“çift camlardan ses gelmiyor, yavrum yüzün görünmüyor”
-Abdullah Papur
Volkan Yolcu, “Bir ben, bir Can, bir de gardiyan” başlıklı yazısında hukuk fakültesi yıllarından arkadaşı Türkiye İşçi Partisi (TİP) Hatay Milletvekili Can Atalay ile anılarından ve Silivri’de yaptığı görüşmeden umut dolu çıkarımlarla ve çok sayıda flashback ile söz ediyor.
-İhsan hocanın selamı var, imzalı kitap gönderdi sana, idareye teslim ettim, dedim.
Çok sevindi, koridordaki gardiyana (yeni tabirle “infaz koruma memuru”na) sordu:
-Az önce teslim edilen bir kitap var, bugün geçer mi elime?
-Sorayım. Kitabın adı ne?
-Yaşayan Kuran Meâli. İhsan Eliaçık.
Bir an şaşırdı gardiyan. Durakladı, yutkundu ama duramadı, tutamadı içinde, hafif gülümseyerek “ne alâka?” dedi.
Can’la önce gardiyana, sonra birbirimize baktık. (+)
Kim yazıyor yahu bu mektupları?
Doksanlı yılların zifiri karanlığında Adana’da DGM (Devlet Güvenlik Mahkemesi) olmadığı, tüm bölge Malatya DGM’nin yetki çevresinde olduğu için çok sayıda siyasi tutuklu ile birlikte Malatya E Tipi Cezaevi’ne sevk edilmiştim. Kapıdan girer girmez Adana’dan birlikte gelenleri birbirlerinden ayırmak istediler, güya “müşahede” dedikleri uygulama için. Oysa amaç her birimizi tek başına yakalayıp ezmekti, dışkı ve fare dolu müşahede hücreleri bizi bekliyordu, bir de sopalarının üzerinde kurumuş kanlar olan falakalar, biliyorduk.
Kesinlikle birbirimizden ayrılmayacağımızı, derhal koğuşa alınmamız gerektiğini söyleyip bir koridoru işgal ettik ve açlık grevine başladık. O zamanlar sıradan gerginliklerdi bunlar, haber değeri bile yoktu.
Geldiğimizi duyan, yıllardır orada mahpus olan siyasi mahkûmlar, derhal koğuşa geçmemiz için idare ile pazarlık yaparken, cezaevi müdürü uzlaşma için geldi. “Bakın, ben bir faşistim. Bunu hakaret saymam. Ciddi ciddi bilirim faşizmin ne olduğunu ve savunurum” demişti tartışmanın bir yerinde.
Birkaç saat sonra koğuşlara alındık, müşahedeye girmeden.
İşte bu “ben bilinçli bir faşistim” diyen cezaevi müdürü günlerden bir gün ortaokul terk bir siyasi mahpusu çağırdı odasına. Bilinçli faşist müdür ve cezaevi savcısı “mektuplarını kime yazdırıyorsun” demişler. “Kendim yazıyorum” deyince inanmamışlar. En son biraz konuşup kendisini, bildiklerini, okuduklarını, birikimini sergileyince inanmışlar. O kadar güzel ifadeler, aforizmalar, şiirler içeren mektuplar yazıyormuş ki, mahpus mektubu okuyup “GÖRÜLDÜ” damgası basmaktan paranoyaklaşmış görevliler müdüre, savcıya yansıtmış, “ortaokul terk bir adam bunları yazamaz” demişler.
E, böyle olur devrimcinin “ortaokul terk”i.
Yaşayan en iyi sosyologlardan biri
Can’la önce gardiyana, sonra birbirimize baktık.
Can’ı hayatında sadece ders kitapları okumuş bir avukat ve klasik politikacılar gibi bir milletvekili sanıyordu herhalde. Üstüne üstlük gomonistti, ne işi olurdu Kuran meâliyle?
“Saşırma” dedim gardiyana samimiyetle, “sen Can Atalay’ı sadece milletvekili ve avukat olarak tanıyorsun ama bu adam aynı zamanda yaşayan en iyi sosyologlardan biridir.”

Onlarca kişinin selâmını ilettim. Her ismi duyduğunda yüzü bir ayrı güldü. Bir selâm daha ilettim, “aleyküm selâm” dedi ve hemen sordu: “Sağlığı nasıl?”. Utandım. Bir sebepten o aralar sık sık görüştüğüm, bu mücadelenin sembol isimlerinden biri olan ve ciddi bir kaza atlatan o ortak tanıdığımıza akıl edip de bir kez bile sağlığını sormamıştım. Can ise Silivri zındanında ilk iş bunu soruyordu. Duyarlı olmak öyle iki tweet paylaşıp köşe yazısı yazmakla olmuyordu, bir kez daha hatırlattı bana.
Anılarımızı yâd ettik uzun uzun.(+)
Ne yapıyorsunuz la devrimciler
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin, camlarından Selimiye Kışlası’nın, Kız Kulesi’nin, Topkapı – Ayasofya – Süleymaniye siluetinin, yani tüm boğaz manzarasının aynı anda görülebildiği, soğan kuleli, Haydarpaşa GATA’nın yanındaki harika binasının koridorlarından birinde görmüştüm Can’ı ilk kez. Saçları uzundu, elinde az rastlanır bir gazete vardı, akıllı uslu bir adam olmadığı ilk bakışta anlaşılıyordu.
“Naaber devrimci” dedim (Daha Vizontele filmi ve o meşhur “ne yapıyorsuz la devrimciler” repliği yoktu o zamanlar). “Tanıyamadım” dedi, “tanışmıyoruz zaten, elindeki gazeteden anladım” dedim. Böyle başladı dostluğumuz.
Sürekli müstehzi biçimde iğneliyordum Can’ı ve yaşıtı birkaç dostumu, onlara göre yaşça büyük (“ihtiyar” değil, I ile, “ıhtiyar”) olmama duydukları saygıyı da tabi ki suiistimal ederek. Bana “ıhtiyar” denmesi hoşuma da gidiyordu (böyle derken hiç öyle bir kasıtları olmasa da) merhum Teslim Töre ile aynı lakabı taktıkları için. “Öyle mücadele de olmaz, devrim de” diyordum özetle, o zamanlar mensubu olduğu siyasi hareket için. “Siz daha ortaokuldayken biz Filistin’de dövüşüyorduk, siz lisedeyken biz hapis yatıyorduk” diyordum. Kızdırmak için “dünkü çocuk” diyordum hatta (oralı bile olmuyordu tabi ki). Ama yılmadan, içselleştirdiği inancı ile öyle sorgular, öyle çözümlerdi ki her argümanımı, bütün devrimci inancım kabarırdı. Öteden beri var olan pesimist ve sonradan ortaya çıkan küskün taraflarımı bir anda yok ederdi. Kim derdi ki gün gelecek, o dünkü çocuk, mücadelesi ve eseri ile beni bu lafları ettiğime pişman edecek.
Bir gün “Can, Allah aşkına, gel şu birikmiş dersleri verelim de bitsin şu okul” dedim. Benim zaten başka şansım yoktu, ya bitirecektim ya atılacaktım. Onun daha bir iki sene uzatma hakkı vardı ama yine de “bitirsem iyi olur” diyordu. Tek sınavda geçmemiz için her bir dersin kitabını ve notlarını birer kez altını çizerek okumak yeterliydi aslında ama o kadar ders biriktirmiştik ki, çok seri biçimde okuyabilen iki insan olmamıza rağmen buna bile vaktimiz kalmıyordu. Kavrayarak okumak gereken en az 10.000 sayfa hukuk metni, kolay iş değil.
Yine de bitirdik, okul tarihinde bir daha rastlanamayan o kadar sayıda dersi bir final bir bütünleme döneminde verme rekorunu da kırarak. Son Silivri ziyaretimde “beni kolumdan sürükleyerek okulu bitirten adam diye söz ediyordum senden” diyordu.
O dönem sürekli birlikteydik. Benim evde ve beraber ders çalıştığımız bir iki arkadaşın öğrenci evlerinde, boyumuzca kitapla, beş altı ay geçirdik ve mezun olduk. Aynı staj eğitim dönemine de denk geldik.
Sonra ben Istanbul’dan ayrıldım, en sonunda da Adana’ya yerleştim. O hep Istanbul’da kaldı ama herhalde iki gece aynı şehirde uyumadan geçirdi o yılları. Çorlu tren katliamında yakınlarını yitirenlerin avukatıydı, Soma maden katliamında tekmelenen madenci yakınlarının, Ankara Gar katliamında yiten canların. Saymakla bitmez. Nerede bir ezilen varsa onun avukatıydı, sözcüsüydü, gözcüsüydü.
Bir gün Gezi Parkı’nda kepçenin üstünde gördüm bizim dünkü çocuğu. Yaşlanmamıştı ama gencecik de değildi, saçlar kısa kesilmişti. Sırrı abisi ile kepçenin üstüne çıkmıştı, Türkiye onları konuşuyordu.
Sonra rehin aldılar Can’ı. Ceza almasını bekliyorduk zaten.
Bir gün Erkan başkan, Barış’ın “ben Hatay’dan aday olmayacağım, Can çıkacak, Can gelecek” dediğini iletip Can’ın Hatay’dan birinci sıra adayları olduğunu açıkladığında tabi ki sevindim ama havalara zıpla(ya)madım, sevinç naraları at(a)madım. İçimde bir yerlerde bir huzursuz lanet his kavuşmanın o kadar da kolay olmayacağını fısıldayıp durdu hep. Hâlâ rehin.
Burada biyografisini yazacak değilim. İnancını, ödediği bedelleri, duruşunu, inadını, dirayetini de. Hiç gerek yok. Hem herkes biliyor hem de tarih yazıyor zaten.
Ama aynı zamanda avukat yani iki meslektaş olduğumuz için bir noktayı vurgulamazsam olmaz. İlkesiz, hayatta hiçbir zaman mazlumun yanında yer almamış, yavşak gülüşleri ve “Rolekisss”leri ile poz veren (bu hususta kendileri ile yarışmamız mümkün olmayan, bize fark atacak hatta tur bindirecek) “meslektaş”lardan geçilmiyor, mâlûm.
Bin türlü hileyle kazandıkları kirli paraları ile kendi düzeysizliklerinde, aynı lağımlarda leş peşinde koşan benzerlerine hava atmaları dışında tek övünebildikleri şey çok sayıda bakan ve müsteşar tanımak olan (bak işte bu konuda sadece liseden tanıdıklarımla bile çoğuna fark atacağım) tanımasalar da yalvar yakar fotoğraf çektiren ve altına “sayın bilmemnezıkkkımınkökü ….. beyefendi ile” yazıp paylaşarak (böylece ‘prim’ yaptığını zannederek) yavşaklıkta sembol olan bu zibidiler, bu berbat kokan lağımın zavallı fareleri ortalıkta cirit atarken, Can Atalay’ın bu mesleğin de gururu olduğunu bu minvalde yinelemeden geçmek olmaz.
Anılarımızı yad ettik uzun uzun.
“Yitik bir ülkeyi korumaya değil, yeniden kurulacak bir ülkeyi, aşkla örmeye benzer ya devrimci olmak”, hatırladım o anılar sayesinde.
Hakkındaki son AYM kararını yorumladık biraz. “Mahpusluk zor zanaat” konusuna girmedik (He heeey, düşer miyiz lan biz o tuzağa, hem de yıllar sonra bu sohbet fırsatını bulmuş iken).
Defalarca kahkaha attık. Hatta birkaç tanesi (Fatih Altaylı mı dersin, Ekrem İmamoğlu mu, Zeydan Karalar mı, hangisine baksan içinde bu isimlerden biri olan) diğer avukat görüş kabinlerindeki insanların (ve mâlûm gardiyanın) dönüp bakmasına sebep olacak kadar yüksek sesle.
Sigarayı bırakmam, en azından azaltmam için söylenip durdu bana.(+)

Görüşe gelenlerin de hapsedildiği cezaevi
Geçtiğimiz günlerde Adana Büyükşehir Belediyesi Başkanı Zeydan Karalar “Adana’da yaşıyorum. Hakkımdaki saçma sapan suçlamaların tamamı Adana Belediyesi ile ilgili. Ne işim var Silivri’de, neden Adana’da yargılanmıyorum?” açıklaması yaptı.
Zeydan başkan haklı. Görevli mahkeme ve yetkili mahkemenin kesin olarak önceden belli olması ve yargılamanın o mahkemede yapılması kuralı yani “doğal yargıç” ilkesi yoksa adalet de yoktur.
Bence ayrıca şu soru da sorulmalıdır: Yargılaması İstanbul’da olanlar DAHİ niçin Silivri’deler?
O cezaevinin, o devasa iğrenç kompleksin mimarisi bile sanık ve hükümlü haklarına aykırıdır. Varlığı bile insanlık suçudur. En çok mahpusun getirildiği İstanbul iline uzaklığı da kasten tercih edilmiş bir başka işkence yöntemidir.
Siz hiç Silivri’ye (hadi varsın son model, klimalı, seri bir araba ile olsun) gittiniz mi? Hem de İstanbul’un merkezi bir yerinden (Anadolu yakasını örnek verirsem 1 saat ve 1 köprü daha girecek işin içine, Avrupa yakası olsun), mesela Çağlayan Adliyesi’nden.
Yola çıkarsınız, TEM’den giderseniz en iyi ihtimalle 1 saat 40 dakika, E-5’den giderseniz iki, ikibuçuk saat sürer. Henüz TEM’e bağlanmadan trafiğin kilit olduğu bir noktaya denk gelirseniz bazen 1 saat daha eklemek gerekir. Gidersiniz, gidersiniz, gidersiniz, navigasyon habire konuşur, en son bir yonca köprüden aşağıdaki yola inersiniz, “tamam herhalde az sonra Silivri” dersiniz ve birden bir tabela çarpar yüzünüze: Silivri – 44 kilometre.
Tüm bu anlattıklarım dediğim gibi özel aracınız ile yaşayacağınız şeyler. Eğer özel aracınız yoksa, varın siz hesap edin.
Çift camlardan ses gelmiyor
“Kampüs”e varmak yetmez. Güvenlikler, otoparktan girişe kadar bazen buz gibi ayazda, bazen kavurucu güneş altında yürümek, sonra yine güvenlik, yine formlar, imzalar. Ring arabasını beklersiniz, büyük bir Anadolu kasabası kadar olan bu “kampüs”ün içinde bir koğuşa gitmek için. Ring döner dolaşır, her koğuş önünde durur, inenler olur, devam eder.
Sonra yine güvenlik, yine formlar, imzalar, retina taramaları. “Tamam şimdi herhalde bu kapının arkasında görüşme kabinleri var” dersiniz, o kapıdan çıkınca bir de bakarsınız ki açık alandasınız. Sizin giriş yaptığınız sadece ön binaymış meğerse, asıl koğuşların olduğu binaya kadar yine yürürsünüz. Yine güvenlik. Tüm bunlardan sonra boş bir “kabin” varsa mahpus ile görüşürsünüz.
Mahpus ile (ister yakını, ister avukatı olarak) görüşmeye tüm bu işkencelerden sonra girersiniz. Dayak yemiş gibi yorulmuş ve kızgın. Avukat “görüş kabini” tam da kabin sıfatını hak edecek bir yerdir, eskisi gibi “görüş odası” vasfında değildir.
Kasten belirli yüksekliğe ayarlanmış daracık bir banko vardır aranızda. Otursanız birbirinizin omzunu ancak görebilirsiniz. Ayakta dursanız yorulursunuz. Oturarak bir şeyler yazmak, dosyaya bakmak, üzerinde çalışmak için çok yüksektir, bunları ayakta durarak yapmak içinse çok alçak. Her iki durumda da çok dardır (Ellerinden gelse rahmetli Abdullah Papur’un görüş günlerini anlatan şarkısındaki dediği gibi ses gelmesin, yüzü görünmesin diye çifter çifter cam koyacaklar araya ama işte AİHM, sanık hakları falan, o kadar ileri gidemiyorlar)
Sistem seni de o görüş süresince Silivri’de mahpus kılar. Amacı budur zaten. Başarır da.
Böyle bir ortamda başlar ve biter o görüş.
Tüm bunlar (bilhassa şehre çok uzak olması) bilerek yapılmış, mahpusa ve yakınlarına işkence için kasten kurgulanmış bir kötülüktür. Yol boyunca milyonlarca metrekare boş alan görürsünüz oysa. Rezerv alan, acele kamulaştırma gibi gerekçelerle istediği yere derhal el koyabilen devlet aklı ve idaresi o kadar alan dururken bu nedenle İstanbul’un cezaevini bu kadar uzağa inşa etmiştir.
Gardiyan! Biz sosyalistiz!
Sigarayı bırakmam, en azından azaltmam için söylenip durdu bana.
Güldük, çok güldük. Genel olarak iyi gördüm.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan saat beşi vurdu (malum, ‘akşam erken iner mahpushaneye’), “hükümlü görüş saati bitti” dedi gardiyan.
Doyasıya kucaklaşmak mümkün olmayan o lanet kabinde, iki elini o lanet bankonun üstünden çaprazlama tutup (hiçbir zaman tek kelime dahi ters bir laf etmediği inancıma ve Allah’a sığınarak) dua niyetine kısacık bir ayet fısıldadım, “kurrrrban olurum sana” diyerek vedalaştım.
Gardiyan “bu nasıl milletvekili, bu nasıl avukat, Kuran meâli ne alâka, bu iğrenç görüş kabininde sanki boğaza karşı çay içer gibi bu kadar kahkaha nedir, bu nasıl vedalaşma arkadaş” diye düşündüğünü artık gizleyemeden bakıyordu o halimize, yarı şaşkın, yarı hayran.
O eski marş geldi aklıma. Mahpus yoldaş, demir parmaklıklardan, ay ışığında süngüsü parlayan jandarmaya bakar ve “Jandarma! Biz sosyalistiz! / Dostuz yalnız biz sana / Kurtuluşun bizimledir / Elini uzatsana” der.
Ufak bir değişiklik ile “Gardiyan! Biz sosyalistiz! / Dostuz yalnız biz sana” diyecektim. “Abartma Volkan” dedim içimden, “adamcağızın başını da belâya sokma”.
Gardiyana “kitap bugün teslim edilsin Allah aşkına” dedim sadece.
Koridorun sonundaki demir kapıya yöneldim. Kafamda bir yandan Nazım’ın “sevdalınız komünisttir / on yıldan beri hapistir / yatar Bursa kalesinde / hapis ammâ, zincirini kırmış yatar” dizeleri, bir yandan “elbet bir gün kavuşacağız”ın muhayyerkûrdi melodisi, yüreğimin yarısı o loş, havasız, boğucu görüş odasında kalmış ama zihnim niyeyse tazelenmiş, yenilenmiş, 17 yaşım gibi delikanlı, beni insan yapan tüm duygularım coşmuş biçimde.
Bu değişimin sebebini aniden anladım ve bir kahkaha daha attım yalnız başıma koridorda yürürken, görenler “deli herhalde” demiştir.
“Ulan dünkü çocuk” dedim içimden, “gene yaptın”.
(+) işareti karakter sınırı olan sosyal medya uygulamalarında “devamı var” manasında kullanılıyor. Yazının bir kısmı bizzat Can ile görüşmemizi anlatıyor, diğer kısımlar ise anılar, tespitler, atıflar. Bir nevi flash-back yani. Bu nedenle Can ile görüşmemizi anlatan kısımları yarıda kestiğim yerlere “aşağıda devam edecek” anlamında (+) işaretleri koydum ve kaldığım yerdeki cümleyi yineleyerek başladım.
Bu arada, sigarayı günde 2 paketten 7-8 taneye düşürdüm.














