Ayşe Çavdar yazdı: Devletler neden seküler yurttaşlardan hoşlanmaz?

Bu hafta dolambaçlı bir yoldan geçtikten sonra, yönümü İran’a dönüp başlıktaki soruya kendimce yanıtlar bulmaya ve onun güncel siyasete nasıl yansıdığı konusunda akıl yürütmeye çalışacağım. Devletler neden seküler yurttaşlardan hoşlanmaz? İkinci bir soru daha eklenebilir buraya: Devletperverler ve vatanperverler vs. neden sürekli yurttaşları dini ya da din dışı kutsallar etrafında hizaya sokmaya çalışırlar?

İki soru da birkaç kavram üzerine kurulu. Seküler dışındakiler üzerinde üç aşağı beş yukarı anlaşabileceğimizi sanıyorum. Devlet dediğimiz şey, işte, hep beraber, işlerimizi birbirimizin boğazına sarılmaksızın halletmek üzere oluşturduğumuz çeşitli mekanizmalardan mürekkep bir evren. Kendimizi en dışlanmış hissettiğimiz anlarda bile parçası olduğumuz, hatta varlığını en çok dışlandığımız, mesela sorunlarımızın, taleplerimizin görmezden gelindiğini düşündüğümüz zamanlarda hissettiğimiz bir evren bu. Dolayısıyla devletin iyisi, farkına varmadığımız, varlığını ya da yokluğunu hissetmediğimizdir.

Yurttaşlık da öyle gönüllülük esasına göre seçtiğimiz bir oluş değil malum. Kendisi hayli yeni bir kavram olmakla birlikte, bulunduğumuz yerde kurulmuş bulunan devlet evreniyle ilişkimizi tanımlayan ancak o evrenin içerdiği değişimler ölçüsünde içeriği belirsizleşen bir tür resim çerçevesi gibi düşünebiliriz onu. Aranızdaki mesafeye göre -ki o mesafeyi de devletin varlığını, hangi sebeple, ne kadar hissettiğiniz belirleyecektir- çerçevenin içindeki manzara da değişir. En bir ideal formunda o manzara kendisini seyredenleri hiç değilse hukuk karşısında eşitlemelidir. Bu ideale yaklaştığı ölçüde o manzara, devlet evreninin dışına çıktığımızda, mesela başka memleketlere seyahate gittiğimizde bile bizi koruyan bir kalkana ve nereye gidersek gidelim dönebileceğimiz bir menzile dönüşür.

Fakat, mevzu seküler bahsine geldiğinde bu kadar kolay anlaşamayabiliriz. Binbir türlü tanımı var sekülerin ama olabilecek en yanlış kullanımı dindarın karşıtı olarak konumlandığı versiyon. Bu tam ve mutlak karşıtlık ilişkisi, sekülerliğin dindar eleştirmenlerinin çok işine geliyor. Çünkü bu şekilde ahlakı dine özgüleyip, seküler olan her şeyi ahlaki olmayan alana iteleyebiliyorlar….

Marshall Sahlins’in tabiriyle dindarlık sahasının bir “amele”si (1) olarak çalıştığım için özellikle Müslümanlık söz konusu olduğunda dindarlığı her şeyiyle içeren bir tarif yapmanın imkânsızlığını tekrar tekrar öğrendim. Hıristiyanlık’ta kiliseye gitmek önemli bir ölçüdür mesela. Ama Allah’ın dünyanın her zerresini namaz kılınabilecek bir mescit ilan ettiği bir dünyada dindarlığı cami koşuluna bağlayamazsınız. Mesela kadınlar arasında dindarlık yok denecek kadar az çıkar bunu yaparsanız. Camiyi çıkarıp yerine sadece namazı koyduğunuzda tanıdığım bir dolu İslamcı dindarlık evreninden dışlanmış bulur kendini. Dolayısıyla bu hattan gittiğinizde genelleme yapmaya uygun bir dindarlık tarifine ulaşamazsınız. Aynı sorun sekülerlik için de geçerli. Hele bizim memlekette… Cuma namazlarına giden ama içkisini de içen pek çok erkek tanıdım. Başını ailesi öyle istediği için örten ama Allah’a inancını kaybetmiş pek çok kadının hikâyelerini dinliyorum aşağı yukarı üç-dört yıldır. Yani bu hattan giderek, Müslüman ülkelerde, ama özellikle Türkiye’de çalışacak bir dindarlık ya da sekülerlik tarifi yapmanın imkânı yok.

Tarifin kaynağı

Başlarını açmak isteseler de bunu aile baskısı nedeniyle yapamayan ya da örtüden vazgeçtikleri için şiddetle cezalandırılan kadınların öykülerinden sekülerlik ve dindarlık terimlerini tek tek tanımlamak yerine aralarındaki ilişkiye odaklanan bir izah yolunun daha verimli bir çerçeve sunabileceği kanaatine vardım. Aslında buna mecbur kaldım çünkü öbür türlüsü işe yaramadı.

Sahada uzun uzun dinlediğiniz hikâyeler içinde geçen tek bir cümle mevzuya ilişkin tüm kavrayışınızı değiştirebilir. Böyle anlara bayılırım. En çok sevdiğim şey böylesi bir ana yakalandıktan sonra bildiğim her şeyi o anın etrafında yeniden hizalama işidir. En az birkaç ay sürer bu rafları yeniden yerleştirme mevzuu. Bazen dinlediğiniz ilk hikâyelerden birinde, bazen aylarca çalıştıktan sonra karşılaşırsınız bu mucizeyle. Her iki durumda da tüm bildiklerinizi gözden geçirmek zorundasınızdır.

Bu son işimde böylesi birkaç an yaşadım. Bunlardan birinde benim gözümdeki perdeyi kaldırmam yani önyargımı kırmam gerekti. Bana hikâyesini anlatan genç kadınların hemen hepsi “Kendim olmak istiyorum” cümlesini geçiriyorlardı konuşmalarında. Çoğu birbirini tanımayan genç arkadaşların bunu aralarında dolaştırdıkları bir kitaptan, popüler bir filmden vs duymuş olabileceklerini düşündüğümü, şuracıkta, utanç içinde itiraf ediyorum. Hayli zaman sonra, görüşmelerden birinin üzerinden kaydı yavaşlatmak suretiyle geçerken sezgisel olarak bu cümlenin geçtiği yerlerden birinde durdum. Tekrar tekrar başa sarıp dinledim. Talep çok netti: Kendisi olmak. Kendisi olmanın yolunu başını açmak olarak tarif etmişti. Ellerimi başıma götürdüm ve “Aman tanrım” dedim. Bu genç kadın başörtüsünü “kendisi olmak” arzusu önünde bir engel olarak görüyordu. O, başında örtü olmayan biri olmak istiyordu. Peki bu ne demek?

Başörtüsünün dayandırıldığı tarihsel hikâyeyi gözden geçirelim mi? Hicret gerçekleşmiş, Müslümanlar muhacir olmuşlardır. Muhacir kadınlar hacet gidermek için dışarı çıktıklarında rahatsız edilirler. Çünkü “cariye mi hür mü” oldukları anlaşılmaz kıyafetlerinden. Yaşadıkları bu zorluğu kocalarına anlatırlar, onlar da peygambere iletir. Nihayet bu emrin dayandırıldığı ayet indirilir: “Mü’min kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zinetlerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine kadar salsınlar.” (Nur Suresi, 31) Dolayısıyla bu “yasa”nın gerekçesi, mü’min kadınları, cariyelerden ve mü’min olmayanlardan ayıran bir belirteç oluşturma ihtiyacıdır. Genç arkadaşım “kendisi olmak” için, evinde gördüğü şiddete, hayat karşısında yalnız bırakılma tehdidine rağmen başını açmak istediğini söylediğinde aslında şunu diyordu: Ben, beni tanımlayan şeyin Müslümanlık -içine doğduğum dini aidiyet- olmasını istemiyorum. Bu belirteci üzerimde taşımak istemiyorum. Bu belirtecin dışında bir kendilik istiyorum.

Yaşadığım bu ayma anından bir süre sonra, bir grup yazışmasında, başörtüsünden vazgeçtikleri için ailede, okulda, arkadaş çevresinde ve mecburen gönderildikleri cemaat ortamlarında gördükleri eziyetleri anlatan genç kadınlardan biri isyan etti: “Yeter arkadaşlar, biz bundan ibaret değiliz, bu hayatımızda bir evre ve mutlaka geride bırakacağız.” Anahtar cümle oracıktaydı bir kez daha. Bu defa görür görmez ayırdına vardım. “Biz bundan ibaret değiliz.” “Ben bundan ibaret değilim.”

Bu genç kadınların çok büyük bir bölümü Allah’a ve İslam’a inançlarını kaybettikleri için açmıyorlar başlarını. İnancı kaybediş süreci, olacaksa bile çoğunlukla, başlarını açma isteklerini dile getirdikten ya da belli ettikten sonra yaşadıkları eziyete verdikleri bir cevap. Kimisi henüz çocukluk evresi bitmemişken alelacele, biraz da bir an önce büyüme hevesiyle kabul ettikleri ya da belki de kendileri de istedikleri halde, beraberinde getirdiği katı sınırları gördükten sonra, bir daha gözden geçiriyorlar. Çoğu durumda ebeveyn bu ihtimali düşünmek bile istemiyor ve nihayet çocuğun başının üzerindeki hegemonik mücadele kafasının içinde bir dolu soruyu uyandırıyor.

Artık kızların başları ilkokul biter bitmez, hatta eğer özel bir ilkokula gidiyorlarsa orada, daha bile hatta, okul öncesinde gittikleri, bazen yatılı verildikleri Kur’an ve hafızlık kurslarında örtülmeye başlanıyor. Şundan artık adım kadar eminim: Bu yoldaki telkin ya da zorlama ne kadar erken başlarsa, çocuğun şüpheleri de o şüphelerden kurtulmak için yaptığı dışarıya doğru sıçrama hareketi de o kadar sert ve uzun menzilli oluyor. O güçlü şüphe bazen, özellikle performansları itibariyle iyice radikalleşen inanç şeklinde ifade ediyor kendini, bazen de tam bir vazgeçiş. Şüphesini gizlemek için her şeyi herkesten çok yapan, ani bir kırılmayla tamamen vazgeçiyor inancından mesela. Vazgeçişi de radikal oluyor.

Bazen de şüphe ilk uyandığı andan itibaren o kadar çok işbirlikçi buluyor ki kendine. Aile, din eğitimi alınan çevre bu işbirlikçilerin başlıcaları. İçimi en çok parçalayan görüşmelerden birinde hafız olarak yetiştirilmiş genç kadın “Abla bana bunu (yani Kur’an’ın Arapça’sını) unutabileceğim bir yol göster” demişti. Daha dört yaşında gönderildiği hafızlık kursunda gördüğü eziyet, ailesinin kendisini terk ettiği hissiyle birleşerek dinden daha küçücükken çıkartmıştı onu. Zamanla, dirençle, mücadeleyle bir şekilde kendine minik de olsa bir açıklık yaratabilmeyi başarmıştı evde. İnancını kaybettiğini bildikleri halde onu hâlâ başını örtmeye ve tarikatın etkinliklerinde hafızlık performansı yapmaya zorluyorlardı. Bu ona büyük bir ikiyüzlülük gibi geliyor, Kur’an okuduğu insanlar için de üzülüyordu. Fakat bırakmıyorlardı. Ezberindeki Kur’an’ı unutabilirse bu iki yüzlülükten de kurtulabileceğini düşünüyordu. O nasıl dayandı bilmiyorum bütün bunlara. Hâlâ aklıma geldikçe isyan etmekten kendimi alamıyorum.

Çok tekrarlayan, yukarıdakiler kadar dönüştürücü olmayan, ama her duyduğumda hâlâ sarsıldığım bir başka öykü kalıbı daha var. Genç kadınlar bazen dine, bazen başörtüsünün hâlâ bu zamanda bile gerekli olduğuna inançlarını kaybettiklerini beyan ederek başlarını açmak istiyor ve tabii ki ebeveynlerinin diretme ve yaptırımlarıyla karşılaşıyorlar. Hemen hepsi bir noktada şu soruyu soruyorlar: “Ya hu (dine ya da başörtüsünün gerekliliğine) inanmıyorum diyorum, niye bu iki yüzlülüğe zorluyorsun beni, inanmıyorsam niye örtüneyim?” El cevap: “Ben istiyorum diye.” “Yani sana tapmamı mı istiyorsun?” Onlarca, birbirlerini tanımayan, genç kadından dinledim bu hikâye kalıbını. Hiçbirinde annenin ya da babanın “Ne münasebet, tövbe estağfirullah” dediği anlatılmadı. Ya sessizlik ve konuşmanın bitirilmesi, ya da (genellikle babalar): “Bana tap o zaman.”

Dindar vs seküler mi gerçekten?

Şimdi yukarıda özetlediğim hikâyelerde ana hatları beliren örüntülerden yola çıkarak sekülerlikle dindarlık arasındaki ilişkiyi nasıl gördüğümü anlatmaya çalışayım. Bir analitik düzlem düşünün. Sağ uca dindarlık, sol uca da sekülerlik yazalım. Çünkü ikisini birbirleriyle mutlak karşıt oldukları varsayımından yola çıkarak tarif edenlerin önerdikleri bu. Dinlediğim onca hikâyeden ve elbette kendi deneyimimden yola çıkarak bu tarife yapacağım ilk itiraz her iki ucun da mümkün olmadığı. Yani pür-dindar biri var olamayacağı gibi, pür-seküler birinin var olması da imkânsız. Her dindarlıkta, özellikle içinde yaşadığımız çağda, mutlak öteki sıfatıyla bile olsa bir miktar sekülerlik bulunur. Sekülerliğe dindarlık mutlak öteki sıfatı taşımadan da sızar illa ki. Dolayısıyla insan her gün, başına gelen her işte, her anda düşünerek ya da düşünmeyerek, farkında olarak ya da olmayarak bu iki uç arasında salınarak kullanır iradesini. Şahsen herhangi bir dinin peygamberinin bile o pür-dindarlık seviyesine eriştiğini düşünmediğim gibi, pür-seküler dediğimiz şeyin deneyimlenebileceğinden de hiç emin değilim. Sebebine gelince…

Şimdi bir an bu analitik düzlemin aslında bir terazi olduğunu düşünün. Pratikte asla mümkün olmayan pür-dindarlık durumunda, yani sağ tarafta bütün kuralları, kaideleriyle hangi versiyonuna inanılıyorsa o din bulunur. Zira zaten tanımlıdır ve çoktan tamamlanmıştır din. Seküler uçta böyle bir ağırlık olmayacak çünkü biz tamamlanmış ve teke indirgenebilecek, normatifleşmiş tek bir seküler değer çerçevesi bilmiyoruz. Dindarlık ve sekülerlik arasındaki karşıtlığı mutlak olmaktan çıkaran da bu. Sekülerlik tamama ermiş, bitmiş bir mevzu değil. Din de kendini yenilemeye açık elbette, hayat yaşandıkça ve mü’min hayat içinde imtihana tabi tutuldukça bir ayağı dinde olsa da diğer ayağıyla başka yerleri dolaşıp dolaşıp gelecek. Onun da bir yorum hakkı var. Bu hakkın en geniş olduğu din ise kitaplı olanlar arasında, tanımlı bir ruhban sınıfı olmadığı için, İslam. Fakat hâlâ bir bilmecemiz var. Seküler tarafta, din gibi yoruma kısmen açık olsa da tanımlı ve tamama ermiş bir şey yoksa ne var? Boş mu terazinin o kefesi?

Değil elbette. Seküleri seküler yapan şey dinle tamamen bağını koparması değil, iradesini/kendini şekillendirirken, kendi olurken dinden başka şeylere de bakması. O başka şeylerden biri din olabilir, hatta birden fazla dine de bakabilir. Yani sekülerin ayırıcı özelliği referans kümesinin tek olmaması. Eğer bu tarifi takip edeceksek, şu mutlak karşıtlık bahsini geride bırakmak yerine içererek yeni bir aşamaya geçebiliriz. Mutlak dindarlık ve mutlak sekülerlik birbirleriyle mutlak karşıtlık içinde olabilirler. Ama gerçek hayatta bu iki türle de asla karşılaşmayız. Çünkü dindarlık ve sekülerliğin iki kendi olma alanı olarak birbirleriyle alışveriş yapmadıkları bir durumdan, en azından bugün artık, bahsedemeyiz. Terazinin ya da analitik cetvelin dinin asılı olduğu yerinden öbür tarafa giderken değer kümeleri çoğullanır, karmaşıklaşır, birbirleriyle temasları artar ve hatta hareketlenirler. Yani seküler insan iradesini oluşturur, kararlarını hayata geçirirken daha çok şeyi hesaba katmaya başlar ve bu da iradenin muhakemeye daha fazla ihtiyaç duyması anlamına gelir. İşte bu nedenle katı dini eğitim veren yerlerde, dini olmayan kaynaklarla temas sakıncalı bulunur, din tek referans olmak ister.

Buna rağmen kendini dindar olarak tarif eden insanların, üstelik din adına, dinin yasak saydığı şeyleri, gayet dindarane bir tavırla yaptıklarına tanık olursunuz. Ne bileyim cinayet işler, işlenen cinayete ya da adaletsizliğe şahit olmak bir yana alkış tutar, hırsızlık yapar, yalan söyler, iftira atar… İlla ki görmüşsünüzdür böylelerini canım. Görmediyseniz çok şanslısınız. Genellikle böyle şeyler yaparken kıyamet gününde amelleriyle değil, niyetleriyle tartılacakları fikrine sığınırlar. Pek çok dindarın, seküler insanların “Ama kalbim temiz” demeleriyle dalga geçtiklerini hatırlarsınız. O dalga geçtikleri şey, “Ama benim niyetim halis idi, ne yapayım kandırıldım, yanıldım” vs hallerinde katmerlice vuku bulur. Böylelerine sekülerleşmiş diyemeyiz. Çünkü din hâlâ tek referans noktalarıdır. Kararlarını şekillendiren değer kümesi içinde başka bir kaç şey daha olabilir, ne bileyim mesela belki bir dünyevi çıkar, alınacak bir intikam, yenilecek bir düşman vs. Ama dönüp dinin emrine mugayyir o kararı dayandırdıkları yer gene din olduğu için, korkmasınlar, sekülerleşmiş sayılmazlar.

Kendi olarak yurttaş

Beni buraya getiren o küçük ama devrimci cümlelere bir daha bakalım. Ne diye tekrarlıyordu genç arkadaşlarım: “Kendim olmak istiyorum.” Sonra biri haykırmıştı sohbet odasında: “Biz bundan ibaret değiliz.” Ahan da sekülerleşmek bu demek… Şöyle meal edeyim: Ben inandığım ya da inkâr ettiğim dinden ibaret değilim, irademin tek kaynağı ya da belirleyicisi o dine olan inancım ya da inançsızlığım olmayacak, ondan vazgeçmek zorunda değilim ama her işimde ona bakarak da karar vermeyeceğim. Başka ölçülerim de olacak, kendimi başka mecralarda da tartacağım, sınayacağım, sınırlarımı dinin sınırları dışındaki alemlerde de keşfedeceğim.

Gördüğünüz gibi ucu açık. Dışardan nasıl görünürse görünsün, bunu diyen henüz dini terk etmiş değil, din de onu terk etmiş değil zaten. Bu hiçbir zaman mümkün olmayacak, din kültüre ve dile işlediği formlarıyla şu ya da bu şekilde hep orada olacak.

Dindarlık ve sekülerlik ilişkisini bu şekilde gördüğümüzde elimize bazı imkânlar geçer: Mesela insanlar bazı konularda dindar, bazı konularda alabildiğine seküler olabilirler ve bu bize dindar ya da sekülerin içeriğini tarif ederken hiçbir zorluk çıkarmaz. İnsanlar hayatlarının bazı dönemlerinde seküler, bazı dönemlerinde dindar olabilirler ve bunu yaparak kendilerinin tam tersi bir şeye dönüşmüş olmazlar. İnsanların farklı konularda, farklı referans kümelerine dayanarak oluşturdukları iradeleri ya da yaşamakta oldukları hayat hikâyelerini kopuşlar, çelişkiler, inkârlar, tutarsızlıklar arayarak okuma mecburiyetimiz de kalkar ortadan. Aslında bu yolla hikâye nihayet insanileşebilir, örneğin tekrar eden kesintileri birbirine bağlayan daha az görünür temaların farkına varabiliriz. Bir resmin en koyu ya da en açık yerine takılıp kalmadan, tümüne bakabilme olanağı bulmak gibi bir şeyden bahsediyorum.

***

Şimdi “Devletler seküler yurttaşlardan neden hoşlanmazlar” sorusuna cevap vermek için bunca hikâyeye ihtiyaç var mıydı diyeceksiniz? Siz de haklısınız ama işte bu kadar yerli yerine oturmazdı benim kafamda bu hikâyeler olmasa. Süzüp size kanaatimi bildirmeyi de zül sayarım. Şunu demeye çalışıyorum:

Devlet denilen şey icat edildiğinden beri -ki onu her an yeniden icat etmekte olan da yine bizleriz- bir şekilde onun şekillendirdiği yetkileri ellerine geçirenler, kendilerinde yukarıda sözünü ettiğim terazinin topuzunu ayarlama ve ona asılan değer kümelerini mümkün olduğu kadar azaltma erki vehmederler. Çünkü buna muhtaçlar. Birinci sebep, onlar öl deyince ölen insanlar yoksa devletler de yoktur. Dahası, doğru, yanlış, kötü, iyi, çirkin, güzel gibi ikiliklerin içeriğini de onlar belirlemek isterler. İnsanlar onlara sadık olmalı ki dünya üzerindeki güçlerini artırsın, en azından koruyabilsinler. Eğer, yurttaş denilen insanlar iradelerini devletin uygun gördüğünden farklı ve fazla sayıda değer kümesine bakarak oluştururlar, üstelik bir de bunu yaptıkları her işle şu ya da bu derece şekillendirdikleri devlete de yansıtmak isterlerse hali nic’olur o devletin? Seküler yurttaşların sayısının artması demek, devletin de oraya buraya çekiştirilmesi demek olur. Güç sahipleri sevmez böyle şeyleri.

Diyeceksiniz ki, laiklik öyle mi ya, orda devlet gayet barışık sekülerlikle. Hiç de değil… Hukuki bir doktrin olarak laiklik, ideal formunda en fazla “Hukukumu herhangi bir dine bakarak oluşturmayacağım” anlamına gelebilir. Teoride bu vaadin sekülerliğe de zemin oluşturması beklenebilir. Fakat, tam da bizde olduğu gibi, dinlerden boşalan yere devlet kendini de koyabilir. Devletin dinleşmesi diye adlandıralım mı bunu? Yurttaşın yerini vatandaş, halkın yerini millet alır böyle bir formülasyonda. O kadar kutsaldır ki devlet, halkın yarısı iradesini kendisine devletin izin verdiklerinin dışında kaynaklara da bakarak oluşturduğu için, millet olma vasfını yitirebilir örneğin. Yani laiklik, değer kümelerinin çoğulculuğu ve değişkenliği anlamına gelen, sekülerliğin garantörü olmayabilir her zaman. Belki, belirli bir dinin bir miktar dışında bir hayat kurmaya müsaade edebilir, ki galiba bizde olan da bundan ibaretti. İbaretti ama artık öyle olmadığını hem iktidar hem muhalefet partilerine baktığımızda iyice anlıyoruz.

İran’a da uğrayalım

Mahsa Amini’nin İran ve Irak topraklarında yerleşik ve birbirleriyle ilişkilerini koparmamış büyük bir Sünni aileden geldiği ve bu büyük ailenin kimi üyelerinin sözü geçen, Sünni cemaate öncülük eden din alimleri olduğu anlaşılıyor. Kahkülünün görünmesi üzerine, akrabalarını ziyarete gittiği Tahran’da İrşat Devriyesi’nin saldırısına uğrayarak hayatını kaybetmesi, İran’ın, İslam Devrimi sonrasında gördüğü en büyük isyanlardan birini ateşledi. Önce Kürt şehirlerinde başlayan isyan, İran’ın her yerine yayıldı. Öyle ki Şii rejimle başları dertte olsa da başörtüsü zorunluluğu konusunda onunla aynı fikirde olan Sünni liderler de bir şekilde ses çıkarmak zorunda kaldılar. Örneğin etkin ve tanınmış bir Sünni alim olan Kak Hasan Amini, yaptığı açıklamanın sonunda “Kızım, Sevgili Jina” diye sesleniyor Mahsa’ya: “Sen bu şekilde öldürülen tek Kürt ve Sünni genç değilsin.” Mektubun daha önceki bir bölümünde “Mahsa Amini’nin ölümü bütün hür ve müşfik insanların yüreğine dokundu” diyor. İnsanların, konuşarak, yazarak, protesto ederek saldırganların cezalandırılmasını istediklerine dikkat çekiyor. İrşad Devriyesi’nin ve benzer baskıcı kurumların ortadan kaldırılmasını istiyor ve daha önemlisi tüm insanları ve gençleri bu baskılardan korumanın dinin sözünü baskıcıların utanç verici davranışlarından korumanın tek yolu olduğunu ekliyor. En sonunda da Allah’a yakarıyor, bütün bu baskıyı örgütleyenleri cezalandırması için.

Bu mektupta bana önemli gelen, görüştüğüm genç kadınlarda da dikkatimi çeken çok önemli bir taraf var. Kak Hasan Amini’nin başörtüsünün gerekliliği konusunda Şii mollalarla hemfikir olduğundan eminim. Amini’nin geniş ailesinde daha seküler bir yaşam tarzı tutturmuş olanlar da var ama yine o geniş aileden olduğu anlaşılan Kak Hasan Amini onlardan biri değil. Nitekim, Kur’an Okulu adını taşıyan, başlangıçta İslam Devrimi’ni destekleyen ancak üç yıl geçmeden mollalar sözlerinde durmadıkları için muhalefete geçen bir dini hareketin bugünkü lideri konumunda. Fakat genç kuşağın, gördüğü baskıya direnme biçimi karşısında o da kendi pozisyonunu, üstelik onun konumundaki biri için gayet radikal bir biçimde, dönüştürmek zorunda kalıyor. Bu yeni pozisyonu alırken tek ölçüsü din gibi görünmüyor. Kamuoyunu ve “baskıcıları” muhatap alarak yazdığı, sonunda doğrudan Mahsa’ya seslendiği açık mektupta, özgürlükten ve adaletten de, dini referans kullanmaksızın söz ediyor. Saçları görünen kadınların İrşat Devriyesi’nce sokaklarda hedef alınıp öldürülmesini, dini utandıran bir iş olarak tarif ediyor hatta.

Genç arkadaşlarımın hikâyelerinde bunu çok sık görüyorum. Başlangıçta başını açma fikrine karşı çıkan, ancak çocuğunun direnişi karşısında bunu kabullenen anne ya da baba, akrabalara ya da cemaate karşı çocuğunu savunmaya başladığında mevzu değişiyor. Anne ve baba, bir kez daha kim olduklarına, kim olmak istediklerine karar vermek zorunda kalıyorlar çünkü. Cemaat, akrabalar, el-alem ya da devlet/iktidar adına çocuğu disipline eden birer irşad polisi mi olacaklar, yoksa çocuklarına anne ya da baba mı olacaklar? Onlar da yaptıkları seçim ölçüsünde değer kümelerini çeşitlendirmek durumunda kalıyorlar. Hiyerarşinin en aşağı katında, yani çocukta başlayan değişim, en üsttekiyle, cemaatle ya da devletle karşı karşıya bıraktığı orta katmanı da hızla dönüştürüyor. Aşağıdan yukarıya dönüşüm dedikleri tam olarak bu olsa gerek. Laikliğin garanti ettiği türden, devleti kutsamak suretiyle verili dinden bir miktar uzaklaşmak şeklindeki bir serbestlikten değil, sahiden değer kümelerinin çoğulculaşmaya ve birbirlerini tartmaya başladıkları bir dönüşümden bahsediyoruz.

Ya devletler

Her devlet için, hükümranı olduğu topraklar üzerinde yaşayan insanlar evvela birtakım rakamlardan ibaret. O rakamların büyüklüğü, mesela nüfus, büyük bir güç kaynağı da olabilir çeşitli türden felaketlere de kapı açabilir. Rakamların ötesini, yani her bir yurttaşı, kendi hakikati içinde görmeye çalışmak devletlerden bekleyebileceğimiz bir iş değil. Çok çok çeşitli kümeler halinde görmeye çalışır ve işini daha da kolaylaştırmak, talep çeşitliliğini azaltmak için o kümeleri de mümkün olduğunca birbirine yakınlaşmaya, benzeştirmeye zorlar. Eğitim çok iyi bir mekanizma sunar bunun için. Dili ortaklaştırırsınız mesela orada, şiveleri, lehçeleri, hatta topraklarınızda konuşulan başka dilleri adeta ampüte ederek bir kenara atar, herkesin birbiriyle aynı dilde konuşmasını sağlarsınız. Ama hayat basitleştirmeye çalıştıkça karmaşıklaşan bir şeydir aynı zamanda. Her müdahaleniz bu kümeleri sizinle ilişkileri üzerinden parçalar, yeni kümeler oluşturur. Çıldırtıcı bir şeydir bu.

Din de eğitim gibi tekleştirici bir devlet ideolojisine dönüşebilir ki sanıyorum 1980’den itibaren Sünni İslam bu işlevi görmek üzere seçildi. Kabaca şöyle bir hesapla: Çoğunluk Sünni, o zaman oradan yürüyelim, herkes öyle değilse bile öyle olsun, yormasın bizi farklılıklarıyla. Ama bu seçim devletin işini hiç kolaylaştırmadı. Sünni İslam markasının bileşenleri hem devletin kendini başlıca kutsal olarak konumlandırdığı yapıyı devraldılar ve dönüştürdüler hem de bu şekilde ürettikleri gücü bölüşemeyip birbirlerine girerek el birliğiyle ülkeyi karanlık bir dehlize sürüklediler. Bu işi örgütleyen başlıca iki ekipten biri, gücü kendisine en yakın olanı bertaraf edip kendini tekleştirdi. Peki daha yönetilebilir bir ülke mi oldu Türkiye? Ne alakası var… Değer kümesi tepeden inme yollarla azaltılan Türkiye, daha yönetilebilir bir ülke olsa, yönetenler kontrolleri altındaki tüm aygıtları ayrı ayrı ve bir arada bunca ceberrutlaştırmak zorunda kalırlar mıydı hiç? Yaptıkları şeyin sonuçlarından duydukları korkuyu, güvenlik ordularından oluşan eskortlarla sokaklarda birer gösteriye dönüştürmelerini bir tarafa bırakın, birbirlerinden bunca çekinirler miydi? Demek ki devletin, 1970’lerde yurttaşların değer kümeleri çoğullandığı ve o bu çoğulluğu yönetme yetisine ve niyetine sahip olmadığı için belirginleşen yönetememe krizi, kendini meşrulaştırmak yerine kutsamak üzere bir dini inancı seçip araçsallaştırması ile çözülmedi. Çözülmek ne, iyice belirginleşti, görünürleşti, adeta kristalize oldu. Bunu iktidarın hayatın her alanında sergilediği başarısızlıklarda olduğu kadar, muhalefetin kendine, iktidardaki partilerden özerk bir gelecek perspektifi oluşturamamasında da yakıcı bir şekilde gözlemliyoruz.

Ama bir yandan, en güçsüzler ve en çok ihmal edilenler arasından yükselen bir çoğulculaşmaya, yani basbayağı sekülerleşmeye de tanık oluyoruz. Birbirlerini hiç tanımayan insanlar kendilerini aynı safta, aynı çürümeye meydan okurken buluyorlar. Geçen hafta Kılıçdaroğlu’nun yaptığına benzer parçacıl vaatler bir süreliğine, çürümeye ve otoriterleşmeye direnen insanlar arasında, buluşabildikleri her yerde oluşturdukları nizamı sarssa da sonunda bir şekilde dengeyi buluyorlar.

Büyük ama en büyük kriz, siyasetçilerin üstelik de çok zor koşullar altında gerçekleşmekte olan bu dönüşümü görmemek için birbirleriyle yarışmaları. Çünkü hepsinin kafasında aynı devlet kurgusu var. Devletin imtiyazlı İrşat Devriyesi olmak istiyor her biri. Yurttaşları, hadi tamam mümkün olduğu kadar çoğunu, bir yerinden tutup, o tuttukları şeye indirgemek için giriştikleri yarışın sebebi bu. Onu Türklüğüne, bunu Kürtlüğüne, şunu Sünniliğine, öbürünü Aleviliğine, berikini gayrımüslimliğine… Hepsini birden devletle ilişkisine ve o ilişkiden koparabilecekleri ayrıcalık ya da “hoşgörü”ye indirgemek. Almıyor kafaları aşağıda, en güçsüzler arasında başlayan dönüşümün çoktan orta katları da yeniden tarif ettiğini. Olmuş bitmiş, donmuş kalmış zannettikleri bütün kategorilerin çoktan yeni hatta yepyeni fazlara geçtiğini. Dönüşme, değişme sırasının artık ve çoktan devlette olduğunu biliyor ama bu bilgiyle yapılması gerekenleri yapmak istemiyorlar. Bu isteksizlikleri yüzünden arzu ettikleri teveccühü görmüyorlar toplumdan. Çünkü iktidar ve ana akım muhalefet 1980 ortamında tanımlanmış bir devletin çocukları, öncekinin değil. Bir yandan da çok umutsuzlar, çünkü her biri vadesini doldurmakta olduğunun gayet farkında.

Hal böyle iken, yakın değil ama orta vadeden daha yakın bir vade için umutsuz olmanın bir alemi yok. Bu siyasi ekiplerin birbirlerini yiyerek azaldıkları sürecin bile sonuna geliyoruz. Geriye karaltılarının kalkacağı -geçiş dönemi dedikleri şey- dönemi de atlatmak kalıyor sadece.

  1. Waiting for Foucault, Still’de antropologların Kültürel Çalışmalar hareketinin işçi sınıfı, kol işçisi, amelesi, proletaryası olduğunu söyler rahmetli ve ekler “Dünyanın bütün antropologları birleşin.” Gazetecilerin halleri üzerine pek kafa yormadığını anlıyorum buradan.
  2. Bu yazıya yaptıkları cömert katkılar için sevgili Soli Özel ve sevgili Savash Porgham’a minnettarım…

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus