Gomaşinen (97): Tanımaktan mutlu olduğum iki sufi: Bülent Rauf ve Tosun Bayrak

Ruşen Çakır, Gomaşinen’in 97. bölümünde Bülent Rauf ve Tosun Bayrak ile sufiliği anlatıyor.

Spotfy’dan dinlemek için:

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler. “Gomaşinen”in 97. bölümünde iki tasavvuf ehli insanı anlatacağım. İkisiyle de ayrı ayrı tanışma imkânı buldum ve tanışmış olmaktan çok mutlu olduğum iki mürşit diyelim. Birisi Muhyiddin İbn-i Arabî ekolünden; bir diğeri Cerrâhî ekolünden. Birisiyle İstanbul’da tanıştım; bir diğeriyle Amerika Birleşik Devletleri’nde tanıştım. İkisinin de öyküsü birbirinden çarpıcı. Tabii ki bunları şu anda anlatmamın nedeni; dün cenâzesi kaldırılan Nakşibendî şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu. Onu hayâtımda bir kere uzaktan görmüştüm. Kendisiyle konuşma imkânım olmadı. Yani konuşmak istedim; onun tarîkatından, cemaatinden birtakım yetkililerle konuşabildim; ama kendisine ulaşmama izin verilmedi.

Ama ben bu bahsettiğim iki kişiyle, ayrı ayrı, birisiyle gazeteci kimliğimle tanıştım; birisiyle de sıradan bir genç olarak tanıştım. Önce onunla başlayayım. Sıradan bir genç olmanın ötesinde, Ali Hikmet Çakır’ın oğlu olarak tanıştım. Zîra İngiltere’de kendisine yakın öğrencilerinin olduğu bir çevreyi yöneten Bülent Rauf Bey, babamın arkadaşıydı. İngiltere’de yaşıyordu. Babam onun Türkiye’deki birtakım emlâklarını kontrol ediyordu. Türkiye’ye geldiğinde babamla birtakım hesap kitap işleri yapıyorlardı ve sonra Türkiye’nin değişik yerlerine, yanında –“müritleri” diyeceğim, o sevmiyordu bu tâbiri ama– öğrencileri demeyi tercih ediyordu, onlarla İstanbul’u, Edirne’yi, İslâm medeniyeti anlamında önemli olan yerleri geziyorlar, bir de Bodrum’da tatil yapıyorlar, sonra da dönüyorlardı. Ben kendisiyle 1987 yılında geldiğinde tanıştım. O târihte bizim, İstanbul’da, Tarabya’da çok büyük bir evimiz vardı. Maalesef sonra satmak zorunda kaldık. Orada Bülent Bey’i misâfir ettik. Kendisi de kabul etti ve gerçekten bizi şereflendirdi. Çok kibar birisiydi. O târihte… bakıyorum şimdi: 1911 doğumlu olduğuna göre 76 yaşındaymış; ama dinçti. Bastonla yürüyordu; ama dinçti. Yanında hepsi Birleşik Krallık vatandaşı olan –hepsi İngiliz olmayabilir; İskoç, İrlandalı da olabilir– kadınlar ve erkekler vardı. Kadınlar tesettürlüydü ve çok saygı gösteriyorlardı Bülent Bey’e. Bülent Bey geldiğinde ben gazeteciliğe yeni başlamıştım. Yani bir ya da bir buçuk yıl olmuştu. İslâmî hareketler üzerine de çalışıyordum ve tabii ki tarîkatlar üzerine de çalışıyordum. Ama bu kişi, Bülent Rauf bambaşka birisiydi. Benim Türkiye’de gördüklerimle kıyaslanacak birisi değildi. Şimdi bir bakıyorsunuz hayâtına: İstanbul doğumlu, evinde eğitiliyor ve soylu bir âile. Bir tarafıyla Osmanlı, bir tarafıyla Mısır saltanatlarıyla irtibâtı olan birisi. Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca ve Almanca öğreniyor küçük yaştan îtibâren. Sonra Robert Kolej’de okumuş, ardından Amerika Birleşik Devletleri’nde Cornell Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı, daha sonra Yale’de arkeoloji eğitimi almış. Yani çok ilginç bir entelektüel kişiliği var. 1945 yılında, yani 34 yaşında Mısır’ın son kralı Faruk’un kızkardeşi Faiza’yla evlenmiş ve Mısır’da yaşamış. Böyle renkli bir kişilik. Daha sonra Şerif Hoca’yla, Şerif Mardin’le tanıştığımda –ki Şerif Hoca’nın da âilesi İstanbul’un bayağı önemli ailelerinden, Osmanlı’da etkili olmuş bir âile– Bülent Rauf’la gençlikte çok iyi arkadaş olduklarını ve berâber hovardalık yaptıklarını anlatmıştı. Öyle bir hayattan geçen birisi. Daha sonra kendisi doğrudan tasavvufa giriyor; diğeri de Türkiye’de dînî hareketleri, tasavvuf da dâhil olmak üzere inceleyen Türkiye’nin en önemli sosyal bilimcilerinden birisi oldu. 1966’da İngiltere’ye yerleşmiş Bülent Bey. Yani 55 yaşında ve orada Muhyiddin İbn-i Arabî öğretisi üzerine konferanslar veriyor, yayınlar çıkartıyor ve daha sonra bu İbn-i Arabî Cemiyeti (Muhyiddin Ibn Arabi Society) olarak varlığını sürdürüyor. Bildiğim kadarıyla hâlâ sürüyor.

Bülent Bey’le ilgili en iyi hatırladığım şeylerden birisi; bir gün rahmetli anneme demişti ki: “Nermin Hanım, bugün yemeği ben yapıyorum” ve öğrencilerine birtakım tâlîmatlar verdi. Onları alışverişe yolladı ve Bülent Bey bize, öğrencilerine, kendisine ve bizim âilenin tamâmına –büyük bir masamız vardı–, orada enfes bir ziyâfet çekmişti. Şimdi söyleyeceğim, gülebilirsiniz: Ama hayâtımda enginarı ilk kez orada yemiştim, Bülent Bey sâyesinde yemiştim ve o zamandan beri de en sevdiğim, favori yemeklerimden birisi olmuştur. Sonra baktım ki Bülent Bey zâten aşçılığıyla da ünlüymüş. Bu konuda bayağı dünya çapında birisiymiş. Onu da öğrendim; ama biz tabii o târihte bilmiyorduk. Hattâ annem birazcık şey yapmıştı, “Ya şimdi, yaşlı adam. Ne anlar, nasıl yapar?” filan diye sürekli yardım etmeye kalkmıştı. Ama onu kibar bir şekilde –çok kibar birisiydi Allah için– yollamıştı ve orada bize mükellef bir yemek sunmuşlardı. Ne acı ki Türkiye’den döndükten sonra, o son ziyâretten kısa bir süre sonra hayâtını İngiltere’de kaybediyor ve okuduklarımdan anlıyorum ki öleceğini anlıyor ve ona göre birtakım hazırlıklar yapıyor, böyle gidiyor. Çok düzgün birisiydi. Yani çok az gördüm; ama görüp de etkilenmemek mümkün değildi. O yanındaki İngiliz, İskoç, İrlandalı insanların da ondan nasıl etkilenmiş olabileceklerini çok iyi anlayabiliyorum. Tabii Türkiye’de tarîkatlar üzerine çok çalıştım. Bâzı tarîkat yöneticileriyle tanıştım, sohbet etme imkânım oldu, ziyâret etme imkânım oldu. Bülent Rauf apayrı bir yerdeydi.

Bir başkası da Tosun Bayrak. Bâzı yerlerde Bayraktaroğlu diye de geçiyor. Tosun Baba da diyorlardı. Tosun Bey’i nasıl bulmuştum? Şimdi tam emin değilim; ama birisinin tavsiyesiyle bulmuştum. 1995 yılında Milliyet gazetesinde çalışırken, Ufuk Güldemir beni Amerika Birleşik Devletleri’ne yollamıştı. Daha önce “Gomaşinen”lerde anlatmıştım. Erbakan gitmişti, beni ardından yolladı. Erbakan’ın görüştüğü kişilerle görüştüm ve bir yazı dizisi yaptım. O yazı dizisinin içerisinde, Amerika’da İslâm ve Amerika’daki İslâmî hareketlerden de bahsettim; sâdece Erbakan’dan bahsetmedim. New York eyâletine bağlı Spring Valley kasabasında Tosun Bey’le tanıştım. Önceden kendisine ulaşmıştım, randevulaşmıştık ve gümbür gümbür birisiyle karşılaştım. Bülent Bey ondan daha yaşlıydı tanıştığımda; Tosun Baba biraz daha gençti, Bülent Bey’e göre. Uzun boylu, çok karizmatik birisiydi. Onun da hayâtı, aslında baktığımız zaman, Bülent Rauf’la çok benzer. Meselâ o da Robert Kolej’de eğitim görmüş, sanat konusunda uzman, Columbia Üniversitesi’nde sanat târihi dersleri vermiş. Bir şey bulmuştum, Talat Halman’ın Nisan 1971’de Milliyet’te yayınlanan, “Amerika’da herkesi şaşırtan bir Türk var” başlıklı yazı dizisini bulmuştum. Orada Tosun Bayrak’ın yaptıklarını anlatıyor. Meselâ “Şok Sanatı” diye bir akım başlatmış Tosun Bey o sırada. Şöyle diyor yazıda: Alıştığımız gerçekleri allak bullak eden, insanları ve hayvanları çırılçıplak ve en çirkin görüntüleriyle gözler önüne seren; kanla, pislikle sarmaş dolaş olarak seyircilerini ürkütmeye, iğrendirmeye çalışan birisi” diyor. Böyle birisiymiş. Vietnam Savaşı’na karşı mücâdelede de yer almış. Sürrealist, mistik, böyle ilginç birisiymiş. Daha sonra İstanbul’da ünlü Cerrahî şeyhi Muzaffer Ozak’la tanışıyor –sahaftı kendisi, bilenler bilir–, onun etkisi altına giriyor ve Cerrahîliği benimsiyor. Bana onu şöyle anlatmıştı: “Girdim salona. Muzaffer Efendi bir şeyler anlatıyor. Beni gördü. Ben çok şaşkınım ve ürkmüş bir durumdayım. Beni gördü…” –Tabii meâlen anlatıyorum– “ ‘Orada bir genç var, kapının yanında. Tir tir titriyor’ dedi ve sarığını –ya da şapkasını, artık kafasındaki şeyi– çıkartıp bana fırlattı ve ben o andan îtibâren artık onunla birlikte, onun çevresine girdim” diye anlatmıştı. Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde bir grup arkadaşıyla berâber üniversitelerde, mistisizm, Cerrahîlik vs. anlatıyor ve sonra da Muzaffer Ozak tarafından Amerika’daki vekil olarak tâyin ediliyor –ya da halife, artık ne derseniz– ve orada çalışmaya başlıyor. Muzaffer Ozak ona demiş ki: “Mutfak açacaksın, kadınlara ve azınlıklara hürmet göstereceksin” diyerek ona vermiş ve “Uzun bir süre…” diyor, “1981 yılına kadar yemek pişirip sabrettim, sabrettim, sonra bir cemaat oluşmaya başladı” diyor. Cumartesi günleri toplanıyorlardı ve ben de bir cumartesi günü gitmiştim. Kadın, erkek, çoluk çocuk ve çoğu da Amerikan vatandaşı. Yani Türk olarak çok az insan vardı. Çoğu Amerikalı, Cerrahîliği benimsemiş insanlardı. Orada işte zikir yapıyorlar, ondan sonra yemek yiyorlar ve fosur fosur sigara içiyorlardı; başta Tosun Bey olmak üzere. Hattâ benim o yazı dizisinde başlığım, “Müridinin sigarasını yakan Cerrahî şeyhi” idi. Çok ilginç birisiydi, böyle çok heyecanlı birisiydi. Gümbür gümbürdü. Böyle coşkuyla konuşuyordu; “Mizahsız tasavvuf olmaz” diyordu, “İnsanları eğlendirmek de lâzım” diyordu. Çok değişik birisiydi o da. Benim kendisiyle yaptığım görüşmem 1995, onun hayâtını kaybetmesi de: 92 yaşında hayâtını kaybetmiş, 1926 doğumlu. Yani 1926 doğumlu olup, 2018’de 92 yaşında hayâtını kaybettiğine göre; ben kendisini gördükten 13 yıl sonra. Orada da defnedildi. O da bambaşka birisiydi.

Şimdi bunlar, tasavvuf ehli olan insanlar. Birisi İngiltere’de; birisi Amerika Birleşik Devletleri’nde faaliyet yapan diyelim. Ama onların her ikisinin de en dikkat çeken yönü, çok güçlü bir background’a sâhip olmaları, geçmişe, eğitime sâhip olmaları, üst sınıflardan olmaları ya da üst-orta sınıftan olmaları diyelim –ki Bülent Rauf bayağı aristokrat bir âileden–, birçok dili biliyorlar, Batı ülkelerinde eğitim görmüşler; aynı zamanda, eğitim görmenin dışında makaleler yazmışlar ve ders vermişler, hocalık yapmışlar. Meselâ Tosun Baba’nın Columbia Üniversitesi’nde hocalık yapması başlı başına, Bülent Rauf’un Yale’de, Cornell’de eğitim görmüş olması, bunlar bambaşka şeyler ve orada tabii çok daha câzip bir alanla karşı karşıya kalıyorsunuz. Özellikle şahsen, çok daha fazla bana hitap eden insanlardı. Çok güzel sohbetler ettik ve her anlamda çok memnun kaldık. Tanışmış olmaktan memnun kaldık.

Şimdi Türkiye’deki tarîkatlara filan bakıldığı zaman, bunlar kıyas kabul etmez şeyler. Yani bambaşka iki ayrı dünya. Ama hele şeyi düşünün: Bülent Rauf, İbn-i Arabî ve Türkiye’deki Nakşibendîlik aynı yerlerden besleniyorlar; ama apayrı görüntüler var. Kılık kıyâfetten konuşmaya, birtakım davranış kalıplarına kadar tamâmen birbirinden farklı iki ayrı dünya. Belki karşılaşmışlardır, bilmiyorum. Sanmıyorum; ama belli de olmaz. Diyelim ki Bülent Rauf ve Mahmut Hoca hayatta karşılaştılar, konuşacakları çok şeyler vardır; belki de olmuştur. Ama bambaşka tarzlar olduğu muhakkak. Birisi alabildiğine siyâsetin içerisinde, ekonomik faaliyetler çok güçlü ve çok sayıda insan var tabii. Yani Türkiye’de, meselâ İsmailağa Cemaati ya da İskenderpaşa Cemaati gibi yerlerde çok insan var, meraklısı da çok. Ama bu benim anlattığım kişilerin etrafında az sayıda insan var, elitist yerler. Elitist olmaları –evet, gerçek kavram “elitist”– hiç de kötü bir şey değil açıkçası. Öteki tarafa baktığınız zaman, çok uhrevî olduğu söylenen –tasavvuf çünkü uhrevîdir esas olarak–; ama alabildiğine dünyevîliğin içerisine boğulmuş tarîkatlar, tasavvuflar ve tarîkat şeyhleri varken; diğer yanda maddî koşullar olarak çok elverişli bir zemine sâhip olan müritler ve mürşitlerin olduğu bir ortamda, bir bakıyorsunuz kendilerini bu dünyadan olabildiğince soyutlamaya çalışıyorlar. Ya da şöyle söyleyelim: Bir Bülent Rauf’un ya da bir Tosun Bayrak’ın, tarîkat olayına yönelmeden hayatlarını sürdürmeleri çok mümkün, çok kolay. Hattâ daha kolay olabilirmiş. Bir şekilde bir serüven yaşamışlar ve buraya yönelmişler. Burada kendi arayışlarının çıkarın önüne geçtiği kanısındayım. Bu demek değil ki Türkiye’deki diğer tarîkatların yöneticileri de çıkar peşinde. Değil. Muhtemelen değildir. Ama belli bir yerden sonra, bu tür büyük yapılar oluşturmaya başladığınız ândan îtibâren, o çıkar ağlarının içerisine giriyorsunuz, devletle ilişkiniz oluyor, al-ver ilişkisi oluyor, kimi zaman siz çok alıyorsunuz, kimi zaman devlet sizden çok alıyor. İçinize devletin ya da başka devletlerin unsurlarını yerleştirmeye çalışıyorlar. Çünkü belli bir güce sâhip oluyorsunuz ve herkes sizden bir şekilde istifâde etmeye çalışıyor vs.. Ama öteki türlü, kendi hâlinde bir grup insanın berâber zikir yaptığı, berâber kitap okuduğu yerlere, çok böyle bir devlet ilgisi, siyâsetçi ya da gizli servis ilgisi filan pek olmuyor. Onlar kendi başlarına kendi arayışlarını yapabiliyorlar. Ama hareketler büyüyünce, tarîkatlar, cemaatler büyüyünce, dünya işleriyle fazla haşır neşir olmaya başlayınca, o zaman işin içerisine çok şey giriyor. Sonuçta Türkiye’de tarîkatlar, şeyhler dediğiniz zaman, sâdece onlara bakmıyorsunuz. Aynı zamanda tüm Türkiye’ye bakıyorsunuz. Ama bu verdiğim iki örnek de bambaşka. İşte, “İbn-i Arabî kimdir? Tasavvuf nedir? Zikir nedir?” gibi çok basit soruları tartışabileceğiniz, gözlemleyebileceğiniz yapılar karşımıza çıkıyor.

Evet, çok uzatmayayım. Bülent Rauf ve Tosun Bayrak’a tekrar rahmet diliyorum. Gerçekten çok ilginç insanlardı. Çok değerli insanlardı. Muhakkak onlara yönelik birtakım eleştirileri olanlar olabilir. Ama ben gördüğüm kadarıyla, onlarla sıfır sorunlu, çok mutlu sohbetler yaptım ve hep onları hayırla anıyorum. Anmaya da devam edeceğim, ömrüm yettiği müddetçe. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus