Erdoğan mı sistemi fethetti, sistem mi Erdoğan’ı?

Ruşen Çakır, “Erdoğan mı sistemi fethetti, sistem mi Erdoğan’ı?” sorusuna yanıt aradı.

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi bayramlar. Bu yayının başlığı, uzun zamandan beri kafamı karıştıran bir soru: “Erdoğan mı sistemi fethetti, yoksa sistem mi Erdoğan’ı?” Sistem derken tabii ki başkanlık sistemi gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Daha çok, eskiden söylenen tâbirle, “müesses nizam” ya da İngilizce tâbiriyle “establishment”, yani kurulu bir düzen. Her ülkenin iyi kötü bir kurulu düzeni var ve bunlar genellikle yıllarca süren düzenler. Bâzen aktörler değişiyor, bâzen ilkeler değişiyor, bâzen resmî ideolojide birtakım değişiklikler oluyor; ama sistem aynı şekilde devam ediyor. Burada da temel husus bir koalisyon ve bu koalisyonun içerisinde birtakım egemen güçler var, özellikle de sermâye sâhipleri; aynı zamanda devlet bürokrasisinin, özellikle askerî ve güvenlik bürokrasisinin önde gelen isimleri ve tabii ki bunların birtakım yurtdışı bağlantıları. Türkiye Cumhuriyeti târihinde, sistemin büyük ölçüde belli bir düzeyde gittiğini gördük ve bunun ideolojisinin esas olarak Atatürkçülük olduğu söylendi ve AKP iktidârıyla berâber bundan uzaklaşıldığı ve Erdoğan’ın da sistemi ele geçirdiği, değiştirdiği ve devletin sâhibi olduğu iddiası dile getirildi. Bu çok karışık bir konu. Nitekim değişik vesîlelerle, Erdoğan’la devleti birlikte telaffuz ettiğimde, kendini muhâlefette tanımlayan çok kişi, “Erdoğan başka, devlet başka” diye pozisyon aldılar, almaya devam ediyorlar; hâlâ onların kafasında, Erdoğan’la devleti, sistemi ayırma ve sanki 20 yıllık bir parantezmiş gibi görme, sonra kaldığı yerden devam edeceği düşüncesi var. Bu biraz fazla nostaljik ve öfkeyle ilgili bir şey; Erdoğan’a tahammül edememekle ilgili bir şey. Fakat Erdoğan’ın hayâta geçirdiklerinin, şu anda yaptıklarının, Türkiye’de Cumhuriyet târihinde çok da yabancısı olmadığımız şeyler olduğunu söylemek lâzım. Özellikle askerî darbeler sonrası Türkiye’nin yönetim şekilleri, diktatörlüğün sınırlarını zorlayan, kimi zaman aşan; ama çok hafifletirsek, otoriter olarak tanımlayabileceğimiz anları hatırlatıyor Erdoğan’ın durumu. 

Açıkçası bu yayını daha önce yapmayı çok düşündüm; hep bir şekilde erteledim ve dünkü Medyascope yazısında da bunu yazmaya niyetlendim. Oturdum, yazmaya başladım; fakat yazamadım. Çünkü çok karışık bir konu. Dolayısıyla bunu böyle sözlü bir şekilde ifâde etmek daha iyi olacak diye düşündüm. Çünkü açık söyleyeyim: Kafam net değil. Yani bu başlığın, başlıktaki sorunun cevâbını biliyorum da onu size anlatacak değilim. Ama bu cevâbı bulmada birtakım ipuçları var bana göre. Onları biraz dile getirmek istiyorum. 

Öncelikle şunu söyleyeyim: Türkiye gibi ülkelerde, özellikle imparatorluk bakiyesi olan ülkelerde, devlet geleneği olan ülkelerde, devleti içeriden fethetme yaklaşımları genellikle hüsranla sonuçlanır ve fethettiğini sananlar, genellikle o devlet tarafından fethedilirler, dönüştürülürler ve onun yeni aktörü olarak kullanılırlar. Hattâ bâzıları bir süre sonra hızlı bir şekilde tasfiye de edilir. Sonuçta çok da fazla bir şey değiştiremediklerini görürler. Birtakım makyaj tâzelemeler belki olur; ama esas olan, devletin her şeyden önce geldiğidir — tabii ki özellikle de toplumdan önce geldiğidir. Devletin bekasının toplumun bekasından önce geldiği perspektifi her zaman için hâkim olur. Erdoğan iktidârı hep böyle miydi? AKP iktidârı hep böyle miydi? Bir kere, beklenti, böyle olmayacağıydı, olamayacağıydı. Zâten Erdoğan’ın ya da AKP’nin hükûmet olmasına rağmen devlet olamayacağı hep vurgulandı. Hükûmet ayrı, devlet ayrı çünkü. Artık hükûmet sistemi de yok Türkiye’de, mâlum. Ama AKP’nin ilk yıllarında vardı. Erdoğan’ın bunu yapamayacağı söylendi ve burada da, Ahmet Necdet Sezer’in ilk yıllarda cumhurbaşkanı olmasıyla, bu bir şekilde kontrol ediliyor gibi gözüktü — onun vetolarıyla vs.. Daha sonra Ahmet Necdet Sezer’in yerine Abdullah Gül’ün seçilmek istenmesiyle büyük bir direnç yaşandı. Mâlûm, Genelkurmay web sayfasındaki Yaşar Büyükanıt’ın e-muhtırası oldu; ama buna rağmen ülke önce erken seçime götürüldü, sonra da Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçildi ve büyük bir kırılma yaşandı. O andan îtibâren artık AKP ile devlet arasında pek bir fark kalmadığı söylendi. Daha sonra yaşanan, Fethullahçılar’la berâber girişilen Ergenekon-Balyoz gibi dâvâlarla birlikte, Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatma girişiminin sonuçlanmaması, daha doğrusu kapatma kararı verilmesine rağmen kapatılmamasıyla işler iyice Erdoğan’ın ve AKP’nin devleti ele geçirdiği, devlet ve hükûmetin aynılaştığı olarak yorumlandı. Böyle gitti ve bu arada da AKP hükûmeti, devletin o âna kadar dokunulmaz olarak gördüğü birçok konuya dokundu. Kürt meselesi başta olmak üzere, Alevîlik konusu –ki o da bir tabuydu Türkiye’de–, Alevîliğe de Romanlar’a da birçok konuda açılım yapma iddiasıyla gitti. Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreci gibi, aslında Türkiye’deki egemen bakış açısının çok da hazzetmediği bir şeye girişti. Kıbrıs’ta çözüme yönelik birtakım adımlar attı. Bütün bunları yaparken, geleneksel devletten belli dirençlerle karşılaştı — devletten ve geleneksel devlet yapısıyla paralel düşünen sivil kesimlerden. Ama Fethullahçılar’ın da yardımıyla bunları büyük ölçüde aştı. Fakat bir yerden sonra işin renginin değişmeye başladığını; o, devleti demokratikleştirme iddiasında olan, “ileri demokrasi” lâfını söyleyen, Kürt sorununda ret ve inkâr politikalarından vazgeçeceğini söyleyen Erdoğan’ın, çok ciddî bir şekilde eski devlet refleksleriyle hareket ettiğini gördük – ki bunun galiba bir mîlâdı Gezi, siyâsî olarak bir diğer mîlâdı da 2015 Haziran seçimleri. AKP’nin tek başına iktidar olmayı kaybettiği seçimler. O anlardan îtibâren bambaşka bir şey gördük ve Erdoğan’ın artık eski devlet alışkanlıklarına sarıldığını, eski devlet söylemini benimsediğini gördük. Bu arada kendi partisi ve çevresinden birçok kişiyi, kademe kademe tasfiye ettiğini gördük. İttifaklarını değiştirdiğini gördük ve zâten MHP ile ittifakı da aslında, Erdoğan’ın fethetmeye çalıştığı iddia edilen sistemle bir ittifak içerisine, koalisyon içerisine girdiğini bize gösterdi.

Şimdi bugünden bakıldığı zaman, bâzı kesimler, bâzı kişiler Erdoğan’ın zâten baştan beri sistemin bir elemanı, aktörü olduğunu söylüyorlar. Böyle ileri sürenler var. Bu bana çok abartılı bir okuma olarak görünüyor. Fakat şunu da özellikle not düşmek lâzım: Erdoğan daha ilk belediye başkanlığı zamânından îtibâren, sistemle çok ciddî bir şekilde mücâdele ederken, sistem de onunla mücâdele etti biliyorsunuz; hapse attı, belediye başkanlığını elinden aldı. Ama meselâ Mehmet Ağar’la arası hep iyiydi ve bu süreç içerisinde, belediye başkanlığında, özellikle çatışma içerisinde olması beklenen iş çevreleriyle arasının iyi olduğunu, yeni yeni ilişkiler kurduğunu gördük. Burada meselâ, şimdi Uber olayında da adı geçen Cüneyt Zapsu çok kritik bir rol oynadı. Birçok kişiyle görüşmeler yaptı ve onlarla da bir temasa geçti. Batı’yla ilişkileri –ABD başta olmak üzere– baştan îtibâren çok ciddîye aldı ve sürekli onlarla irtibatta olmaya çalıştı. Kendisini, Amerikalılar başta olmak üzere, birçok kişi ziyâret etti. O da ABD’ye gittiği zaman, düşünce kuruluşlarında vs. konuşmalar yaptı. Bunu birçok kişi, oyunu kuralına göre oynamak gibi gördü. Bunları takiye olarak yorumladı, aldatıcı olarak gördü. Ama bu ilişkileri bir şekilde kurdu. Bir kısmı sonra dağıldı ama, Erdoğan başından îtibâren hem ulusal hem de uluslararası sistemi bir şekilde ciddîye aldı, önemsedi. Bu önemsemesi, onlarla kayıtsız şartsız bir ilişkiye girdiği anlamına gelmiyor. Bir diğer husus da Fethullahçılar’la kurduğu ittifakı geciktirmiş olması. O yıllar tabii unutuldu gitti ama, Fethullahçılar o süreci çok erken başlatmak istediler. Erdoğan, hem Fethullahçılar’a güvenmediği için, hem de karşılarına alacakları kesimden ürktüğü için orada biraz tutuk davrandı. Ama sistemin önde gelen birtakım unsurlarının –başta asker ve büyük medya olmak üzere–, kendisine cephe alması karşısında, Fethullahçılar’la birlikte savaşmaktan başka bir seçenek kalmadı önünde. Bunu olabildiğince geciktirdiğini ve bu savaşı yürütürken de kendince birtakım tedbirler aldığını düşünüyorum, gözlemledim gazeteci olarak. Meselâ şunu yaptı: Yurtdışına gittiğinde hiçbir zaman Fethullahçılar’ın okullarını vs. ziyâret etmedi ve bu yüzden de Fethullahçılar ona çok kızdı. Garip bir olaydı bu. Hem bir taraftan ittifak yapıyordu, koalisyon yapıyordu ve ölümüne koalisyondu; ama sonra, bir yandan da onlarla bir mesâfeyi hep korumaya çalışıyordu. Nitekim belli bir aşamadan sonra, önce dershâneleri kapatarak Fethullahçılar’a bir savaş açtı. Aslında savaşı ilk açan Fethullahçılar’dı.

Fethullahçılar’la olan ilişkisinin de aslında Erdoğan’ın Türkiye’deki mevcut sistemle ilişkisinde çok etkili olduğu kanısındayım. Fethullahçılar’la birlikteyken sistem karşıtı; Fethullahçılar’la savaşırken de eski sistemin birtakım özelliklerini benimsemiş, eski sistemin bâzı aktörleriyle ittifak yapan bir Erdoğan’la karşılaştık. Çok inişli çıkışlı bir grafik söz konusu. Aynı anda birden fazla, birbiriyle çelişkili pozisyonlar alabildiğini de gördük ve burada, Erdoğan’ın sistemle ilişkisinde, sistemin aktörleri kadar Fethullahçılar’ın da çok önemli bir rolü oldu. Burada tabii Fethullahçılar’ı tek başlarına bir cemaat, bir yapılanma olarak görmek de pek mümkün değil. Çünkü Türkiye gibi bir ülkedeki müesses nizâmı karşısına alabilmesi, ne kadar devlet içerisinde gizlice örgütlenmiş olursa olsun, ne kadar komplolar vs. yapmada mahâretli olursa olsun, tek başına yapılabilecek bir şey değil. Dolayısıyla Fethullahçılar’ın ülke içinde ve ülke dışında destekçileri olduğunu kabul etmemiz lâzım. Nitekim darbe girişiminde yer alan birtakım subayların, tamâmen Fethullahçı süreçlerden geçmiş, daha ilkokuldan, ortaokuldan îtibâren Fethullahçılar tarafından yetiştirilmiş kişiler olmadığını da biliyoruz. Bir şekilde onlarla ittifak yapan kişiler olduğunu biliyoruz. Emniyet teşkilâtında da bu böyle. 

Neyse, Fethullahçılık parantezini kapatıp bakacak olursak… Erdoğan şu anda devletin tamâmını kontrol ediyor mu? Devlet tamâmen Erdoğan mı? Açıkçası bunda birtakım şüphelerim var. Bu şüphelerimi hem Erdoğan’a bakarak; ama esas olarak da Erdoğan’ın karşısındakilere bakarak doğrulamak mümkün. Örneğin Kılıçdaroğlu’nun bürokratlara yönelik çağrılarının, doğrudan devlet içerisinde artık Erdoğan’la birlikte yol almak istemeyen kesimlere olduğunu düşünüyorum ve onların belli bir gücü olduğunu düşünüyorum. Yani kendi hâlinde alt düzey bürokratlara, “Kendinizi ondan kurtarın” çağrısının ötesinde, daha önemli yerlerdeki birtakım isimlere yapılan bir çağrı. Burada ne zamandır söylenegelen kilit soru da şu: “Erdoğan seçim yapmayabilir mi?” diye bir soru var, bir de: “Erdoğan kaybederse seçim sonuçlarını kabul eder mi, iktidârı devreder mi?” sorusu var. Şimdi her iki sorunun da cevâbı aslında bence “Hayır”; ama her iki soruda da sâdece ve sâdece Erdoğan’a bakarak buna cevap veremeyiz. Erdoğan diyelim ki şu ya da bu gerekçeyle seçim yapmak istemiyor. Burada bir yerden güç alabilmesi lâzım. Bâzı kurumların, başta ordu olmak üzere, güvenlik bürokrasisinin ve yüksek yargının, “Tabii, seçimler yapılmayabilir de” demesi lâzım. Tabii uluslararası kamuoyunun da –kamuoyu derken, büyük güçlerin de– bir şekilde sessiz kalması gerekir. Bunun olacağını sanmıyorum. Seçim yapıldıktan sonra, kaybetmesi hâlinde iktidârı devretmeme ihtimâli de yine Erdoğan’ın tek başına yapabileceği bir şey değil. Dünyanın hiçbir yerinde bu işler böyle olmuyor. Bir lider ne kadar otoriter ya da totaliter olursa olsun, birtakım kurallar varsa, her ne kadar kurallar sürekli değişiyor da olsa, ama birtakım kurallar varsa, o kuralları böyle kritik anlarda yok sayamayabiliyor. Onu yok sayabilmesi için, devlette onun yanında birilerinin açık bir şekilde pozisyon alması gerekiyor ve Kılıçdaroğlu’nun da o çağrılarının, esas olarak bu ihtimallerin önünü kesmek için olduğu kanısındayım. Şimdi, baktığım zaman benim gördüğüm: Erdoğan’ın her şeyi kontrol eden, devletin her yerini kontrol eden bir durumda olduğunu sanmıyorum. Bir zamanlar böyle gözükmüş olsa da, hep birtakım ittifaklarla yoluna devam etti ve şu anda var olan ittifakın en güçlü halkasının da Erdoğan olduğu kanısında değilim. Çünkü Erdoğan’ın en büyük gücü kamuoyu desteğinden geliyor. Kamuoyu desteği de –son kamuoyu araştırmalarında görüyoruz– çok ciddî bir şekilde azalmış durumda. Dolayısıyla bir iktidar pazarlığında, Erdoğan’ın masaya sürebileceği çok fazla bir şey yok — 20 yıldır ülkeyi yönetiyor olmanın dışında. Dolayısıyla böyle bir sorunla karşı karşıya. İşte bunu aşmak için, muhâlefetin diğer aktörleri bir şekilde doğrudan ya da dolaylı olarak, Erdoğan’ın ittifak yaptığı kesimlere sesleniyorlar. Sedat Peker’in yaptığı ifşâların da bu bağlamda değerlendirilmesinin daha gerçekçi olduğu kanısındayım. Tabii ki kendisinin bizzat yaşadığı, bildiği, tanık olduğu olaylar var; ama devlet içerisindeki iktidar savaşları, seçim yaklaştıkça daha da şiddetleneceğe benziyor. İktidar savaşı yapan kesimler birbirlerini etkisiz kılmak, tasfiye etmek için ellerinden geleni yapacağa benziyorlar ve Türkiye’de devlet yapılanması, sistemin koalisyon yapılanması, önümüzdeki süreçte yeniden şekillenecek — bu anlaşılıyor. Fakat buradaki sorun şu: Devlet anlayışı değişecek mi? Buna çok fazla emin değilim. Yani tabii ki Türkiye’de kurumlar çok büyük yara aldı; belli bir süre, kurumların yaralarının sarılması, kuvvetler ayrılığı konusunun tekrar ciddîye alınması, mümkünse parlamenter sisteme geçilmesi, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü gibi konularda birtakım adımlar atılacak; ancak bir aşama sonrasında yine aynı devlet geleneği, aynı sistem perspektifi, devleti her şeyin önüne koyan anlayış, pekâlâ kısa bir moladan sonra tekrar gündeme gelebilir. Şu anda o aşamada değiliz. Şu anda o mola olacak mı aşamasındayız ve şu anda herhalde çok ciddî bir şekilde, sistem içerisinde bu ittifakı oluşturan kesimlerin yaptığı birtakım hesaplar, aldıkları birtakım pozisyonlar, kurulan, kurulması düşünülen yeni ittifaklar ve bol sayıda –açık diyemeyeceğim, çok açık olmuyor– gizli görüşmeyle, Türkiye’nin bir yıl sonra nasıl bir Türkiye olacağının hesâbı ve köşe kapmaları yapılıyora benziyor ve burada muhtemelen Erdoğan’ın yeri olmayacak. Ama 20 yıllık iktidârından dolayı hâlâ devletin her kademesinde çok güçlü bağları olduğunu düşündüğümüz için, daha doğrusu bildiğimiz için, Erdoğan’ın oradaki bütün etkisini koparmak, silmek de kolay olmayacak. İşte yeni dönemde, eğer Erdoğan iktidârı kaybederse, iktidâra gelecek olan kişilerin devlette nasıl bir yeniden yapılanma düşündükleri Türkiye’nin geleceğini belirleyecek. Tam anlamıyla sıfırdan yeni bir devlet yapılanması mı? Kadroların büyük bir kısmının tasfiye edilip yerine yenilerinin gelmesi mi? Yoksa daha yumuşak bir geçiş mi? Bütün bunların hepsi önümüzdeki dönemin temel sorunu olacak. Şu hâliyle gördüğüm kadarıyla, başlıktaki soruya gelecek olursak: Erdoğan ve sistemin karşılıklı olarak birbirleriyle bir dönem çatışıp, bir dönem birbirlerine yakınlaştığı; ama yine birbirlerine tam olarak güvenmedikleri bir süreci yaşıyoruz ve bu süreç tamamlanmak üzere. Eski sistemdeki iktidar ortaklarından ne kadarı yeni döneme kalacak ve güçleri ne derece artacak ya da eksilecek? Bütün bunlar Türkiye’nin kaderini belirleyeceğe benziyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus