Ruşen Çakır’ın izleyicilerle ortak yayını: Gündemi kim belirliyor? Kılıçdaroğlu mu, Erdoğan mı?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 3 Ekim gecesi yayınladığı video mesajda başörtüsü sorununun çözümü için yasal değişiklik teklifinde bulundu.

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise 5 Ekim’de partisinin grup toplantısında Kılıçdaroğlu’nun teklifine karşı anayasa değişikliği çağrısında bulundu.

7 Ekim’de İstanbul’da Cemevleri Temel Atma ve Toplu Açılış Töreni’nde konuşan Erdoğan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın kurulacağını açıkladı.

Erdoğan, “İnanç önderlerinden talep edenlere de bu kurumsal yapı bünyesinde kadro verilecek” dedi.

Prag ziyareti dönüşü aile düzenlemesiyle ilgili konuşan Erdoğan “LGBT’yle birlikte aile yapımızı dejenere etmenin gayreti içerisine girdiler, olması gereken ne ise onu yapacağız” açıklamasını yaptı.

Sosyal medya hesabından açıklama yapan CHP lideri, Erdoğan’ın aile düzenlemesine reddetti, başörtüsü sorununun çözümü için ise ısrarcı oldu. Kılıçdaroğlu, “Bu riski almak zorundayım, başarılı olur muyum bilmiyorum ama deneyeceğim” mesajını paylaştı.

Gündemi kim belirliyor? Kılıçdaroğlu mu, Erdoğan mı?

Ruşen Çakır yorumluyor.

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi hafta sonları. Cumartesi öğle vakti böyle bir yayın yapıyorum; ama bu haftanın gündemi bayağı bir yoğun ve anladığım kadarıyla seçime kadar artık böyle yoğun gündemle gideceğiz. Bu gündemin belirleyicisinin Kemal Kılıçdaroğlu olduğunu görüyoruz. Kimilerine göre hatâ yaptı, kimilerine göre doğru yaptı, kimilerine göre gündemi o belirledi ama sonra Erdoğan ele geçirdi. Farklı görüşler var.

Burada üç konuyu birlikte değerlendirmek istiyorum bugün. Birisi tabiî ki Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı, ardından Erdoğan’ın ona cevap verirken bahsettiği, âile yapısını korumakla ilgili anayasa değişikliği ve hemen belli oldu ki, LGBTİ+ bireylere yönelik birtakım engellemeler getirilmek isteniyor. Nasıl yapacakları belli değil ve bu arada, arada kaynamış gibi olan ama aslında çok da önemli olan Alevîlik meselesi var. Erdoğan’ın çarşamba grup toplantısında Alevîler’e yönelik bir açılım gibi târif ettiği ve dün de taraftarlarının bir devrim gibi tanımladığı, ama Alevîler’in büyük bir çoğunluğunun taleplerinden aslında çok uzak olan, onları bir nevi devlet kontrolü altına almayı hedefleyen yeni bir uygulama. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde oluşturulan yeni bir cemevleri kurumu meselesi var. Bunların hepsini birlikte tartışalım. Bu arada tabiî ki Erdoğan ve Kılıçdaroğlu bunları yaparken, diğer liderler, özellikle muhâlefetteki diğer kişiler ne yaptı? Müdâhil oldular mı olmadılar mı? Gündemin bir yerinde yer alabildiler mi? 

Bu arada unutmadan, aslında Selahattin Demirtaş’ın cezâevinden başlattığı bir tartışma çok önemliydi. Mâlûm, Mersin’deki polisevine yönelik PKK saldırısının ardından yaptığı açıklama, ona PKK’dan gelen üstü kapalı cevap ve Selahattin Demirtaş’ın ona cevâbı, bir süre sonra da bir tür frene basan açıklaması. Ama o biraz karambole geldi — öyle diyelim. Belki kendileri de bunu istiyorlardı. Olayı soğumaya bırakmak istiyorlardı. O şu anda geride kaldı. Şu hâliyle bakıldığında Türkiye’nin gündeminde Kılıçdaroğlu ile Erdoğan arasındaki –nasıl diyelim?– mücâdele, kapışma var. Dün Erdoğan, Prag dönüşü gazetecilerle konuşmasında kendinden çok emin bir şekilde, inisiyatifi ele geçirdiği iddiasıyla birtakım şeyler söyledi. Kılıçdaroğlu’nu küçümseyen birtakım açıklamalarda bulundu. İşte bunların tekrar üzerinden bir geçelim. Şu anda YouTube’da benim ve Medyascope’un kanalında chat bölümlerine sorularınızı, yorumlarınızı, eleştirilerinizi yazabilirsiniz ve oradan başlayarak bir cumartesi öğle vakti, yapabildiğimiz kadar ortak bir tartışmayı yapalım.

Şimdi bugüne kadar bu konuda, özellikle başörtüsü konusunda çok şey söyledim; ama Erdoğan’ın âile düzenlemesi iddiası hakkında çok fazla bir şey konuşmadım. Onunla birazcık başlayayım istiyorum. Şimdi şöyle bir hava, genel bir yaklaşım var — ki muhâlefetin içerisinde çok baskın bu yaklaşım ya da bunu düşünenlerin sesi daha çok çıkıyor: Kılıçdaroğlu başörtüsü meselesini gündeme getirdi, Erdoğan bunu fırsata çevirdi ve başörtüsünün yanına âile düzenlemesi diye hep gönlünde olan bir düzenlemeyi bir anayasa değişikliği olarak piyasaya sürmek istiyor. Burada temel hedefin LGBTİ+ bireyler olduğu, onların yaşam tarzları olduğu Erdoğan tarafından da zâten açıkça söylendi. İşte bu yaklaşıma göre şu olacak: Erdoğan bunu Meclis’e dayatacak, Meclis’teki –kendisinin oyları anayasa değişikliği yapmaya yetmiyor tabiî ki– sağ partilerden, özellikle İYİ Parti’den birazcık oy kopartabilirse bunu referanduma götürecek. Referandumda da ülkenin gündemini tamâmen bununla meşgul edecek. Burada yine o klasik “millî, manevî değerler ve karşıtları” gibi bir yerden, kimlik esaslı bir propaganda üzerinden muhâlefeti köşeye sıkıştıracak ve Erdoğan bir kez daha kazanacak. Böyle basit bir şema çiziliyor. Böyle basit bir öngörü var ve sonuçta Erdoğan’ın bu dile getirdiği âile düzenlemesinin Kılıçdaroğlu sâyesinde olduğu ve bundan Erdoğan’ın, iktidârın kârlı çıkacağı ve başta Kılıçdaroğlu olmak üzere muhâlefetin zararlı çıkacağı şeklinde bir değerlendirme yaygın. Halbuki bugün bu konuda bizim arkadaşımız Edgar Şar’ın yazdığı, “Erdoğan’ın Orban’dan esinlendiği anayasa hamlesi amacına ulaşır mı?” başlıklı çok güzel bir yazı var. Çünkü biliyoruz ki Macaristan’ın otoriter lideri Orban’ın hayâta geçirdiği bir olaydı bu. Ne yapmıştı Orban? O da yine LGBTİ+ bireylerin haklarını kısıtlayıcı, onlar aleyhine bir referandumu, hattâ tam seçim gününe getirdi ve orada da kendi istediği sonucu çıkardı. Seçimi de bayağı farklı bir şekilde kazandı. İkisini birden kazandı. “Erdoğan da böyle bir şey yapmak istiyor, referanduma getirmek istiyor” şeklinde bir yaklaşım var. Edgar’ın yazısında bunu açık ve net bir şekilde görüyoruz — ki bir kere tabiî ülkeler çok farklı; ama diğer yandan Orban’ın bu hamlesi çok da fazla ilgi uyandırmamış. Seçimlere katılım %70 ve üstü olurken, bu oylamaya katılım %45 civarlarında olmuş. Yani zâten Macaristan toplumu da bizim gibi kutuplaşmış bir toplum; ama o yüzden ekstradan bir daha kutuplaşmış değil.

Şimdi bizde ezbere konuşmak çok geçerli, câzip geliyor. Tamam, kutuplaşma var. Erdoğan kutuplaştırmayı tırmandırmak istiyor. Muhâlefet de bunu indirmek istiyor. Erdoğan’ın kutuplaşma konuları da tabiî ki bu dînî konular, âile konuları vs.. Neyi getirse kutuplaşmayı artırır gibi bir yaklaşım var. Burada da tabiî ki Erdoğan’a, birincisi çok fazla güç atfediliyor, ikinci olarak da muhâlefete çok az bir güç atfediliyor, üç: Topluma da çok kolaylıkla yönlendirilebilecek bir insanlar topluluğu muamelesi yapılıyor. Yani Erdoğan, “Eşcinsellere karşı harekete geçiyoruz” diyor ve herkes eşcinsellere karşı harekete geçiyor. “Ayasofya’yı açıyoruz”, herkes onu yapıyor. “İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıyoruz” vs.. Aslında hayâtın gerçekleri hiç de böyle değil. Bu hususta, özellikle âile konusunda yapmayı düşündüğünde Erdoğan’ın başarılı olabilme ihtimâli yok gibi. Zâten o da anladığım kadarıyla bu anayasa değişikliğini yapamayacağını biliyor; fakat anayasa değişikliğini gündeme getirerek buradan kendisinin diğer oylarını artırmak istiyor olabilir. Ama bizde, muhâlefette, şimdiden, daha Erdoğan ağzını açar açmaz, “İşte böyle oldu, şu olacak, anayasa böyle değişecek, bir şekilde bunu yapacak” gibi baştan yenilginin kabullenilmesi tavrı var.

Evet, sorulara bakalım:

Furkan Biçer diyor ki: “Âilemde birçok muhâfazakâr ve başörtülü var. Şu an konuşulan konularla milim ilgilenmiyorlar. Ekonomi tek konu.” Olabilir, ekonomi ana konu olabilir, tek konu olabilir; ama başörtüsü meselesinin aslında sürdüğünü bu tartışmayla da gördük. Ortalık çok kötü karıştı. Türkiye ne zamandır böyle yoğun bir tartışma yaşamıyor ve burada şunu özellikle söylemek istiyorum — bâzı tartışmaların ne kadar hayâtî olduğunu anlamak için benim şöyle bir kıstasım var: En emin olduğunuz tanıdıklarınızla birdenbire farklı düşebiliyorsunuz. Şimdi iktidarda olsun muhâlefette olsun ya da A partisinde olsun B partisinde olsun, kişiler birbirlerini biliyorlar ve birçok konuda –iktidârı değiştirmek ya da Erdoğan’ı bir kere daha seçtirmek filan gibi konularda– benzer düşünüyorlar ve birçok olaya benzer tepki veriyorlar. Ama bâzı olaylar oluyor, meselâ Rusya’nın Ukrayna’ya savaş açması, işgâli meselesinde kısmen bu oldu. Bir baktık, hiç beklemediğimiz insanlar, “Ne var bunda? Rusya da tahrik edildi” diyebildiler ya da hiç beklemediğimiz insanlar, çok ciddî bir şekilde Rusya’nın işgalci politikalarına karşı olabildiler. Çünkü olayın kendisi çok büyük bir olay. Yani kimsenin inkâr edemeyeceği, görüş bildirmekten kaçınamayacağı bir olay. Bu başörtüsü meselesinde de öyle oldu. Kendi kendinize düşünürseniz bence benzer bir şeyi göreceksiniz. Hiç beklemediğiniz tanıdıklarınızla yollarınız ayrıldı; belki hiç sevmediğiniz insanlarla da bu konuda aynı şeyi düşündüğünüzü fark ettiniz. Bu da bence başörtüsü meselesinin çözülmüş görülüp çözülmediğini ve tahminin ötesinde hâlâ önemli olduğunu gösteriyor. 

Yesin Aydemir: “Her şey bir tarafa, Erdoğan’ın elinden geleni ardına koymayacağını kabul ediyor musunuz? İktidarda kalmak adına yani.” Evet. Elinden geleni ardına koymayacaktır; ama elinden de çok şey gelmeyecektir. Bunu özellikle ayırabilmek lâzım. Elinden geleni ardına koymama kararlılığı içerisindeki Erdoğan’ın her şeyi istediği gibi değiştirebileceği sonucunu çıkartmamamız lâzım. Zâten güçlü bir Erdoğan olsa, elinden geleni ardına koymayacak lâfını etmeyiz. Gücü azaldığı için bunu söylüyoruz ve ondan sonra, elinden geleni ardına koymayacaktır dedikten sonra da, “Erdoğan şunu şöyle yapar, şunu şöyle bozar, şurayı şöyle ele geçirir” gibi değerlendirmeler yapıyoruz. Bu da sâhip olmadığı bir gücü Erdoğan’a atfetmek anlamına geliyor. 

Kaya Erdoğan: “Hükûmetin en yakıcı sorunu olan ekonomiden uzaklaşarak gündemi dînî konulara çekmek muhâlefet açısından yanlış değil mi?” Evet, bu çok söylenen bir husus. İlk başta böyle gözüküyor. Ama buradaki mesele şu: Diğer konuları, ekonomi konularını bırakıp sâdece bununla uğraşıyor olsalar haklı olabilirsiniz. Bir diğer sorun da şu: Açık söylemek gerekirse muhâlefet ekonomi konusunda iktidârı çok kötü köşeye sıkıştırıyordu, birdenbire nereden çıktıysa başörtüsü meselesi girdi diye bir olay yok. Muhâlefetin, ekonomi konusunda çok fazla bir şey yaptığı yoktu zâten. Ne yapıyorlardı? “Zâten insanlar ekonomiyi yaşıyorlar, biliyorlar; bu yaşadıklarından sonra iktidâra oy vermezler” gibi bir anlayışla, şu âna kadar götürdüler. Yani bir stratejiyi terk etmiş değiller. Çünkü ortada ekonomiyi temel alan, insanları ekonomi konusunda harekete geçirecek ve iktidârı köşeye sıkıştıracak bir stratejiyi muhâlefet henüz uygulamış değil. Bundan sonra uygular mı o ayrı bir husus. Ama şu âna kadar ekonomi hakkında söyledikleri her şey zâten vatandaşın bildiği şeyler. Yoksulluğun ne kadar arttığı, hayat pahalılığı vs.. 

Pınar Ekitir: “Dün Bekir Ağırdır, muhâlefetin seçimi kaybetmekten çok korktuğunu ve bu aşırı reaksiyonları o yüzden gösterdiğini söyledi. Bu korku anlaşılır bir şey; ama artık Altılı Masa’ya zarar vermeye başladı.” Evet. Bu önemli bir şey. Evet, muhâlefet çok korkuyor seçimi kaybetmekten ve her harekette, muhâlefetin içerisinden gelen ve hoşuna gitmeyen her harekette ya da Erdoğan’ın her hamlesinde, seçimi kaybetme endîşesini dile getiriyor. Evet, bu anlaşılır bir şey; ama zarar vermeye başladı demiş Pınar Hanım. Evet, gerçekten zarar vermeye başladı. Olayları, “Seçimi kaybettirir, seçimi kazandırır” kıskacından çıkartmak yararlı olabilir.

Oya Hanım demiş ki: “Korkmayalım. Birlik olalım. Muhâlefete toptan destek verelim. Bölünmeyelim.” Bunlar muhâlefet için güzel lâflar; ama bölünmemiş olsalar da muhâlefetin birlikte olduklarını görme ihtimâlimiz pek olmuyor. Meselâ bu son olayda da olmadı. Meral Akşener Sözcü gazetesine gidip, “Kapanmış yaralar yerine, kanayan yaralara değinelim” diyerek, Kılıçdaroğlu’nun yanında durmadı meselâ başörtüsü konusunda. Yanında durmadığı gibi karşısında tavır aldı. Meselâ bu örnekte bunu gördük.

Deniz Kalem: “Türkiye’de başörtüsü sorunu göbekten çözüldü mü? Özellikle de özel sektörde.” Şu anda sorun yokmuş gibi gözüküyor. Arada sırada birtakım haberler çıkıyor. Ama bu sorunun bugün çözülmüş gibi görünüyor olması, yarın tekrardan gündeme gelmeyeceği anlamına gelmiyor. İşte Kılıçdaroğlu’nun çıkışının bu açıdan anlamı var. Çünkü Erdoğan, şu an fiilen başörtüsü sorununu çözmüş gözüküyor. Ama herhangi bir yasal düzenlemeye gitmedi — gidemedi ya da gitmedi. Kılıçdaroğlu bu hamleyi yapınca, yasa önerisini getirince, bu sefer anayasa dedi. Anayasa dedi; ama bir yandan da, “Başörtüsü sorunu yok, zâten kalmadı” diyor. Yani Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışıyla dalga geçiyor. “Gerek yok ki zâten” diyor. “Bana pas verdi” filan diyor. Halbuki bir şeylerin tanımlanmasına, garanti altına alınmasına ihtiyaç var. Tabiî ki şu var: Bugün siz bir yasa çıkartırsınız, yarın bir Meclis çoğunluğu yasayı iptal eder, o ayrı. Ama en azından bir yasa olur; birileri bir şey yapacağı zaman, yeni yasa çıkartmak, eskisini iptal etmek zorunda kalırlar. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun yasa önerisinin mantıksız olduğunu açıkçası düşünmüyorum. Yasanın tanımlanması, târifi vs. üzerine birçok şey söylenebilir; ama bu olayın kalıcı bir şekilde çözülmesi adına bir yasal düzenleme olması bence çok anlaşılır bir şey. 

Serap Meci: “Bu seçim iyilerle kötüler arasında. Başörtüsü sorunu kimsenin umurunda değil. milletin tek derdi geçim derdi. Sansür yasası çıktığı gün, bütün muhâlifler toplu karar alsınlar ve asla TV’lere çıkmasınlar.” Yani zâten TV’lere çıkmıyorlar, çıkamıyorlar. Televizyona çok az sayıda çıkıyorlar. Onlara da çıkmayın diyorsunuz. O zaman ne yapacaklar, nasıl yapacaklar? Yani birtakım şeyleri daha serinkanlı düşünmekte yarar var. 

Mustafa Onur demiş ki: “Ben Kılıçdaroğlu’nun yerinde olsam, ‘Madem öyle, yolsuzlukları da araştırılacak’ diye kanun çıkartırım.” Bunu zâten söylüyorlar. Bakın, yolsuzluklar zâten yasak. Onun için bir kanun çıkartmak gerekmiyor. Onun için yapılması gereken, bu konuda bir irâde göstermek ve bu kanunların işletilmesini sağlamak. Arada fark var. Yani bir şeyi başka bir şeyle anlatmaya ya da dengelemeye çalışmanın gereği yok. Yolsuzluklara karşı muhâlefet zâten her vesîleyle birtakım şeyler dile getiriyor. Muhâlefet dışı güçler de dile getiriyor ve orada önemli olan yasaların uygulanabilmesi. 

İsmet demiş ki: “Başörtüsü gündeme gelmemiş; ama LGBT-İ ve Alevî yasası gelmiş olsaydı durum farklı olur muydu?” Evet, ilginç bir soru. O zaman Erdoğan gayet sâkin bir şekilde Türkiye’de gündemde hiçbir şey yokken, âile düzenlemesini ve Alevî meselesini gündeme getirip, bir şeyler yapıyor gibi olurdu ve gündemi belirleyen kişi olurdu. Muhâlefet de Erdoğan’ın bu önerilerine karşı cevap vermeye çalışırdı. Ama şimdi işin rengi büyük ölçüde değişti. Erdoğan, âile yasasını anlatacağı zaman da öncelikle Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı hakkında bir iki cümle kurmak zorunda kalıyor. Çarşamba günkü grup toplantısını hatırlayın; orada ne kadar öfkeliydi. Kılıçdaroğlu’nun samîmîyetini sorguladı, videolar gösterdi vs.. Yani normal şartlarda o başörtüsü meselesine değinmeden, sâdece bu âile ve Alevî meselesine değinecekti herhalde, öyle gözüküyor. Ama Kılıçdaroğlu onun gündemini de değiştirdi. Ben açıkçası öyle düşünüyorum. 

Deniz Kalem diyor ki: “Solun içerisinde zamânında başörtüsü özgürlüğünü savunan nâdir kişilerden biri olarak, soldan başörtüsüyle ilgili gelen tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu sert çıkışlar gelecek için güven vermiyor.” Yıllar önce yasak çıktığı zaman çok daha kötü bir durumdaydı solun buradaki pozisyonu. Şimdi bence daha iyi. En azından şunu gördüler: Başörtüsü yasak olmadığı zaman, sırf bu yüzden ülke batmıyor. En azından öyle basitleştirerek söyleyeyim. Ama hâlâ büyük çoğunluğun ya da sesi daha çok çıkanların, özgürlükçü bir çizgiyi tercih etmediklerini görüyoruz. Her şey bir yana, yani yasak olsun olmasın gibi bir tartışmaya girmeyip, “Bunun ne anlamı var? Meselemiz bu değil” gibi, yani “Kimlik politikalarına takılıp kalmayalım” yaklaşımında bir reddetme, bu konuları dile almayı, dile getirmeyi bile yanlış görme yaklaşımının baskın olduğunu düşünüyorum. Kendini solda görüp, bu konuda daha farklı bir pozisyon aldığınız zaman başınıza çok şey geliyor. Her şeyden önce, sizin solcu olmadığınız, gizli İslâmcı olduğunuz vs. söyleniyor. Olabilir; ama sonuçta sâdece Türkiye’de değil, dünyada da sol değişti, değişmek durumunda. Artık kimlik meselelerine kulağını tıkayan bir sol mümkün değil.

Özcan Çelik diyor ki: “Mevcut yasalara bile uymayan bir iktidar ile herhangi bir konuda yasal zemin aramak ne kadar doğru?” Özcan Bey, zâten anladığım kadarıyla Kılıçdaroğlu da bu teklifi getirdiği zaman, iktidârın buna “evet” diyeceğini ve birlikte yasa çıkaracaklarını filan düşünmemişti. Bunu bir hamle olarak yaptı ve de iktidâra gelirse yapacağı şeyi göstermek için yaptı. Yani bir tür taahhüt gibi görmek lâzım. Yoksa iktidârın muhâlefetle birlikte herhangi bir konuda, hele böyle bir konuda birlikte yasa çıkarması zâten pek olacak gibi bir şey değil. 

Metehan Erdoğan diyor ki: “CHP’nin sağ seçmene hoş görünme çabası varken, sağ partilerin sol seçmene yönelik bir çabasından söz edilebilir mi?” Yok böyle bir şey. Sağcılar bu ülkenin sâhibi olduklarını düşünüyorlar. Sol seçmene yönelik bir çaba filan, böyle bir şey yok. Meselâ Erdoğan, Alevîler’e yönelik hamlesini, hesapta onların gönlünü almak gibi gösterdi; ama tam tersine onlara bir şey vermekten ziyâde, onların kendilerinin inşâ ettiği şeyleri ellerinden alma hamlesi olduğunu Alevîler, en azından büyük bir kısmı ânında gördü. Hoş görünme çabası pek yok. Genellikle şöyle bir şey var: “Biz zâten bu memleketin gerçek sâhipleriyiz. Sizler –sol seçmen vs.– zâten azınlıksınız. Dolayısıyla bizim tepemizi attırmayın” şeklinde yaklaşımlar var. 

Tarık Uçar: “Bu konuları dile getirmeyi reddetmiyorum. Bütüncül yaklaşılmıyor. Eşcinsellerin yaşadığı ciddî sorunların farkında mısınız? Türban meselesinden daha ciddî bir sorun.” Bir sorunu bir diğer sorunla yarıştırmanın çok fazla bir anlamı yok. Eşcinsellerin yaşadığı sorunların tabiî ki farkındayız. Ben şahsen farkındayım. Bunların çözülmesinin tabiî ki önemli olduğunu söylüyorum. Ama bunu söylüyor olmak, başörtüsü sorunundan da bahsetmemek anlamına gelmez. Hepsini birlikte konuşabilmek en doğru olanı. 

Müesser Sabuncuoğlu demiş ki: “Başörtüsü serbestleştikçe bâzı başörtülü kadınların başörtülerini çıkarma eğilimi hızlandı. Yasaklar hep câziptir” demiş. Evet, ilginç bir gözlem. Bunun örnekleri çokça oldu. Zamânında yasak geldiği için korkup başını açan ya da eğitimini sürdürmek için başını açan, peruk takan olduğu gibi; sırf bu yüzden, aslında takıp takmama konusunda çok da fazla hevesli değilken, baskı yüzünden başını örtenler de olmuştu. Şimdiki dönemde, AKP iktidârıyla berâber, başörtüsünün normalleşmesiyle berâber, daha fazla bir görünürlük oldu. O görünürlüğün ardından da başörtüsünden uzaklaşma eğiliminin de çok yaygın olmamakla birlikte var olduğunu biliyoruz. 

Orhan Topraklı: “İslâm coğrafyasında kadınların zorla bir kıyâfete mecbur edildiği ortadayken, neden başörtüsü takmayan kadınların korkularını, kaygılarını dile getirmiyorsunuz? Bunun hiç anlamı yok mu?” Bunun anlamı tabiî ki var ve bunu da dile getiriyoruz. Bu dünkü yayında söylediğim, meselâ İran’da başını açmak isteyen kadınlara destek vererek, Türkiye’de de başörtüsü konusunun serbest bırakılmasını savunmak arasında çok büyük fark yok. Bunlar birbirlerini tekzip eden şeyler değil. 

Murat Aldoğan demiş ki: “Muhâlif seçmenin psikolojisi sizce bu 8 ayı kaldırabilecek mi? Her olayda bu aşırı panikleme havası sizce nasıl giderilebilir?” Evet, çok önemli bir soru. Bunun giderilebilmesinin yolu, Altılı Masa’nın çok ciddî bir şekilde birlik ve berâberlik içerisinde, toplumu ve muhâlefet seçmenini heyecanlandıracak, kararsız seçmenin de ilgisini çekecek birtakım açılımları, birtakım şeyleri birlikte yapabilmesinde. Yani birlikte bir yerlere gitmeleri, birlikte bir konuyla ilgili çok açık ve net, somut çözüm önerileri dile getirmeleri, ekiplerini ortaya çıkarmaları, kimler hangi görevleri üstlenecek vs. gibi, tabiî ki adayın belli olması filan, bütün bunların olması gerekiyor. Şu hâliyle, evet, muhâlefetteki bu psikoloji gerçekten insanların heyecânını öldürüyor ve morallerini bozuyor. 

Serkan Aydıncı — tam bununla ilgili yine: “Kılıçdaroğlu ve Akşener’in bu kadar farklı söylemlerde bulunmaları çok kötü bir muhâlefet algısı yaratıyor bence. Ne düşünüyorsunuz?” Ben de aynısını düşünüyorum. Burada ne yaparsak yapalım, yani “Altılı Masa” filan diyoruz ama, aslında masanın iki önemli partisi ve iki önemli lideri var. Başlarda çok iyi anlaşıyorlar diye bir algı oluşmuştu. Ama sonradan genellikle tartışmalı konular ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu ve Akşener’in, artık bu iki liderin ve dolayısıyla iki partinin, muhâlefetin ana gövdesini oluşturduklarının bilinciyle daha somut, elle tutulur bir şeyler yapması gerekiyor. Şu hâliyle gerçekten birbirlerini tekzip eden açıklamalarla insanların kafası iyice karışıyor ve bu özellikle muhâlefet saflarında çâresizlik ve ümitsizliğin yayılmasına neden oluyor. Tabiî ki ilginç bir şekilde İYİ Parti’nin son dönemde kamuoyu yoklamalarında oylarının eskisi gibi yükselmediği, hattâ düştüğü görüntüsünün de bununla alâkası olduğunu tahmin ediyorum.

“Muhâlefet kazanırsa iktidârı yargılayabilir mi?” Şimdi muhâlefet diye bir kişi, iktidar diye bir kişi yok. Ama muhâlefet iktidâra gelirse, geçmiş iktidârın bâzı uygulamalarını sorumlularıyla birlikte yargıya taşır mı? Kesinlikle taşır, taşıyabilir ve taşıması lâzım. Ama hangi konuyu nasıl yapacaklar, hangi hızda yapacaklar? Bunlar belirsiz ve gerçekten de özellikle kimin aday olacağı konusunda da önemli bir husus ve geçiş sürecinin nasıl olacağı konusunda da önemli bir husus.

Serap Ustaoğlu: “Sağ seçmene yönelik çabalar, seçmenin olduğu yerde kalmasına neden olmuyor mu? Ve sola yaklaşmasına engel olmuyor mu?’’ Değil, yani şöyle değil; sonuçta sağ seçmene yönelik çabalarla siz sağcılaşmıyorsunuz. Sağ seçmenin önündeki, size yaklaşmasına yönelik birtakım bariyerleri kaldırmaya çalışıyorsunuz ve size gelmesini sağlamaya çalışıyorsunuz. Olduğu yerde kalmaları değil; oldukları gibi sizin yanınıza gelmelerini belki sağlamaya çalışıyorsunuz. Buradaki kavramlara dikkat etmemiz lâzım. 

İlhan diyor ki: “Meral Akşener neden ‘Ey erkekler, size ne oluyor? Başörtüsü sorunu bizim sorunumuz. Kapatın çenenizi, haddinizi bilin’ diyemedi?” Evet, iyi bir soru. Yapabilirdi; ama o kapanmış yara olarak gördüğü için genellikle bu olaya girmek istemiyor nedense.

Mehmet Şahin demiş ki: “Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü için teklif vermesi, Erdoğan’a pas değil gol oldu.” Evet, bu benim ilk günden söylediğim ve çok da tepkiye neden olan yaklaşımımın bir benzeri. Ben de sizin gibi düşünüyorum Mehmet Bey.

Erdoğan Dursunoğlu: “Şu hâliyle İYİ Parti’nin Altılı Masa’daki duruşu toplumsal kapsayıcılığı olumsuz etkilemiyor mu?” Henüz o noktada değil bence olay. Ama bir şeyler yapılmazsa –artık 15 günde bir toplanacaklar biliyorsunuz–, yani bu son toplantıda çok da fazla bir şey çıkmadı; ama bir sonraki toplantıda herhalde bunları telâfî etmeye başlarlar diye tahmin ediyorum.

Furkan Biçer: “Sağcılık ne zaman biter bu ülkede?” diyor. Bitmez. Böyle bir şey olmaz. Bitmesin de zâten; ama yani ülkenin kaderinde bu kadar etkili olmayı sürdürüyor olması gerçekten acı bir şey.

Hasan Ali Akyüzüm: “Altılı Masa’nın adayı Kılıçdaroğlu olur ve seçimi kazanamazsa, ülkedeki genel durum ve psikoloji ne olur? Ne düşünüyorsunuz?” Düşünmek bile istemiyorum diyeceğim. Yani Kılıçdaroğlu’nun olup olmayacağını bilmiyorum. Olursa kazanıp kazanmayacağını da bilmiyorum açıkçası. Ama aday olur, bir de üstüne kazanamazsa, artık herhalde Türkiye’de iktidar, Erdoğan her şeyi istediği gibi yapar ve geride kalan insanların da direnecek, ses çıkaracak bir mecalleri ve hayalleri kalmaz. Gençlerden gidebilenler yurtdışına gider vs.. Yani çok kötümser bir senaryo. 

Gabriel Batistuta: “Muhâlefet kaybederse, Sedat Peker’in tehditlerinin, kasetlerinin bir önemi kalır mı?” Yani Sedat Peker’i buraya karıştırmanın çok fazla bir anlamı yok. Muhâlefet zâten kaybederse herhalde Sedat Peker de bir daha kaset filan da yapmaz diye tahmin ediyorum. Gördük ki o da birçok kişiden daha iyi siyâseti okuyabilen birisi.

Mehmet Koç: “Altılı Masa, tam olarak bir koalisyon değilken her konuda ortak bir söylem tutturmalarını beklemek ne kadar doğru?” Evet, doğru söylüyorsunuz Mehmet Bey. Ama yine de böyle kritik anlarda… meselâ bir kere şu muhakkak: Kılıçdaroğlu bu hamleyi yaparken diğer ortaklarına, masadaki diğer partnerlerine bir şey söylememiş. Hattâ kendi partisindeki herkese de söylememişe benziyor. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun çok ciddî bir hatâsı var. Onu özellikle vurgulamak lâzım. Ama bir yerden sonra, bir şeyler geliştikten sonra, en azından bunun ne kadar gündemi belirlediğini görüp, birlikte hareket etme yoluna, benzer şeyler söyleme yoluna giderlerdi. Hâlâ bu konuda muhâlefetin içerisinde, özellikle İYİ Parti ile CHP içerisinde yeterli kanal yok galiba — öyle gözüküyor.

Atilla Tahmaz diyor ki: “İki liderin söylemleri arasında çatışma var gibi göstererek dikkat çekmek istiyor olabilirler mi? Böylece yandaş basın onları eleştirirken aslında seçmenin dikkatini Millet İttifâkı’na daha çok çekiyor olabilirler mi?” Atilla Bey, bunlar hakîkaten çok zor, bu söylediğiniz şeyler. Muhâlefette öyle bir akıl, öyle bir ince görme, işte, “Şöyle yapalım, siz şöyle yapın, biz böyle yapalım. Sonra yandaş basın bizi böyle göstersin” filan… böyle bir şeyler yok. Böyle hesap kitap filan yok. Zâten yandaş basının onları gösteriyor olmasının filan da çok fazla bir anlamı yok. Yani yandaş basına bakarak siyâset yapmanın, seçim kazanmanın anlamı yok. 

Doruk Samuray demiş ki: “Gündemi belirlemek ne kadar önemli? Yani eğer galip geliyorsanız ve sürekli iktidâra puan kaybettiriyorsanız hârika; ama yarattığınız gündem kutuplaşma ve saflaşma yaratıp hükûmetin işine yarıyorsa.” Doğru söylüyorsunuz ve bu anlamda bakıldığı zaman Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışı nereye uyuyor? Burada bir kutuplaşma yok. Tam tersine helâlleşme çabası var. Özeleştiri veriyor ve “Biz zamânında yanlış yapmıştık, gelin bunu birlikte çözelim” diyor. Dolayısıyla buranın bir kutuplaşma yaratma ihtimâli yok. Erdoğan, bunu yine “samîmîyetsiz” vs. diyerek kutuplaşma ortamına çekmek istedi; ama nereye kadar başarılı oldu çok emin değilim. Evet, sırf gündem belirliyorum diye ortalıkta olmak… Meselâ şimdi Zafer Partisi bu anlamda bir örnek. Zafer Partisi, gündem belirleme ihtirâsıyla, özellikle sığınmacılarla ilgili her olayı, her iddiayı, spekülasyonu gündeme taşıyor. Bâzıları ilgi görüyor, bâzıları görmüyor. Bâzıları da tam onların anlattığı gibi çıkmıyor. Burada, evet, dediğiniz gibi orada kutuplaşma yaratıp oyunu öyle artırmayı düşünüyor meselâ o parti. Şimdi öyle de var, bir de Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi var.

“Levent Gültekin’le bu konuyu Medyascope’ta tartışmayı düşünüyor musunuz?” Tabiî ki düşünüyorum. Yani yakalamışım, bırakmam. Konuştuk kendisiyle, hafta başı netleştireceğiz. Herhalde haftaya bir şekilde konuşacağız. Bayağı bir heyecanlı geçeceğe benziyor. Bakalım ne olacak?

Serdar Genç: “Herkes planlamasını seçim gününe odaklamış. Seçimden sonraki güne dâir ben en azından bir planlama göremiyorum. Bu da bir sorun değil mi?” Evet, bu bir sorun ve zâten Altılı Masa da ilk olarak geçiş dönemiyle ilgili yol haritasını çalıştıklarını söyledi. Onlar da bunun farkında herhalde. Onlar da böyle bir şey yapacak gibi gözüküyor.

Recep Karagöz: “Kılıçdaroğlu’nun özelde başörtüsü ve genelde helâlleşme konularında CHP örgütü ne kadar yanında? Sâhada gördüğüm tam bir destek yok.” Zâten Kılıçdaroğlu da bunu söyledi, risk aldığını söyledi. Kendi tabanında da tam bir karşılık bulmama ihtimâli var, kadrolarda da var. Artık bu onların meselesi. Bir de bakacaklar tabiî, bu ne derece karşılık buluyor diye. Ona göre hareket edecekler. Ama bâzı konularda CHP örgütünün Kılıçdaroğlu’nun söylediği noktaya gelmesi kolay olmayabilir.

Yasin Korkmaz: “Türkiye’de herkes, problemleri birileri gelsin ve çözsün derdinde. Bence sorun burada. Toplumun kendi problemlerini öne çıkarıp siyâsîlere dayatması gerekiyor. Tabiî ki gerçek problemleri.” Doğrudur. 

Alex de Souza: “Meral Akşener neden aktif siyâset yapıp gündeme yön veremiyor? Bu negatif havanın kaybolmasına katkı sağlamaz mı?” Sağlar. Bir arayapıyordu. Daha merkezde şeyler söylediği müddetçe bayağı da bir ilgi uyandırıyordu. Şimdi sanki bir ara dönem yaşıyor gibi geliyor bana İYİ Parti. Herhalde bu kabuğunu kıracaktır. Kırmak durumunda olduğunu düşünüyordur. 

Emre Kardeş: “Mahallenin gündemine girmek açısından başarılıydı. Dolayısıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun gündem oluşturabilmesi bir başarıdır” demiş. Eyvallah.

Serap Ustaoğlu: “Ahmet Şık’la konuşmayı düşünüyor musunuz?” diye sormuş. Ahmet’le konuşup duruyoruz. Mesajlaşıyoruz. Farklı düşünüyoruz. O bana kızıyor, ben ona kızıyorum. Ama onunla esas Demirtaş hususunu, Kandil, İmralı meselelerini konuşmayı istedim. Onu daha sonra yapmayı kararlaştırdık. Ne zaman olacağını şu anda bilmiyorum. Ama bu konuda böyle bir birbirimizi anlamama gibi bir şey var, bakalım. Bir yayın yapar mıyız? Yapmayız herhalde bu konuyla ilgili. Levent’le yaparız da, Ahmet’le yapacağımızı sanmıyorum.

Kaya Erdoğan demiş ki: “Siyâsi partilerin muhâlefet edişinin dışında halkın bu kadar zayıf tepki göstermesinin sosyolojik sebebi ne olabilir?” Gerçekten altın soru bu. Şimdi muhâlefetin yeterince muhâlefet yapmaması, etkili muhâlefet yapmaması vs. diyoruz; ama halk, sivil toplum niye bu kadar sessiz sâkin? İşte bu, otoriterlikle alâkalı bir şey. Otoriterliğin Türkiye’de temellerinin târihsel olarak çok güçlü olmasıyla alâkalı bir şey. İnsanların, Fethullahçılar’ın yapıp ettikleriyle, darbe girişimiyle, darbe girişiminden sonra yaşananlarla, olağanüstü hallerle, her şeyle ilgili bir şey ve sonuçta toplumda çok fazla bir dinamizmi, toplumsal muhâlefet dediğimiz şeyi çok fazla göremiyoruz ve siyâsî partiler de, muhâlif siyâsî partiler de onları harekete geçirebilecek hamleleri yapamıyor. Böyle birbirini besleyen bir âtıllık söz konusu.

Özgür Gözübüyük: “Ulusalcılar ya da sağ muhâlefet hiçbir konuda yorum yapmayan, konuşmayan aday istiyor. İdeal aday sağır ve dilsiz mi olmalı?” Hattâ bir de, “gözleri de görmeyen” diyebiliriz. Evet, gerçekten –işte dünkü yayında da bunu söyledim– siyâsetin alanını daraltmamak lâzım. “Erdoğan alanı daralttı, bunu genişletmek lâzım” deniyor. Genişletildiği zaman da bu sefer, “Ya, bu kadarı da fazla!” deniyor ya da “Hiç girmesin. Nasıl olsa insanlar ekonomik koşullar nedeniyle bu işi bırakacak.” Yani bu işi bırakacak dediğim, iktidârı cezalandıracak yaklaşımı var. Onun için, “Aday ne kadar az şey söylerse, o kadar az sorun çıkartır. Yani bir şey söylendiği zaman sorun çıkar” düşüncesi çok baskın. Ondan kaynaklanıyor büyük ölçüde.

“2019’dan sonraki süreç muhâlefet partileri arasındaki görüş ayrılıklarını uzun uzun tartışmak için mâkul zaman dilimiydi. O zaman tartışmalara izin vermeyen liderler, şimdi kendileri topa giriyor.” Evet, güzel bir değerlendirme. O târihlerde, özellikle yerel seçimi kazandıktan sonra bunlar yapılabilseydi, bir şeyler tartışılabilseydi, bir motivasyon yakalanmışken çok daha verimli olabilirdi.

Orhan Topraklı: “Halkın neden sessiz olduğunu anlamak için 30’lar 40’lar Almanya’sına bakabilirsiniz” demiş. Sâdece bu değil. Türkiye’de de bunun çok örneklerini yaşadık zâten.

Bir izleyicimiz demiş ki: “Davutoğlu ve Babacan, anlatmaları gereken şeyleri anlatsalar hem oyları artar hem de AKP’ye büyük bir darbe vurmazlar mı?” Onlar anlatacakları çok şeyleri olmadığını, gizledikleri bir şey olmadığını söylüyorlar. Zâten kendilerinin iktidârın parçası oldukları zamânı başarılı görüyorlar — hem Davutoğlu hem Babacan. Dolayısıyla o iki parti de bu noktada bir yerde tıkandı kaldı ve bir anlamda da muhâlefet cephesini de tıkıyorlar. Ama artık yani, bir şeyler anlatın demenin de anlamı kalmadı. 

“Kılıçdaroğlu’nun esas hatâsı, Altılı Masa’dan bu kadar bağımsız eylemlerde bulunması. Hem Altılı Masa’yı kurup hem de bu kadar tekil davranması çok tehlikeli sanki.” Evet, demin bunu konuştuk. Tehlike olmasa bile sorun çıktığını görüyoruz. Önceden haber verse ya da meselâ diyelim ki sabahleyin İsmail’in programında dedi ki: “Akşam çok önemli bir açıklama yapacağım” dedi. Hepimiz bekledik. Herhalde Altılı Masa’nın diğer üyeleri de beklemiştir. Yani bâri onlara en azından desin ki: “Ben saat 21.00’de yapacağım videoda başörtüsü serbestisine yasal zemin getirilmesi için yasa önerisinde bulunacağım” desin. Demiş midir? Çok emin değilim. Demişse, en azından koordinasyonları bir anlamda önemsiyor demektir.

Evet, yavaş yavaş toparlayalım. 45 dakika oldu. Bakıyorum, atladığım önemli bir şey var mı diye.

“Muhâlefet ekonomi konusunda iknâ edici, kapsayıcı taahhütler ve isimler çıkaramazsa seçimi kaybedecek” demiş Furkan Bey. Evet, yani gerçekten ekonomi konusunda bir şeylerin söylenip, birileriyle onların çözüleceğini inandırıcı bir şekilde anlatabilmesi lâzım. Henüz o noktaya gelebilmiş değil muhâlefet.

Evet, yine acı ama Alevîlik meselesi arada kaynayıp gidiyor. Ama bu olayın çok önemli olduğu kanısındayım. Erdoğan bu son hamlesiyle, kendi hallerinde, kimseden bir şey istemeden, “Gölge etmeyin başka ihsan istemez” gibi bir yaklaşımı benimsemek zorunda kalan Alevîler’e gölge edeceğe benziyor ve burada yeni sorunlar çıkacağa benziyor. Ama nedense toplumda Alevîler’in bir kısmı ve Alevî olmayanlar bu konuya çok fazla ilgiyi göstermiyorlar. Ama Alevîlik gerçekten Türkiye’de çok önemli. Muhâlefet açısından da çok önemli bir topluluk ve şu anda Erdoğan seçime 8 ay kala, Alevîler’i de rahatsız edecek. Yani iddia o ki onların taleplerini yerine getiriyor; ama normal şartlarda tam onları rahatsız edici bir çıkış yaptı. Ama bunun çok fazla konuşulmadığını görüyorum. Bunun da üzücü olduğunu söylemek isterim.

Son bir soru daha: “Kılıçdaroğlu’nun, akşam saatlerinde sosyal medyadan video paylaşması etkili oluyor mu? Sizce diğer muhâlif liderler de çekmeli mi?” Yani her video bu kadar etkili olmayabilir. Ne dediğiniz önemli. Sırf yapmış olmak için yaparsanız –ki Erdoğan meselâ sürekli bir şeyler konuşuyor; ama çok bir heyecan yaratmıyor–, Kılıçdaroğlu’nun videolarının bâzıları etki yarattı, bâzıları kısmen, bâzıları hiç yaratmadı. Dolayısıyla sırf video çekmek için video çekmek olmaz. Diyeceğiniz bir şey varsa… Meselâ deminki soruya gelelim. Diyelim ki Davutoğlu bir video yapsa ve Haziran 2015’le Kasım 2015 arasında neler olduğu hakkında birkaç tâne bilmediğimiz şey söylese, herhalde çok ilgi görür; ama onun yerine genellikle videoları –ki yapıyorlar, sosyal medyayı kullanıyorlar– propaganda amaçlı şeylerde kullanıyorlar. Böyle, doğrudan gündemi belirlemeye yönelik, iktidâra alenî meydan okuyuş, onları rahatsız edecek çıkış pek görmedik şu âna kadar.

Evet, en son soru, Murat Cevahiroğlu: “Kılıçdaroğlu’nun bireysel çıkışları ‘ben adayım’ mı demek?” Hayır. “Ben aday olmak istiyorum ve bunları da bunun için yapıyorum” demek. Ama bunları yapıyor olması, onun adaylığını garantilemiyor. Belki aday olma ihtimâlini artırıyordur. Belki aday olursa seçilme ihtimâlini de artırıyordur. Ama tek başına bunlarla aday olabilmesi söz konusu olamaz.

Evet, burada noktayı koyuyoruz. Hepinize çok teşekkürler. Bir cumartesi öğle saatinde olmasına rağmen çok verimli, çok dinamik bir yayın oldu. Hepinize çok teşekkür ediyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus