Ruşen Çakır’ın izleyicilerle ortak yayını | Ekrem İmamoğlu’na ceza

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davada dün (14 Aralık) karar çıktı. Mahkeme heyeti İmamoğlu’na iki yıl yedi ay 15 gün hapis cezası verdi ve siyasi yasak getiren TCK’nın 53. maddesini uyguladı. İmamoğlu’nun cezası istinaf süreci ve Yargıtay’ın kararı onamasının ardından kesinleşecek. İmamoğlu’nun aldığı ceza Türkiye’nin gündemine oturdu.

İmamoğlu, karar açıklanmadan önce saat 16.00’da yurttaşları İstanbul-Saraçhane’ye davet etti. İmamoğlu ve Ankara’dan destek için Saraçhane’ye gelen İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener alanda toplanan yurttaşlara seslendi.

Ekrem İmamoğlu yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Bugün alınan karar işte bu hukuk dışı ve akıl dışı durumun ifadesidir. Bu dava, Türkiye’de yargının içine düşürüldüğü durumun bir özetidir. Bu karar, Türkiye yargısı adına utanç vesikasıdır. Bu karar, Türkiye’de adaletin kalmadığının ispatıdır.”

İzleyicilerin soru, yorum ve eleştirileriyle katıldığı yayında Ruşen Çakır yorumluyor.

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na dün verilen cezâ Türkiye’de siyâsette birçok şeyi değiştirmeye başladı. Daha da değiştireceğe benziyor. Bütün bunları bugün sizlerin de katılacağınız bu yayında biraz konuşalım istiyorum. Daha çok yayın yapacağız bu konuyla ilgili. Meselâ 14.00’te “Adını Koyalım” özel yayınımız olacak canlı olarak. Saat 16.00’da da, 15.30’dan îtibâren bugün Saraçhâne’de yapılacak olan, Altılı Masa liderlerinin de katılacağı buluşmayı sâhadaki muhâbirler ve buradan yorumcularla birkaç saat, bitene kadar değerlendireceğiz. Ama önümüzdeki günlerde bu konuyu çok konuşacağa benziyoruz. Bu yayına sizler de katılın istiyoruz. Nasıl olacak bu? Benim ve Medyascope’un YouTube sayfalarında chat bölümlerine sorularınızı, yorumlarınızı, eleştirilerinizi yazabilirsiniz ve onlarla berâber bu yayını yapalım.

Gerçekten çok önemli bir olay oldu ve dün yaşananlar –biz de onu canlı bir şekilde tâkip ettik ve yorumlamaya çalıştık– birçok şeyin işâretiydi. Önce dünden başlayacak olursak, iki olay bence öne çıktı. Bilmiyorum sizler de katılır mısınız? Bu olayın ilk günden kazananları ve kaybedenleri şekillendi. Kazananlar, tabiî ki bence öncelikle Ekrem İmamoğlu. Yani cezâ Ekrem İmamoğlu’nun siyâsî kariyerini tam anlamıyla parlatıyor, parlatmaya başladı. Daha da parlatacağa benziyor. Ekrem İmamoğlu, bence ilginç bir şekilde çok akıllıca bir şey yaptı. Mahkemeye gitmedi hiç. Mahkemeyi bir anlamda kabul etmedi. Saraçhâne’de bekledi ve Saraçhâne’ye çağırdı insanları. Orada iyi hazırlandığı belli olan bir konuşma yaptı. Çok kendinden emin bir konuşma yaptı. Önce sâkin sâkin giderken, sonunda sanki bir cumhurbaşkanı adayıymış gibi konuştu — yani birinci kazanan İmamoğlu.

İkinci kazanan kesinlikle onunla berâber orada olan Meral Akşener. Meral Akşener, İmamoğlu’nun Saraçhâne çağrısını duyar duymaz, “Ben de geliyorum” dedi bir sosyal medya paylaşımıyla. Ankara’dan atladı arabaya, gitti ve orada yanında oldu. O konuşmayı da önce Meral Akşener yaptı. İyi de bir konuşma yaptı ve yanında durdu Ekrem İmamoğlu’nun. Meral Akşener gerçekten siyâseten çok başarılı hamleler yaptı.

Buna karşılık kaybedenlerden birisi tabiî ki Kemal Kılıçdaroğlu. Kemal Kılıçdaroğlu, tam dâvânın olduğu gün Almanya’ya gitti. Daha önce ertelemişti bu Almanya seyâhatini. Anayasa açıklaması nedeniyle ertelemişti. Bu sefer de meselâ bir gün sonra, iki gün sonra gidebilirdi. Tam o gün gitti ve cezâyla karşılaşınca apar topar akşam özel bir uçakla geldi ve bu sabah İsmail Küçükkaya yayınında da söylediği gibi, cezâ beklemediklerini söyledi. Şimdi, bu başlı başına siyâseten bir sorun tabiî. Türkiye gibi bir ülkede böyle bir olayda cezâ beklememek en azından öngörü konusunda çok ciddî bir sorun olduğunu gösteriyor. Meral Akşener’in apar topar gittiği bir yerde, Kılıçdaroğlu’nun birkaç saat sonra ancak varabilmesi, arada çok büyük bir fark gösterdi ve yine sabahki Halk TV yayınından anladığımız kadarıyla Meral Akşener’le telefonda filan konuşmamış, Davutoğlu’yla konuşmuş. Orada da bir burukluk var. Bu olayın, Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığı iddiasını çok ciddî bir şekilde zedelediği söyleniyor — ki ben de şahsen o kanıdayım.

Bir diğer kaybeden, en büyük kaybeden bence Recep Tayyip Erdoğan. Muhâlefete, aylardır aradığı dinamizmi bu sâyede verdi. Kimse, “Mahkeme bağımsız, Erdoğan’dan bağımsız, Erdoğan da bundan rahatsız” filan demesin. Türkiye’de hiçbir yargıç böyle bir konuda Erdoğan’ın bilgisi, onayı olmadan böyle bir karârı veremez. İstanbul’u kaybetmenin verdiği bir hınç var. O hınçla en fazla cezânın verilmesinin herhalde zeminini sağladı. Ama bu geri tepen bir silâh oldu. İlk günden bunu görüyoruz.

Evet, sizin sorularınıza bakalım. 

Ali Arısoy: “Kayyum ataması bekliyor musunuz? Mâlûm, Yargıtay’ı filan beklemeden, Enis Berberoğlu’da olduğu gibi, hızlı adım atmayı seviyorlar.” Beklemiyorum. Bu dâvânın sonuçlanması beklenecek. Ondan sonra eğer kesinleşirse, zâten belediye başkanı olamıyor. Kayyum atama değil de, herhalde Belediye Meclisi yeni başkan seçecek. O da AKP’li birisi olur. Ama ona daha çok zaman var. 

Erkal Usuk: “Kılıçdaroğlu’nun Almanya’da olması konusunda ne düşünüyorsunuz? Bâsiretsizlik mi? Bilerek mi?” Şimdi, bilerek niye yapsın? Yani şöyle: Mahkemenin olduğunu tabiî ki biliyor. Hepimiz biliyorduk. Mahkemeden böyle bir sonucun çıkacağını bilmediğini kendisi de söyledi. Bu siyâseten çok büyük bir yanlış tabiî ki. Normalde burada olması lâzımdı. İstanbul’da olmasa bile Ankara’da olması lâzımdı ve Meral Akşener gibi o da ânında tepki verebilmeliydi –ki daha önce Canan Kaftancıoğlu olayında bunu yapmıştı, çünkü Türkiye’deydi o sırada–; ama burada geç kaldı. Dolayısıyla çok büyük, herhalde siyâsî hayâtının en öne çıkan hatâlarından birisini yapmış oldu. Tek hatâsı olmadığını biliyoruz. Dokunulmazlıkların kaldırılması, oraya verdiği destek başlı başına çok önemliydi. Bu farklı bir bağlamdaki bir olay; ama bu da çok ciddî bir hata. Yani burada yanlış ne var diyecek kimse olduğunu sanmıyorum. 

Tarkan Yılmaz: “Kılıçdaroğlu artık nihâyet gerçeklerin farkına varıp İmamoğlu’na destek verir mi, yoksa direnir mi?” İlk söylediklerine bakarsak, sanki olayın cumhurbaşkanlığı adaylığını etkilemeyeceği yorumları yaptı sabahki yayında. Bunu kabul etmek istemeyecek. Ama dün îtibâriyle onun olmadığı zamanda burada konuşulanlar, yani Türkiye’de konuşulanlar, bu olayın Ekrem İmamoğlu’nun adaylığını çok kuvvetlendirdiği yolunda oldu. Hattâ kesinleştirdiğini söyleyenler de var. Ama tabiî ki burada esas karar verecek kişi Kılıçdaroğlu olacak. İmamoğlu da, dikkat edilirse, Kılıçdaroğlu’nu çok gözeterek davrandı, konuştu. Sabah da zâten Kılıçdaroğlu’yla berâber bir açılış yaptılar, diğer belediye başkanlarıyla berâber. Onun Kılıçdaroğlu’nu zor durumda bırakacak bir şey söylemesini, hareket yapmasını beklemiyorum. Ama Kılıçdaroğlu’nun da artık bu olaydan sonra Ekrem İmamoğlu seçeneğinin ağır bastığını kabullenmesi gerekecek sanki; ama biraz zaman alacak. Bugünkü Saraçhâne’deki buluşmayı, mitingi bekleyelim bakalım. Orada birtakım mesajlar daha net verilebilir. Kimileri bugün orada İmamoğlu’nun adaylığının deklare edilmesini, açıklanmasını bekliyor. Öyle bir şey olacağını sanmıyorum. Ama dün îtibâriyle yaşananlar, İmamoğlu isminin çok ciddî öne çıktığını gösterdi. Bugün yaşanacak olanlarla da bu iyice kesinleşebilir ya da belli ölçülerde aşınabilir. Bugünkü buluşma o anlamda çok önemli olacak. Tabiî ilk defa halkın karşısında 6 liderin birlikte bir podyuma çıkmasına tanık olacağız. O anlamıyla bugünkü buluşma çok çok önemli olacak ve onca şey oldu, bir araya gelmediler, bunu sağlayanın da Cumhurbaşkanı Erdoğan olması işin ilginç bir boyutu.

Onur Sarıoğulları: “Bunu Erdoğan’ın İmamoğlu’na desteği olarak görebilir miyiz? Ben öyle görüyorum. Muhâlefet adayı bâri İmamoğlu olsun istiyorlar.” Onur Bey, bunu dün çok daha vurgulu bir şekilde Ümit Özdağ da söyledi. Böyle bir şey olduğunu asla düşünmüyorum. Erdoğan’ın tercih edeceği bir aday değildir İmamoğlu. İmamoğlu’na İstanbul’dan dolayı zâten çok da öfkeli olduğunu biliyoruz. Kendisine benzetildiği için de ayrıca kızdığını düşünüyorum. Yani şöyle söyleyelim; İmamoğlu’nu neden ister Erdoğan? 1) Yeneceğini düşünür, ister — ki yeneceğini çok sanmıyorum bugün îtibâriyle; 2) Onun cumhurbaşkanı olmasında kendisine daha az zarar geleceğini düşünür — ki Ümit Özdağ bunu söylüyor. Buna da açıkçası hiç emin değilim. Dolayısıyla bunu Erdoğan’ın İmamoğlu’nu aday yapmak için yaptırdığı düşüncesinde değilim. Erdoğan bir yanlış yaptı. Neresinden bakarsanız bakın bir yanlış yaptı. Hem ülke için yanlış yaptı, hem de kendisi için yanlış yaptı. Sonuçta İmamoğlu karşısına aday olarak çıkmasa bile, bu olay muhâlefetin elini çok ciddî bir şekilde güçlendirdi. 

Emin Kalyoncu demiş ki: “​​İmamoğlu’na verilen cezâ halka verilen cezâ hâline dönüştü.” Tabiî. Belediye başkanlarını halk seçtiğine göre ve uyduruk bir gerekçeyle cezâ verildiğine göre, bu aslında o kadar insana, İstanbul’da İmamoğlu’na o kadar oy veren insana, “Sizin oyunuzun hiçbir değeri yok” demektir. “Biz tanımıyoruz, biz kafamıza göre istediğimiz kişiyi buraya getiririz” demektir. 

Leyla Yakışır: “Aynı durum, hattâ çok daha fazlası HDP belediye başkanlarına yapılırken kamuoyunun bu kadar tepki göstermemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?” Çünkü HDP olduğu için böyle oluyor. Burada farklı bir olay var. HDP başka bir politizasyonun ve kutuplaşmanın aktörü. Burada seçime kısa bir süre kala Erdoğan’dan kurtulmak isteyen kesimler için çok önemli bir isim İmamoğlu. Hem Erdoğan’ın yenilebileceğini yakın zamanda göstermiş olduğu için, hem de Erdoğan’ın karşısına güçlü bir şekilde çıkacak ve kazanabilecek bir aday olduğu için. Dolayısıyla tabiî ki bir tarafta onlarca belediyeye getirilen yasaklar, kayyumlar vs. gibi çok daha vahim bir olay var. Ama bunun siyâseten daha farklı bir boyutta olduğunu kabul etmek lâzım. Bir kere, İstanbul başlı başına… 

“Altılı Masa en kısa zamanda aday olarak Ekrem İmamoğlu’nu gösterse, siyâsî yasağın gelmesi 2-3 ay sürecek. Yasak gelse dâhi gösterilecek diğer adayın şansını artırmaz mı? Berâber çalışsalar, miting yapsalar.” Siyâsî yasağın cumhurbaşkanlığı seçimine kadar gelme ihtimâlini uzmanlar, hukukçular çok mümkün görmüyorlar; ama burası Türkiye tabiî. Her şey mümkün. Evet, bu senaryo ortada. Yani İmamoğlu aday olur ve yasak gelirse de, yerine gelecek olan adayın yanında, onun kampanyasına destek verir. Her hâlükârda bu olay, İmamoğlu aday olsa da olmasa da ya da kendisine aday olma konusunda yasak getirilse de getirilmese de muhâlefetin hânesine yazılmış bir olay. Onu kabul etmek lâzım. 

“Şimdi, Ekrem Başkan aday gösterilse adaylığının düşürülebilmesi ihtimâliyle Damokles’in kılıcı gibi bu dâvâ kullanılacak. Hattâ belki seçime 10 gün kala cezâ kesinleşip adaylığı düşürülecek.” Böyle her şeyi yapabileceklerini ve muhâlefetin de elinin kolunun armut toplayacağını –diyelim– düşünmek bence çok abartılı. Her şeyi yapmak isteyebilirler; ama bu her şeye karşı verilecek cevaplar vardır. Meselâ İstanbul seçimi bunun bir örneğiydi. İstanbul seçimini yenilettikleri zaman da birçok kişi, “Erdoğan bunu yenilettiyse, ne yapıp ne edip kazanacak” dediler. Tam tersine Erdoğan çok daha büyük bir hezîmet yaşadı. Dolayısıyla engellemek için attığı adımların Erdoğan’ın işine yarayacağının garantisi yok. Hattâ tam tersi sonuçlar verebilir. 

Mert Rodoplu: “Kılıçdaroğlu’nun hâlâ kendi adaylığını dayatması hakkında ne düşünüyorsunuz? İmamoğlu’na sürekli 16 milyonun başkanı olduğunu hatırlatarak önünü kesmeye mi çalışıyor sizce?” Eh yani. Hâlâ adaylık iddiasını sürdürüyor, onu gördük. Ne kadar bunu sürdürebilecek? Dünkü olayda, bâriz olarak yaşanan kendisinin burada olmaması olayının başlı başına onun şu âna kadar adaylık için yaptığı yatırımların birçoğunu çarçur etmesine yol açtığı kanısındayım. Ama hâlâ adaylıkta bir ısrârı olacağa benziyor. Fakat Altılı Masa’ya bu saatten sonra bunu kabul ettirebilmesi, özellikle Akşener’e kabul ettirebilmesi bana zor gibi geliyor. İmamoğlu şu hâliyle çok ciddî bir şekilde öne çıkmış durumda. 

Ali Aydın: “Bugün Altılı Masa’nın Ekrem İmamoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı îlân etmesi yerinde bir hamle olmaz mı?” Başta bunu konuştuk. Birçok kişi bunu düşünüyor, temenni ediyor; ama bunun olabileceğini düşünmüyorum. Altılı Masa’nın târihi belli olmayan bir sonraki toplantısında belki bu vesîleyle onun da târihini belirlerler ve hızlı bir şekilde yaparlar. Orada belki bu karar çıkabilir. Ama bugün İmamoğlu’nun adaylık ihtimâlinin ne kadar güçlü olduğunu ya da olmadığını bugünün konuşmalarında, bugünün kalabalığında, atılan sloganlarda, atmosferde birazcık ölçebileceğiz.

“Abdülkadir Selvi, ‘Erdoğan da verilen karardan rahatsız’ diyor. Yargıyı dizayn etmeye çalışanlar kimler olabilir? İmamoğlu-Akşener işbirliği de bu dizaynın bir parçası mı?” Erdoğan’ın böyle bir karardan rahatsız olduğunu filan sanmıyorum. Böyle bir şey olmaz. Niye olsun? Yani Erdoğan’a rağmen böyle bir karârı verebilecek bir yargıç yok Türkiye’de. En azından bu yargıç o yargıç değil. Çünkü var olan yargıç değiştirilerek getirilmiş birisi. Yani Abdülkadir Selvi’nin neye dayanarak bunu söylediğini bilmiyorum. En fazla rahatsız olmasını temenni ediyordur; ama Erdoğan’ın rahatsız olduğunu sanmıyorum. Bunun doğurmaya başladığı sorunlardan rahatsız olabilir. Orada da, kendi edip kendi bulmak olur. 

Kutlu Balcı: “İmamoğlu cezâ alırsa ve siyâsî yasaklı olursa nasıl aday olacak?” Olamayacak tabiî, ama bayağı bir zaman alacak cezanın kesinleşmesi. Bu süre içerisinde olabilir.

“Kılıçdaroğlu sabah Halk TV’de adaylıktan kolaylıkla vazgeçmeyeceğini açıkça hissettirdi. İstinaf sopası varken, adaylıkta da diretirken, İmamoğlu nasıl aday olacak?” Bakacağız, göreceğiz. Belki de Mansur Yavaş olacak. Ama bu aşamadan sonra, dün yaşananlardan sonra Kılıçdaroğlu’nun kendi adaylığında ısrar etmesinin eskisi kadar kolay olacağı kanısında değilim, onu söyleyeyim. Israr edeceğini anlıyoruz. Bu ısrârın da bir yerde sonu gelebilir. Normal şartlarda bu olay yaşanmadan önce de zâten ibre büyük ölçüde Kılıçdaroğlu’ndan İmamoğlu’na ve belki de Mansur Yavaş’a doğru kaymaya başlamıştı. Onu daha önceki yayınlarımızda dile getirdik. Hattâ sizinle yaptığımız yayınlarda da konuştuk. Bu saatten sonra, dün yaşananlardan sonra Kılıçdaroğlu’nun adaylıkta ısrar etmesi mümkün olabilir; ama adaylığını Masa’ya dayatabilmesi ve muhâlif tabana benimsetebilmesi çok zor olacaktır. 

Barış demiş ki: “Dünkü yaklaşımıyla, Ekrem İmamoğlu aday olmasa bile Meral Akşener’in de iyi bir aday olduğunu düşünmeye başladım.” Evet, Meral Akşener dün gerçekten siyâseten çok doğru hamleler yaptı. Aday olmayacaktır herhalde, aday olması söz konusu olmayacaktır. Fakat özellikle muhâlif kesimde daha çok CHP’ye yakın olan, İYİ Parti’ye ve Akşener’e soru işâretleriyle yaklaşanları büyük ölçüde iknâ etti diyelim. Ne kadar sürdürür bunu bilmiyorum; ama takdir topladı. Onu gördük. Birçok kişiden, izleyiciden gelen tepkilerden de bunu gördük.

İşte beklediğim soru geldi, Nuri Uyanık: ‘“Yargı Erdoğan’ın elindeyse, bu olayın kaybedeni olarak Erdoğan niye böyle bir karar aldırsın? Yılların kurt siyâsetçisi Erdoğan bunu öngöremedi mi yani?” Evet, öngöremedi. Yani kurtlar da bâzen kocuyorlar. Erdoğan yanlış yapar arkadaşlar. Yani bu Erdoğan’ı yanlıştan uzak görmek, Erdoğan bir şey yapıyorsa illâki buradan bir şey elde ediyordur diye düşünmek, “Bu yapılan hareket Erdoğan’ın aleyhine, dolayısıyla Erdoğan bunu yapmış olamaz” demek, Erdoğan’a sâhip olmadığı bir gücü atfetmektir. Erdoğan çok yanlış yapıyor. Özellikle son dönemde çok yapıyor. Bu da o yanlışların en büyüklerinden birisi olarak bence târihe geçti. Yargı onun elinde, ona rağmen kimse böyle bir karar alamaz; baktığımız zaman ise bu karar Erdoğan’ın aleyhine. Demek ki sizin rakiplerinizi, düşmanlarınızı tasfiye etmek için her silâh gerçekten işinize yarayamayabiliyor. Yargının elinizde olması, sizin onu hep kendi hayrınıza kullanabileceğiniz anlamına gelmiyor. Belki yargı bağımsız olsaydı ve yargı burada gerçekten uluslararası kriterlere göre âdil bir karar verseydi, Erdoğan o zaman bu karardan olumsuz etkilenmeyebilirdi. Kendi etti kendi buluyor, öyle diyelim. Yani “Erdoğan bunu yapamaz, yapmaz” demekten vazgeçmek lâzım.

Büşra Uysal Uzunoğlu: “Satrançta oyun kilitlendiği zaman, oyunu açmak için kendi taşını da fedâ etmek sûretiyle rakibin taşını alma hamlesi yapılır bâzen. Dün yaşananlara böyle bakarsak, Erdoğan neyi fedâ etmiş olabilir?” Evet, satranç ben de biraz bilirim. Gambit; yani fedâ. Erdoğan bir şey fedâ etmedi. Hamle yaptı, rakibin taşlarını almak için hamle yaptı. Bâzen de böyle olur; câzip bir taşı alırsınız satrançta ve aslında tuzağa düşersiniz. Karşı taraf bâzen bilerek bu tuzağı kurar; bâzen de siz tamâmen yanlış oynarsınız. Burada Erdoğan’ın yaptığı bir fedâ söz konusu değil. Burada Erdoğan’ın bir şekilde kolay bir lokmayı –esas önemli olan şahtır satrançta–, diyelim ki veziri ya da kaleyi ya da atı kolaylıkla yiyebileceğini düşünüp yemesi; ama sonra o yeme hamlesinin kendisini kayba götürmesi. Böyle düşünmek lâzım. Dolayısıyla bilinçli bir hamle olduğunu, bir şeyler fedâ ettiğini düşünmüyorum. Satranç tâbiriyle diyecek olursak, önemli bir rakibin, önemli bir taşını kolaylıkla yediğini düşünüyor; ama esas olarak oyunu kaybetmesine yol açacak bir hamle bu. Öyle diyelim, mâdem satranç diyoruz. 

“İmamoğlu’na tüm HDP seçmeninin oy vereceğini düşünüyor musunuz? İmamoğlu’nun adaylığı CHP oylarında bölünmeye neden olur mu?” Bölünme olması için başka adayların olması lâzım. Onun için bölünme olmaz CHP oylarında. HDP’den de oy alma ihtimâlinin çok yüksek olduğunu düşünüyorum ve zâten bölgede bu konularda çalışma yapan birçok kişi de İmamoğlu’nun Kürt seçmen nezdinde belli bir câzibesi olduğunu söylüyor. 

“Dün özel yayında, Erdoğan’ın mahkûm edildiğinde Saraçhâne’de yaptığı konuşmada alttan aldığını söylemiştiniz. İmamoğlu’nun konuşmasını Erdoğan’ınkiyle kıyaslar mısınız?” Orada alttan almada kastım şu: Dün İmamoğlu onun konuşmasından bir pasaj okudu biliyorsunuz. O pasajlarda bir duruş var, yani mahkemenin karârını kabul etmeyen bir duruş var. Ama o târihte biz gazeteciler Erdoğan’ın bir tür sivil itaatsizlik çağrısı yapacağını bekledik ve bu bayağı bir gündemdeydi. Bunu yapmadı ve Erdoğan orada tek başınaydı. Yani yanında en fazla Refah Partisi vardı. Burada çok daha farklı bir olay söz konusu. Aslında bakıldığı zaman Erdoğan’ın olayında, Erdoğan kararı saygıyla karşılamadı. İmamoğlu’nun bugün söylediği sözleri aynen söyleyebildi. Ama İmamoğlu kadar açık, net şekilde bir meydan okuyuş yoktu. Çünkü orada Erdoğan’ın meydan okuyacağı kişiler de –aslında tâbir o– derin devletti. Ama burada doğrudan Ekrem İmamoğlu’nun meydan okuyacağı kişi belli: Erdoğan. Yani Erdoğan o târihte diyelim ki bir Süleyman Demirel’e ya da bir başka siyâsetçi kendisine bunu yapmış olsaydı, onlara bir meydan okuma içerisinde olabilirdi. Ama çok daha farklı bir yapıya, esas olarak yüksek yargı, büyük medya ve tabiî ki Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin oluşturduğu oligarşik yapıyla bir sorunu vardı ve onlardan ürktüğü için biraz daha alttan aldı. Ama bu sefer durum daha farklı. Burada aktör belli, açık ve bu bir siyâsetçi. Ne kadar devletle iç içe olursa olsun bir siyâsetçi ve muhtemelen de –“Bir ihtimal” diyelim– İmamoğlu onun karşısında seçime girecek. Dolayısıyla İmamoğlu bu anlamda çok daha aktif bir konuşma yaptı, dinamik bir konuşma yaptı. Çünkü Erdoğan’ın çünkü –1994’te seçildikten bir süre sonra, 1998 galiba, öyle olması lâzım, öyle bir târihti, tam emin olamadım şimdi– derin devleti yenebilecek gücü yoktu o gün îtibâriyle. Ama bugün îtibâriyle Altılı Masa’nın da desteğiyle İmamoğlu yapılacak ilk seçimde Erdoğan’ı pekâlâ yenebilir.

Burçin Bozkır: “İmamoğlu’nun cezâsının seçim târihine kadar kesinleşmeyeceğini bilerek neden bu şekilde negatif etki edecek bir durum yaratıldı?” İşte bunu konuşuyoruz. Hatâ yaptı, yani yanlış yaptı. Öfkeyle kalkan zararla oturur değil mi? Öyle bir lâf var. Erdoğan, yerel seçimin intikamını almak isterken, aslında çok daha büyük bir seçimi kendisi için riske attı.

Ali Aktaş diyor ki: “Gezi sürecine aktif olarak katılan biri olarak şunu çok duymuştum devletin şiddetiyle tanışanlardan: ‘Kürtler’i şimdi daha iyi anlıyoruz.’ Aynı replik sanırım yine tekrarlanıyor.” demiş. 

Atacan Okumuş: “Kılıçdaroğlu’nu şu güne kadar tanıyabildiysem, bu efsâne ortayı bile büyük bir ustalıkla ıskalayacaktır. Siz ne düşünüyorsunuz?” Burada golü atacak olan –bu bir ortaysa– Kılıçdaroğlu olmayabilir. Zâten bir şekilde dünkü Saraçhâne’ye çağrıyla ve Meral Akşener’in de gelmesiyle Kılıçdaroğlu’nun baş aktör olma durumu büyük ölçüde aşındı zâten. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’na rağmen, bu ortayı diyelim sizin tâbirinizle, gole çevirebilecek aktörler var. 

“İmamoğlu muhâlefetin adayı olursa ve seçimden kısa bir süre önce Yargıtay’dan kesin karar çıkarsa sizce ne olur?” Zaman bakımından çok mümkün gözükmüyor bu; ama diyelim ki oldu, yerine başka bir aday girer ve o aday, apar topar da olsa, çıkacak olan o aday o seçimi bence kazanır. Kim olursa olsun diyeceğim ama, meselâ Mansur Yavaş.

“Meral Hanım, ‘Kazanacak aday göstereceğiz’ demişti. Artık hükümlü pozisyonuna düşürülen birinin aday gösterileceğini düşünüyor musunuz?” Henüz hükümlü pozisyonda değil. Onun için pekâlâ aday olabilir. 

Ali Çam: “Aslında sarayda aklın gittiğini ve çok büyük korku ve paniğin başladığını düşünebilir miyiz? Seçim yaklaştıkça çok büyük hatâlar gelecek diyebilir miyiz?” Denebilir. Korku ve panikten mi bilmiyorum; ama bunun hatâ olduğuna eminim. Ben öyle düşünüyorum. Bu yapılan ilk hatâ da değil. Bundan sonra zincirleme hatâlar da gelebilir. 

“Mansur Yavaş’ın, hattâ Kılıçdaroğlu’nun aday olma ihtimâli aynen İmamoğlu’nda olduğu gibi şâibeli bir yargı sürecinden dolayı tehlikeye girebilir mi?” Artık bu saatten sonra zor. Şu anda bir tek İmamoğlu’nun yargıyla bir sorunu var. 

“Daha evvel Erdoğan’a iktidârı getiren mağduriyet, şimdi de İmamoğlu için düzenlenmiş bir senaryo olamaz mı?” Bakın, olayları senaryoyla komplo teorileriyle anlamaya çalışmanın çok fazla bir anlamı yok. Yani bu cezâyı veren yargıcın, bunu İmamoğlu’na iyilik olsun diye yaptığını düşünmek çok gerçekçi değil. Onu cezâlandırmak için bu cezâyı veriyor. Yani ben ona bir cezâ vereyim, o da bu sâyede siyâseten güçlensin diye düşünmez ya da birileri böyle bir tâlîmat vermez. Bu sonuçta buna yol açıyor. Sonuçta bu cezâyla İmamoğlu’na zarar verdiklerini düşündüler ve verdiler. Ama zarardan çok yarar getireceği ilk günden îtibâren anlaşılmaya başlandı. Yani ortada bir senaryo filan yok. Çok bildiğimiz basit bir Türk filmi izliyoruz şu anda.

“Kılıçdaroğlu’nun Almanya’ya giderek pasaport kuyruğunda bekleyen siyâsetçi fotoğrafı vermesinin siyâsî bir sonucu olur mu?” demiş Ulaş Doruköz. Bütün bu olaylar yaşanmasaydı belki olurdu; ama bu saatten sonra onun bir anlamı kalmadı. 

Ayşe Sayın: “Kılıçdaroğlu’nun bu olayla kendi adaylığının propagandası yapacağını ve bu karardan memnun bile olmuş olabileceğini düşünen pek çok insan var. Siz ne düşünüyorsunuz?” Zor bu; zorlama yani. Şöyle söyleyelim: İmamoğlu’nun adaylığı hiçbir şekilde söz konusu olmasaydı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın haksız hukuksuz bir şekilde cezâlandırılması tabiî ki çok iyi bir propaganda malzemesi olurdu. Ama burada zâten İmamoğlu’nun adı çok güçlü bir şekilde ortaya çıkarken, bu cezânın adaylık şansını artıracağı ortada. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun bunu görmezden gelip, ondan sonra da kendisini aday gösterip İmamoğlu’nun mağduriyetini kullanacak olması –yapabilir tabiî ki bunu–; ama orada insanlar çok ciddî bir şekilde soru sorarlar. Derler ki: “Niye onun aday olmasını engelledin o zaman?” diyen insanlar olur. Bu onların Kılıçdaroğlu’na oy vermeyeceği anlamına gelmeyebilir. Fakat şu hâliyle bakıldığı zaman, Kılıçdaroğlu’nun adaylıkta ısrârının çok güçlü bir şekilde sürebileceği kanısında değilim. 

“Ümit Özdağ’ın konu hakkındaki görüşlerine dâir konuşuldu mu acaba?” Evet, yayının başında konuştuk. Yani anlamı yok. Erdoğan’ın İmamoğlu’nu tercih ettiği, kendisine dokunulmazlık karşılığı onu tercih ettiği filan. Yani komplo teorisinde Ümit Özdağ gerçekten almış başını gitmiş. Orada ilginç olan, kendisiyle ittifak yapması söz konusu olan Muharrem İnce’nin de tam tersine, İmamoğlu’na açık bir şekilde destek vermesi. Bunu da özellikle söylemek lâzım. Ümit Özdağ komplo teorilerine yatkın birisidir; ama böyle alelacele bunu söylemiş olması, açıkçası kendisini uzun süredir tanıyan birisi olarak bana biraz garip geldi ve hattâ gördüğüm kadarıyla sosyal medyada da bu konuda, kendisine sempatiyle bakan çok sayıda insandan bile bir yadırgama oldu diye gözlemledim.

“İmamoğlu Belediye Başkanı oldu, hapis cezâsı aldı. 2 level atladı. Sıradaki level’larPınarhisar ve parti kurmak.” Bir kere Pınarhisar yok. Yani bu aldığı cezânın yatarı yok bildiğim kadarıyla. Parti kurmaya da gerek yok, çünkü CHP var. Dolayısıyla her şeyi aynı Erdoğan gibi tekrarlaması anlamına gelemez.

“Diyelim ki İmamoğlu aday oldu ve seçildi. Ancak bu arada karar olduğu gibi kesinleşti ve İmamoğlu yasaklı hâle geldi. Mazbatayı vermediler. Kim ne yapabilir? ‘Elleri armut toplamıyor’ dışında?” Bakın, olabilecek en kötü senaryoları, en kötümser şeyleri anlatıp anlatıp, “O zaman ne olur?” diyorsunuz. Olmaz böyle bir şey. Yani bu kadar seçilmiş başkana mazbata vermediler vs.. Yani zâten böyle şeyler olacaksa, bu ülkede yaşamanın da bir anlamı iyice kalmamış olacak. Yani niye bu kadar, hep en menfî şeyleri düşünmekte ısrar ediyorsunuz anlamıyorum. 

“Bu güneşe kar dayanmaz. Halk adayını dün seçti. Buna rağmen Kılıçdaroğlu’nun ısrârı devam ederse, Akşener ve İmamoğlu Masa’yı yıkıp yoluna devam etmeli.” Masa yıkılmaz. Bugünkü Saraçhâne buluşmasını bekleyelim. Ondan sonra belki yarın yine başka bir yayında bunları konuşuruz. 

Reşat Can Onur: “​Erdoğan karar onanmadan önce tepkiler dolayısıyla dönüş yapar mı?” Karârın bozulması yönünde yeni bir tâlîmat yollayabilir mahkemeye, bilemiyorum. Ama göz göre göre bu karârın alınmasının zeminini hazırladıktan sonra, “Ya, yanlış yapmışız” diye geri döner mi? Zor bir şey; ama olmayacak bir şey de değil. 

“Yandaş medyanın İmamoğlu’nun yanında yer alması hakkında ne düşünüyorsunuz?’’ Böyle bir şey görmedim ben. İmamoğlu’nun yanında yer almak o kadar kolay bir şey değil. Yani şunu düşünenler olabilirÇ: “Ya, bu kadarı da fazla!” vs.; ama İmamoğlu’nun yanında olmazlar. İmamoğlu’na sürekli sistemli bir şekilde saldırıyorlar. Yanında olmazlar; ama karârın yanında olmayabilirler. O da, karârın AKP ve Erdoğan aleyhine sonuçlar doğuracağını düşündükleri için. Yoksa karardan rahatsız olmaları, İmamoğlu’nu destekledikleri anlamına gelmez.  

Kemal Yunus: “Çok konuşulan, Kılıçdaroğlu’nun danışmanlarının onu yanlış yönlendirdiği iddiaları hakkında ne düşünüyorsunuz?” Bu konuda yayına girmeden önce Twitter’da iki yakın tanıdığım kişi arasındaki bir tartışmayı gördüm, Ali Yaycıoğlu ile Öner Günçavdı’nın. Öner’in söylediği şey çok anlamlı, şimdi tam cümleler aklımda yok ama. Önemli olan danışmanların ne söylediğinden ziyâde, siyâsetçinin o danışmanları nasıl değerlendirdiği meselesi. Yani siz danışmanın her söylediğini yaparsanız… Burada danışmanlara suç atılacak bir durum yok. Yani “Kılıçdaroğlu iyi, çevresi kötü” yaklaşımının doğru olduğu kanısında değilim. Bir yanlış varsa –ki bence dün yaşananlar yanlıştı–, bu yanlışta herkesin sorumluluğu var. Ama şu danışman yanlış yönlendirdi, bu danışman yanlış yönlendirdi — onu bilemiyorum. Ama danışmanların da bir dahli olduğu kesin. Çünkü yapılan çok büyük bir yanlış, hep birlikte yaptıkları bir yanlış var belli ki. Ama, “Danışmanlarım böyle yapmış, ben bilsem Almanya’ya gitmezdim” diyebilecek hâli de yok Kılıçdaroğlu’nun. Sonuçta danışmanlar size ne söylerse söylesin, lider olarak kararı siz verirsiniz. 

“Yarım saatte bitebilecek bir dâvânın gün boyu sürmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?” Bu süreyi avukatlar istemişler. O sonra ortaya çıktı. Onun için yani. Böyle bir zaman meselesinin çok önemli olduğu kanısında değilim. O normal bir prosedürmüş.

“Her Devlet Bahçeli ve Erdoğan görüşmesinin ardından bu tür gelişmeler oluyor. Sizce bu hamlede Devlet Bahçeli’nin de payı olabilir mi? Şayet varsa bunu nasıl değerlendirirsiniz?” Olabilir. O zaman ne derim? Hatâyı birlikte yaptılar, derim.

Deniz Güngör: “ ‘Bu karar Kılıçdaroğlu’nun önünü kesmek için verildi’ şeklinde yorumlar var. Ne diyorsunuz?” Yani Kılıçdaroğlu’nun önünü kesip İmamoğlu’nun önünü açmak — ki Ümit Özdağ da öyle söylüyor. O daha çok, Mansur Yavaşcı olduğu için, Mansur Yavaş’ın önünü kesmek. Niye yani? Tekrar olacak ama, 1) İmamoğlu seçimde kolay lokma olduğu için mi? Sanmıyorum. 2) İmamoğlu cumhurbaşkanı olursa Erdoğan’a daha az mı sorun yaratacak? Onun için mi? Onu da pek sanmıyorum. Yani bunları söyleyebilmek için altını da doldurabilmek lâzım. 

“Erdoğan anketleri görüp kaybettiğinin kesinleşmiş olduğunu anladıkça korkuyla hatâ yapma oranı gittikçe artıyor mu? Zamânın da azalması panik mi yaptırıyor?” Yani bir yanlış sarmalı var. Bu sarmal devam ediyor diyelim. Yanlışı düzelteyim derken yeni yanlışlar da pekâlâ yapabiliyorlar. Ama Erdoğan’a yakın olduğunu bildiğim birisiyle dün yaptığım bir sohbette söylediği şey var: “Son 3 ayda halbuki bayağı toparlamıştık. Bu çok kötü oldu” dedi. Onu da bir not olarak düşmek lâzım. Biliyorsunuz, son aylarda, son günlerde, “Erdoğan toparlıyor mu acaba?” şeklinde yorumlar oluyordu. Seçim ekonomisi, muhâlefetin yaptığı hatalar vs… Ve birdenbire bu olayla berâber işin rengi değişti. Bu da hakîkaten çok ilginç. Benim bir sözüm var, bilenler bilir: Bu seçimi muhâlefetin kaybetmesi bir mûcize olur; ama bu mûcizeyi gerçekleştirmek için elinden geleni yapıyor muhâlefet. Şimdi bu yaptığıyla, iktidârın da bu seçimi kaybetmek için bayağı bir uğraştığını bize gösteriyor. İlginç bir şekilde her iki tarafın da, kazanma hamleleri yerine kaybetme hamleleri yaptığı şeyler görüyoruz. Yani şöyle söyleyeyim: Kendi yaptığı pozitif hamlelerle kazanma ihtimâlini artırmak yerine, kendi yaptığı yanlış hamlelerle rakibinin kazanma ihtimâlini artıran taraflar görüyoruz. Dün muhâlefet yapıyordu bunu, bugün iktidar yaptı. 

Mustafa Öztürk demiş ki: “Erdoğan’ın seçimi kazanabileceğini düşünmüyorum. Ancak karşı cephede bir gedik açmak maksadıyla hareket edebilir. Bu karar bunu oluşturmaya yönelik bir hamle sâdece.” Burada nasıl bir gedik oluşur? Tam tersine, bakın bugün 6 lider arasında kenetlenme var. Yani bu kadar komplocu bir bakışla bakmak…

Bir başka izleyicimiz: “Erdoğan artık Altılı Masa adayını görmek istiyor, ringe çıkmak istiyor.” Erdoğan zâten ringde. Karşısında birisinin olması da şart değil. Bence ne kadar geç çıkarsa Erdoğan’ın o kadar hayrına olur. Yani öyle bir acelesi olduğunu sanmıyorum. 

Cem Bey demiş ki: “Kılıçdaroğlu’nun Almanya’ya gitmesi büyük stratejik hatâ. Akşener tüm ipleri eline aldı artık İmamoğlu’nun adaylığı konusunda.” Böyle mutlak olarak konuşmayalım. Ama başta da söylediğim gibi, dün îtibâriyle kazanan: Akşener ve İmamoğlu, kaybeden: Kılıçdaroğlu ve Erdoğan. 

Evet, daha çok soru ve yorum var. Ama artık bir yerde duralım. 

“Borsa bugün uçuyor, dün de çökmüştü. Borsa veya piyasalar İmamoğlu rüzgârını satın alıyor diyebilir miyiz?” Çok anladığım konular değil. Çok bilmiyorum. Ne desem yalan olur.

Evet, bugün 14.00’te “Adını Koyalım” özel yayını var. 15.30’dan îtibâren de Medyascope’ta Saraçhâne buluşmasıyla ilgili canlı yayın olacak. Konuşmaları vereceğiz ve yorumlanacak. Ben de yorumlayacağım, başka yorumcular da olacak. Onları da izlemenizi öneririm. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.