Müge İplikçi ile Sabun Köpüğü (81): Çılgın 20. yüzyıl | Dünyadan bir Jean-Luc Godard geçti

Aslında başlığımız “Çılgın Pierrot” olacaktı. Ve elbette Jean-Luc Godard’a bir selamdı bu. Ancak filmin 1965 yılında çekilmiş olması, dahası 20. yüzyılın kaybettiği noktaları sinik bir biçimde şiirin gücü ile ele vermesi anlamında bizlerle buluşması böyle bir başlığa sevk etti beni. Ve elbette geçtiğimiz günlerde çağın anlam ve anlamsızlığını bizlere gösterip duran- bitip tükenmez bir enerjiyle gösterip duran- Godard’ın kaybına dair de küçük bir anma…

Çılgın Pierrot, ünlü Fransız oyuncu Jean-Paul Belmondo ve Berlin Film Festivali’nde En İyi Oyuncu ödülünü kazanan Anna Karina’nın başrolleri paylaştığı bir filmdi ve çoğu eleştirmen tarafından aşırı politik ve aynı zamanda epey metafor yüklü şiirsel bir yapıt olarak eleştirilmişti. Aslında Godard, bu ikisini (şiirsellik ve özellikle savaş karşıtlığı) birlikte kotarması anlamında dahiliğini ortaya koyan bir yönetmendi ama işin doğrusu, film 20. yüzyılın ikinci yarısının başlarında değil de şimdi çekilseydi ne olurdu sorusunu da sorduran bir içeriğe sahip. O kadar çok edebiyata ve resme gönderme var ki, bu mesajları takip ederek filmin katmanlı yapısını çözmek hayli zaman alabiliyor. Aslında dikkatli bir biçimde bakıldığında 20. yüzyıl düşünürlerinin önde gelenlerinin altını çizip durduğu, bizzat çağımızın karmaşalarının ipuçlarını vermesi anlamında bir başyapıt Çılgın Pierrot. Adının sürekli olarak Ferdinand olduğunu söyleyen bir âşık adamın, aşkı tarafından sürekli Pierrot diye çağrılması, filmin son sahnesinde “bu adam sadece çılgın değil aşk meczubu da” diyebileceğimiz uçlara gitmemize bir önsöz oluşturuyor. Gelin görün ki bu sadece bir aşk filmi değil. Bu yaşadığımız, yaşamakta olduğumuz zamanların çılgınlığı karşısında, aynı zamanda Pierrot’yu o kadar da çılgın görmememize yol açan bir trajikomedi de. Bir yanda, o sırada dünyada cereyan eden tüm savaşlara karşı slogan niteliğindeki sahneler ve sözler eşliğinde insanlık olarak kaybedişimize doğru ilerliyoruz, bir diğer yanda “şiir kaybedenin her şeyi kazandığı bir oyundur” noktasındaki o dile hayran oluyoruz. İşte Godard’ın dili de orada karşımıza çıkıyor zaten: “Yıkıntılardan doğan o şairane dil”.
O görsel şairane dilin içerisinde gezinen bir diğer cümle ise şu, ki aslında hem filmi hem de bizi ve kim kime dum dumalığımızı özetliyor: “Sonuçta tek ilginç olan şey insanların seçtiği yollardır, trajik olansa nereye gittiklerini ve kim olduklarını bildiklerinde bile hala her şeyin büyük bir sır olarak kalışıdır.”

Velhasıl filmin özlü ve derin sözleri filmi anmak için bir nedendi ancak bundan daha da önemlisi Godard’ı kaybetmiş olmamızdı. O bize Fransız Yeni Dalga akımının öncülerinden biri olarak yaşamakta olduklarımızın aynasını tutmuş, belki de insanlık tarihinin 21. yüzyılda mahkûm olacağı saçmalıkları da özetlemişti.

Bu açıdan bakıldığında sanatın gerçeğe dair bir illüzyon olmadığı, aslında gerçeğin tam da sanatın merkezinde ve sanatçının vizyonunda şekillendiğini de düşünebilirdik, düşünebiliriz. Keşke günümüz politikacıları bunu net bir biçimde görebilseler! O zaman temcit pilavı söylemlerine son vermeleri kaçınılmaz olurdu. Olurdu da yaşanan gerçeklerle sahici bir biçimde nasıl yüzleşebilirlerdi sorusu havada kalmaya mahkum… Adına küllerinden doğmak, ya da kurtuluş diyebileceğimiz bir eşikten dünyaya yeniden bakabilmek, biraz da kül olmayı göze almaktan geçiyor.

“Çünkü karanlıkların ortasında sözcüklerin garip bir aydınlatma gücü var. Günlük kullanımdaki anlamlarını yitirseler bile dil saf olanı korumaya devam ediyor” diyor ya Godard bizlere. İşte bu kadar!

Sırası gelmişken burada bir kitabı da analım. Şebnem Soral Tamer “Gece Denizi” adlı kitabında metinler arası bir yolculuğa çıkartıyor bizi. Mitolojiye ve Anadolu söylencelerine gönderme yaptığı Servi’nin öyküsünde, sonlara doğru bir kuştan bahsediyor. Kaknus kuşu Ortadoğu mitolojisinde adı çok geçen bir kuşmuş. En önemli özelliği ise gagasında binlerce delik olmasıymış. Bu delikler sayesinde rüzgar çıktığı zaman gagasından çıkan müzik o kadar etkileyiciymiş ki müziğin kendisini yaratanın o olduğuna inanılırmış. Ömrü de ömürmüş bu kuşun. Öyle böyle değil, bin yıl kadar yaşadığına inanılırmış. Bin yıl yaşadığı için mi bilinmez bilgeliğine bilgelik katmış bir kuşmuş kaknus, öleceği zamanı anlaması da belki de bu yüzdenmiş. O zaman etrafına çalı çırpı toplar ortasına oturur ve sonra hazin bir feryat tuttururmuş. Bu yüzden etrafına bütün hayvanlar toplanır, o zamana kadar huşu ile dinledikleri kuşu bu kez dehşetle izlerlermiş. Son nefesi gelip dayandığında ise telaşla çırpınmaya başlarmış kuş. O esnada kanadından kıvılcımlar çıkar ve üzerine oturduğu çalı çırpıyı tutuşturur ateşe verirmiş. Ve sonra bunlarla birlikte bedeni de yanarmış kaknus kuşunun. Alevler etrafı sarar göğe yükselir, duman dağıldığında ise küllerin arasından yeni yavrusu görünürmüş.

Böyle bir doğuşu istemek için, belki de gerçekten birtakım şeylerin ölmesi gerekiyor. Godard’ın ve onun gibilerin ardından bizlere kalan böyle bir miras işte. “Bizler izinli ölüleriz, ya ağaçlar” diye sorarken o, ağaçların ve ağaçların koruyucu ruhlarının peşi sıra kendimize özgü bir sahicilik arama sevdamızın ruhu da buradan besleniyor sanırım. Kaknus kuşlarını dinlemenin esasında da bu var zaten.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus