenisini göremiyoruz ve o arada hep birlikte canımız çıkıyor, ekonomimiz iyice dibe batıyor, iyice yoksullaşıyoruz, gerginlik var, kutuplaşmalar tırmandırılmak isteniyor, sığınmacılar üzerinden yeni birtakım çıkışlar yapılıyor vs.. Dolayısıyla “Canavarların Zamanı” sözcüğü, yani kitabın adını veren Gramsci’nin bu sözüne tam atlıyordum ki, birazcık araştırma yaptım; Foti Benlisoy’un bir makalesinde, aslında orada bir çeviri sorunu olduğunu iddia ediyor. Kim doğru söylüyor bilmiyorum inanın; ama Foti Benlisoy’un şu cümlesi benim daha çok işime yaradı açıkçası — Orada “fetret” lâfı kullanılıyor: “Kriz, tam da eskinin ölmekteyken yeninin doğamaması gerçeğinde yatmaktadır: Bu fetret döneminde, çok çeşitli türden marazi fenomenler meydana gelir.” 

 “Fetret Dönemi” deyince tabii herkesin altına gelen: Tarih kitaplarında Osmanlı döneminde, Yıldırım Bayezid Timur tarafından Ankara Savaşı’nda yenilmiş ve esir alınmış, çocukları birbirine girmiş ve kaç yıl sürüyor? 11 yıl. 11 yıl Osmanlı Devleti var mı yok mu belli değil. Sonra, bunlardan 1. Mehmet –“Çelebi” de diyorlar kendisine, mâlûm– iktidarı ele alıyor ve Osmanlı’yı tekrar inşâ ediyor. Hattâ kimilerine göre bu nedenle Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu olarak da görülüyor. Şu anda Türkiye bence böyle bir durumda. Bu açıdan bakıldığı zaman, benim yerel seçimler ardından söylediğim “Yepyeni Türkiye” kavramı –“beklentisi” diyeyim– burada kullanışlı olabilir; fakat bu Fetret Dönemi uzadıkça, olay sâdece ve sâdece, “Muhâlefetin adayı kim olacak? Muhâlefetin ekibi kim olacak? Muhâlefetin sorunlara çözüm önerileri ne olacak?” meselesinin ötesine geçiyor. Geçenlerde yorumlamaya çalıştığım gibi, muhâlefet iktidâra gelirse Türkiye’nin yörüngesi ne olacak? Türkiye, yönünü nereye çevirecek? Türkiye’yi yönetenler, yönetecek olanlar, gelecek olanlar, insanlara, özellikle gençlere, yeni kuşaklara ne söyleyecekler? Ne söyleyebilirler? Ya da şu günden baktığımızda ne söylediklerini görüyoruz ve ileriye yönelik olarak ne diyebilecekleri hakkında kafamızda neler şekilleniyor? O anlamıyla bakıldığı zaman, şu anda Türkiye’de bir Fetret Dönemi var, bana göre bayağı bir zamandır sürüyor bu. Erdoğan iktidarda; ama iktidarda olması, onun çok iktidarlı, güçlü olduğu anlamına gelmiyor ve işin acısı, Erdoğan’ın zayıflaması aynı zamanda Türkiye’yi de zayıflatıyor. Buradan şu sonucu çıkarmanızı istemem: Türkiye’nin güçlenmesi için Erdoğan’ın güçlenmesi gerekiyor değil; ama Türkiye güçlüyken Erdoğan da güçlüydü, şimdi Erdoğan güç kaybettikçe Türkiye’den de güç kaybettiriyor — böyle bir garip ilişki var Erdoğan’la Türkiye arasında. Bu anlamda bakıldığında, “Beni eleştiren aslında Türkiye’yi eleştiriyor” demiş olması çok da yadırgatıcı değil; çünkü Türkiye’yi kendi başına; yani kendi başına derken tabii ki orada tek başına Erdoğan değil, bir iktidar koalisyonu söz konusu muhakkak; ama Erdoğan bunun öne çıkan belki de yegâne ismi, Bahçeli’nin bir anlamda önemi var, ama bütün iktidar kombinasyonu Erdoğan üzerinden kendini gösteriyor. Tek adam rejimi değil belki; bir ittifak, bir koalisyon, ama herkes, koalisyonun tüm parçaları Erdoğan’ın tek adammış gibi yapmasına çok da fazla îtiraz etmiyorlar. Ve öyle de ilginç bir durum oluyor ki, bana göre, Erdoğan bu durumun çıkmaz bir yol olduğu düşüncesine kapılıp bir çıkış aramaya kalktığında –ki yerel seçimlerin hemen ardından bence bunu dener gibi yaptı–, hemen onlar –kim ise onlar; yani koalisyonun diğer ortakları– onu tekrar aşağıya çekiyorlar. Yani kafasını girdiği sığınaktan ya da siperden yukarıya çıkartmaya çalıştığında aşağı indiriyorlar. Burada, Türkiye’nin kaderi çok ciddî bir şekilde Erdoğan’la berâber, Erdoğan’a endekslenmiş durumda. Dolayısıyla Türkiye’nin bu Fetret Devri’ni aşabilmesi için Erdoğan iktidârına alternatif üretme iddiasındaki güçlerin, Erdoğan’a alternatif üretmek değil, Türkiye’ye bir gelecek üretmeleri gerekiyor. Şu hâliyle bakıldığı zaman, açıkçası –çok kızanlar olacaktır eminim, ama şu hâliyle–, şu performansa bakıldığında, Erdoğan seçimi kaybetse bile, Türkiye’nin Fetret Devri’nin daha uzun bir müddet sürme ihtimâli olduğu kanısındayım. Bir restorasyona girişilecek muhakkak; fakat şu duruşla, şu dile getirilenlerle, şu vizyonla –ya da vizyonsuzlukla– Türkiye’nin yeniden ayağa kalkmasının epey bir uzağındayız. 

Bir diğer noktaya tekrar gelecek olursak: “Canavarların Zamanı” meselesini hiç yabana atmamak lâzım; bunun her türlü kötülüğün yaşanabileceği bir Fetret Devri olduğunu hiç yabana atmamak lâzım; zâten birçok insan bunu çeşitli vesîlelerle dile getiriyor. Muhâlefet partileri, özellikle seçim güvenliği bağlamında bunu zikrediyorlar. Erdoğan’ın Yunanistan’la olan çekişmeyi tırmandırması ya da Suriye’ye operasyon konusunda sürekli bir vurguda bulunması, her an olabilirmiş havasını yaratması, bütün bunların hepsi, bunların ayrı birer işâreti; yani yeniden Türkiye’yi bir beka meselesi üzerinden bir seçime sokmak. Ama sâdece bununla sınırlı olmayacaktır; çünkü yirmi yıldır süren bir iktidar söz konusu, 20 yıl çok ciddî bir süre. Atatürk’ün 15 sene fiilen ülkenin başında olduğunu düşünürsek, 20 yıl da Erdoğan yönetiminde geçti; Erdoğan bu 20 yılı çok daha fazla uzatmak için her türlü şeyi yapacaktır, yapmak isteyecektir. Burada işte, muhâlefetin ve bu devrin artık sona ermesini, Fetret Devri’nin artık sona ermesini isteyen güçlerin, sâdece Erdoğan’ın yapacaklarını engelleme değil; ya da ön alma değil –tabii ki o da var ama– esas olarak, Türkiye’de toplumun tümünü bir şekilde heyecanlandıracak bir gelecek perspektifini, yepyeni bir Türkiye perspektifini sunabilmeleri gerekiyor; aksi takdirde Türkiye’nin bu Fetret Devri daha uzun bir müddet sürecek ve muhtemelen buradan çıkış için hiç de câzip olacağını tahmin etmediğim –tabii bu, Erdoğan sonrasını tahmin etmek ve daha sonrasını tahmin etmek olacak, ama bu konudaki kaygımı özellikle belirtmek isterim–, eğer Erdoğan’ı muhâlefet yener ve Türkiye’nin yeniden ayağa kalkmasını, yeniden güçlü bir ülke olmasını sağlama konusunda bâriz –şu ya da bu nedenle– bâriz beceriksizlikler yaşarsa, Türkiye’nin bir sonraki dönemi çok daha kötü bir dönem olacaktır. Ve çok daha sert, popülist, özellikle sağdan çıkma, sert, popülist birtakım isimlerle Türkiye bambaşka kötü mâcerâlara sürüklenebilir. Umarım bu Fetret Devri’ni bir an önce Türkiye, rahat bir şekilde, kendine güvenli bir şekilde atlatır. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus