Kemal Can yazdı: Kavga neyin kavgası?

Kılıçdaroğlu, bir süredir yürüttüğü bireysel kampanyasını giderek sertleştiriyor ya da böyle bir intiba verecek biçimde pozisyonuna -ihtiyari somutlamalara imkan verecek- köşeler ekliyor. Çok parçalı yapısından dolayı “davasız” olması gerektiğine inanılan muhalefet ittifakının içinde, kendisi için -ve kendi üzerinden- bir “dava” tarif etmeye yelteniyor, en azından bu eksiğe (boşluğa) hamle ediyor. Bu boşluktan fayda umanlar veya bu boşluk için hazır alternatifleri olanlar rahatsız ve bunu bir dayatma olarak suçlama eğiliminde. Diğer adayların, “müesses nizamla barışıklığı” ve hafızasızlığı kampanya sihri sayma (saydırma) veya başkaları tarafından iliştirilen kaba ideolojik etiketleri “gururla” taşıma seçenekleri karşısında bir fark gösterebilmek, ancak bir mesele yaratmakla mümkündü. Şimdi sol popülist dilin sloganları, helalleşme iddiası ve hesaplaşma vaadi gibi birlikte kullanılması kolay ama bir arada tutulması zor karma bir söylemle “mesele” kurmayı deniyor. Tuttuğu yol, sürekli doz artırmayı gerektiriyor belki ama Kılıçdaroğlu’nu asıl tetikleyen, kimileri doğrudan kendisine, kimileri tarif etmeyi denediği davaya yönelen -zaman zaman gayri nizami siyaset yöntemlerine başvuran- engelleme girişimleri.

Kılıçdaroğlu, daha önce “Beşli çete bize aracılar gönderiyor” diyerek ifşa ettiği gerilimin giderek sert bir kampanyaya dönüştüğü iddiasını ileri sürüyor. Ya tehdidi büyüterek erken ön kesmek ya da tarif ettiği kavgaya desteği genişletmek istiyor. Birinci tekil olarak dile getirdiği vaatlerin yanına, karşısındakiler listesini ekliyor. Geçtiğimiz gün yaptığı sosyal medya paylaşımı şöyle: “Bir grup konuşmamda söylediğimi yeniden hatırlatma ihtiyacı duydum. Bu sefer daha net söyleyeyim… Son zamanlarda kerameti kendinden menkul bazı kişiler bir anda muhalif yazar oldular. 20 yıllık yandaşlıktan sonra, bir baktık oluvermişler işte. Bunların bazıları köşe yazarı, bazıları araştırmacı formatında önümüze çıkıyorlar; muhalefet nasıl yapılır, kelle koltukta mücadele eden bana öğretmeye kalkıyorlar. Defalarca suikast teşebbüsüne uğramış bana, köşelerinde ders vermeye kalkıyorlar. Şunu çok iyi bilsinler ki biz daha ölmedik. Onların da ne olduğunu gayet iyi biliyoruz. Haksızlıklar karşısında kalemini dahi oynatmayan, televizyonlarda konuşmayan, ‘Alo Holdinglerin’ medyası bana ders vermeyi bıraksın, ateş olsalar cürmü kadar yer yakarlar.”

İki gün önce, Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışını değerlendirdiğimiz Haftaya Bakış’ta Ruşen Çakır, “Kavgası doğru olabilir ama yöntemi yanlış ve işi de zor” dedi. Ruşen’in ağırlıkla kastettiği, medya ile ve medya üzerinden zıtlaşmanın verimli bir üslup olmadığı ve muhalefetin başka iddiaları açısından çelişki yaratabileceği. En azından sağa-sola ayar vererek karizma imal eden Erdoğan’a yakınlaşacak bir “Bay Kemal” imgesinin yadırgatıcı olacağına hiç kuşku yok. Bir siyasi iletişim stratejisi olarak ele alındığında, işin bu tarafının sorun potansiyelinin yüksek olduğu doğru ama meselenin sıkıntılı başka tarafları da var. En baştaki soru; Kılıçdaroğlu’nun tarif ettiği kavgaya gerçekten girip girmediği, çatışmanın derinliği ve tarafların kararlılığı. Çünkü şu sıralar en çok karşılaşılan durum, aslında hiç niyetlenilmeyen ve yapılmamış/yapılmayacak kavgaların, sadece verimli gerekçeler olarak kullanıldığı dava enflasyonu ile mesele sahibi olmanın alabildiğine aşağılandığı derin siyasi içeriksizleşme. Elbette herhangi bir kavganın sorgulama konusu yapılmasının doğal uzantısı, taraflarının hangi genişlikte tarif edildiği olmak zorunda.

“Ya bana katılın ya da önümden çekilin demiştim. Onu da netleştireyim. Kendi yol arkadaşlarıma dedim. 5’li çeteler, bazı sermayedarlar, varlıkçılar, çantacılar bu ülkenin ikinci 100 yılını dizayn etmeye kararlı. Ben ve arkadaşlarım da onlara karşı dimdik durmaya kararlıyız. ‘AK Parti’nin ihalecisi kötü, gelsin bizimkiler’ demeyenler yol arkadaşım olacak. Şimdi bazı sermayedarlar, birtakım medya üzerinden, bazı kurmaylarımın beşli çetelerle görüştüğüne dair haberleri devreye sokacakları bilgisi geliyor. Kimlerin bu operasyonun arkasında olduğunu da biliyorum. Benim böyle kurmaylarım olmaz. Oldurtmam. Benimle olacaklara net söyledim! Bay Kemal’de komisyon olmayacak, ihale olmayacak, haksız zenginleşme olmayacak. Benimle yürüyecek olanlar, bunu bilerek gelsinler.” Son çıkışlarının şiddet dozunu böyle yükselten Kılıçdaroğlu, kavgayı hala hayli dar bir kronolojiye bağlıyor ve sorunlu çevreyi de biraz kısa bir listeye indirgiyor. “Geçen yüzyıllarda kalmış” olduğunu söylediğiniz kavramların dünyasında, bu kavga ve çatışmanın tarafları gayet net aslında.

Kılıçdaroğlu’nun girdiğini söylediği kavganın derinliği ve kapsamı kadar zamanlaması da tartışma konusu yapılabilir elbette. Yöntem tartışmasının, iletişim üslubundan öte ittifak tercihlerine kadar uzanan tarafları olacağı da çok açık. Çünkü her kavganın ittifak zemini, ortakları farklı. Zaten bunu çıkan arızalarla fark ve idrak etmek hiç de uzun zaman almıyor. Bazılarının hiç net cevapları olmayan bütün bu sorulara rağmen, Kılıçdaroğlu çıkışlarının muhalefet ittifakı üzerindeki iğreti örtünün kalkmasına yaradığı anlaşılıyor. Bir süredir ısrarla “Sonrayı sonra konuşacağız” iddialarının sakladığı sert bir mücadelenin sürdüğünü söylüyorum. Bu mücadeleyi ahlaki soyutlama ve siyasi gerçekçilik farkı olarak basitleştirme çabası hayli yaygın. Muhalefet seçmenindeki, Erdoğan’dan kurtulma önceliği ve sonuç alma iştahı, bu yaklaşıma geniş bir alan açıyor. Muhalefet perspektifini, iktidardakileri değiştirmekten öteye gitmeyen bir meselesizlik sınırında tutunca, kendiliğinden gelecek başbakanlığı beklemek, doğal ittifaklar ve fazla bir şeye dokunmadan -hatta tahkim ederek- oluşacak yeni denge tarif etmek daha kolay oluyor. HDP’yi vesile ederek tırmanan tartışmanın da bir kaza veya “yetki aşımına” tepki olmadığı ortada.

Bütün bu karmaşanın neden ortaya çıktığı, zemininde ne olduğu konusundaki belirsizlik halen devam ediyor. Bir kısım insan samimi kafa karışıklıkları yaşarken bir kısım insan ise yenilenmesi gereken hesapları için tarla temizliği peşinde. Muhalefet ittifakının hiç girmemesi gereken bir alana sürüklendiği, ahlaki soyutlamaların siyasi gerçekçiliğe üstün geldiği yorumları yapılıyor. Oysa ortaya çıkan durum, gerçekçilik diye dayatılan soyutlamanın hiç de gerçekçi olmadığını gösteriyor. Aslında hem olan hem de olması gereken konusundaki iddialar ile yaşananlar ve gelecek olan arasında başından itibaren bir açı vardı. Taktik mülahazalarla bu yok farz edildi. Bir şeyin üzerine konuşmamanın yaratabileceği sorunu erteleyeceği veya en azından geriye iteceği beklendi. Elbette öyle olmadı ve ilk andan itibaren bütün aktörler – hiç yapmıyormuş gibi davransalar bile- sonranın hesabını yürütmeye başladılar. Siyasi gerçekçilik iddiası, en kaba siyasi gerçeği görmeyi reddetti. Şimdi “Ne oldu bize böyle” denilen durum, bu zorlamanın kaçınılmaz kırılmasından ibaret. Siyasi alanı genişletmeye girişmenin ahlaki soyutlama veya mükemmeliyetçilik olmadığı da hala tam anlaşılmış değil. Kavgayı alenileştiren Kılıçdaroğlu -kendini tartışmaya açmış olmasına rağmen- dayatma yapmakla suçlanıyor ama ya kapalı kavgayı sürdürenler?

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus